اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 75. Ayet
Daralt
X
-
“İşte bunlar, zorluklara katlanmalarının karşılığı olarak cennet konağıyla ödüllendirilecek, orada sağlık ve esenlik dilekleriyle karşılanacaklar.”
İşte bunlar, zorluklara katlanmalarının karşılığı olarak cennet konağıyla ödüllendirilecek. “Gurfe” (غُرْفَة) konakların en yücesi ve değerlisidir. Allah bildirdi ki onlar cennet konağıyla ödüllendirilecekler ve cennet yaşantıları o konaklarda olacaktır. İbn Mesûd'un (r.a.) mushafında “ulâike yuczevne’l-cennete bimâ amilû” (أُولَئِكَ يُجْزَوْنَ الْجَنَّةَ بِمَا عَمِلُوا) “Onlar işlediklerinin karşılığı olarak cennetle ödüllendirilecekler” şeklindedir. Âyette geçen "Gurfe’nin cennetten kinâye olması caizdir. İbn Mesûd'un kırâati de buna delil olur. Diğer konaklama yerlerinden daha yüksek ve üstün olması sebebiyle bizzat “Gurfe’nin (konak, villa) kendisinin murat edilmesi de mümkündür. O, dünya hayatında bazı zamanlarda kalınması tercih edilen hususlardandır. İnsanlar öylesi yerlerde kalmayı yüksek ve daha değerli olması sebebiyle başka mekânlara tercih ederler. Bu insanî telakkiden dolayı Allah Teâlâ âhirette böyle bir vâdle onların dine karşı rağbetlerini oluşturmayı irade etti.
Orada sağlık ve esenlik dilekleriyle karşılanacaklar. Şeddeli ve “ve yel-kavne” (وَيُلَقَّوْنَ) şeklinde şeddesiz okunmuştur. Sağlık ve esenlik, yani onları melekler selâm ve esenlik temennileriyle karşılayacaklardır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda ifade edildiği gibi: “Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun!”; “Selâm size! Hoş geldiniz!”. Ya da bizzat kendileri birbirlerini selâm ve esenlik dilekleriyle karşılayacaklardır, birbirlerine selâm verecekler, temenna çekeceklerdir.
Yorumu Yorumla
-
Ulâike (أُولَٰئِكَ)
İbn Fâris, bu kelimenin dilde uzaktaki yüce bir makamı, özel ve seçkin bir topluluğu işaret etmek, onları diğerlerinden kesin hatlarla ayırmak için kullanılan bir ism-i işaret (gösterme/işaret zamiri) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ulâike" edatının, kendilerinden önce üstün ahlaki vasıfları (tevazu, ibadet, infak, günahlardan sakınma) sayılan o özel topluluğu (İbâdur-Rahmân'ı) işaret ettiğini açıklar. Bu işaret zamiri, onların kalabalıktan ayrışarak ilahi huzurda özel bir statü kazandıklarını gösteren gramatik bir onurlandırmadır.
Yüczevne (يُجْزَوْنَ)
İbn Fâris, "c-z-y" kökünün sözlükte "bir şeyin karşılığını tam ve eksiksiz olarak vermek, borcu ödemek, bedel ve yetmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramının sadece kötü bir eylemin karşılığı olarak uygulanan yaptırım olmadığını; aynı zamanda iyi, erdemli ve güzel bir eylemin karşılığında verilen o mutlak, adil ve eksiksiz mükafatı da ifade ettiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının (yüczevne / mükafatlandırılırlar) retorik gücünü inceler. Mükafatı verenin (Allah'ın) fail olarak ismen zikredilmemesi, eylemin (mükafatlandırma işinin) bizzat kendi azametine, kesinliğine ve o mükafatın hayal sınırlarını aşan büyüklüğüne odaklanılmasını sağlayan beyânî bir vurgudur.
El-Ğurfete (الْغُرْفَةَ)
İbn Fâris, "ğ-r-f" kökünün sözlükte "suyu avuçlayarak almak, bir şeyi bulunduğu yerden yukarı kaldırmak ve yüksek yer" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ğurfe" kelimesinin sıradan, ayakaltı bir ev (beyt) olmadığını; binanın en üst katında yer alan, etrafı izleme imkanı sunan, ulaşılması zor, yüksek, havadar ve aristokratik seçkin köşklere/odalara bu ismin verildiğini açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki etimolojik arka planını inceler. Habeşçe (Ge'ez) ve Güney Arabistan epigrafisinde yüksek, görkemli ve anıtsal yapıları tanımlamak için kullanılan köklerle bağını kurarak, kelimenin Geç Antik Çağ'da seçkinliğin ve mimari yüceliğin evrensel bir sembolü olduğunu kaydeder.
Angelika Neuwirth, cennet tasvirleri bağlamında "ğurfe" (yüksek köşk) mefhumunu antropolojik bir zeminde analiz eder. Dönemin Hicaz coğrafyasındaki yatay, basık, sıcak ve tek katlı kerpiç/taş ev mimarisine tezat oluşturacak şekilde; dikey, serin, yüksek ve ulaşılmaz bir "saray" imgesi yaratarak ilahi mükafatın dünyevi standartları aşan o estetik ve ontolojik yüceliğini vurgular.
Bi-mâ (بِمَا)
İbn Fâris, "bâ" edatının burada sebebiyet ve karşılık (mukabele) bildirdiğini belirtir. "Şundan dolayı, şu sebeple" anlamını katarak, verilecek olan o devasa mükafatın tesadüfi olmadığını, ardında yatan o güçlü ahlaki gerekçeyi işaret eder.
Saberû (صَبَرُوا)
İbn Fâris, "s-b-r" kökünün sözlükte "bir şeyi hapsetmek, tutmak, bağlamak, zorluklara göğüs germek ve acıya karşı direnç göstermek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sabr" kavramının, aklın ve dinin (ilahi yasanın) gerektirdiği yüce bir amaç uğruna insanın kendi nefsini, hevasını ve dürtülerini "tutması", şikayet etmemesi ve ahlaki bir kararlılıkla direnmesi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Câhiliye bedevi ahlakındaki sabır anlayışı ile Kur'an'ın sabır tasavvurunu analiz eder. İslam öncesi Arap aklı için sabır, fiziksel acıya, çölün zorluklarına veya kabile savaşlarındaki yenilgilere karşı dişini sıkmak ve ağlamamaktır. Kur'an ise bu kavrama devrimci bir ahlaki boyut kazandırır; sabır, hakikati savunurken karşılaşılan toplumsal baskılara, alaylara ve şeytani dürtülere karşı insanın kendi iradesini "hapsetmesi" ve tevhid yolunda gösterdiği o aktif, bilinçli ve sarsılmaz teolojik direniştir.
Dücane Cündioğlu, felsefi bağlamda sabrın pasif bir katlanma veya kaderci (fatalist) bir zayıflık olmadığını inceler. İnanan insanın ahlaki bir yaşam kurma çabası (gece ibadetleri, infak dengesi, yalandan ve zinadan kaçınma) muazzam bir ontolojik efordur. İşte "sabır", tüm bu ahlaki ağırlığı omuzlayıp, yorulmadan, sapmadan ve yılmadan o erdemli duruşu kesintisiz bir şekilde sürdürebilme kuvvetidir. Yüksek makam (ğurfe), bu sarsılmaz varoluşsal direncin (sabrın) zorunlu ve hak edilmiş karşılığıdır.
Ve Yulekkavne (وَيُلَقَّوْنَ)
İbn Fâris, "l-k-y" kökünün sözlükte "karşılaşmak, yüz yüze gelmek, bir şeye çatmak, kavuşmak ve kabul etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin edilgen (meçhul) ve şeddeli (tef'il babında) yapıda gelmesinin, bu karşılaşmanın sıradan, geçici veya tesadüfi bir durum olmadığını açıklar. Cennete giren bu seçkin kullar, orada sahipsiz bırakılmazlar; aksine melekler ve ilahi rıza tarafından muazzam bir ağırlama, ikram ve derin bir onurlandırma kastıyla özel olarak "karşılanırlar" (yulekkavne). Bu fiil, onlara gösterilen ilahi protokolün azametini yansıtır.
Fîhâ (فِيهَا)
İbn Fâris, "fî" zarfının mekanın içindeliğini, kapsayıcılığını (zarfiyet) bildirdiğini; "hâ" (o) zamirinin ise doğrudan ulaşılan o yüksek makama (ğurfe) işaret ettiğini belirtir.
Tehiyyeten (تَحِيَّةً)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün sözlükte "hayat, canlılık, dirilik ve ölümün zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir. Arapçada birine "hayyâkellâh" (Allah sana uzun ömür ve dirilik versin) diyerek esenlik dilemeye, onu hürmetle selamlamaya "tehiyye" denilmesi, bu kelimenin doğrudan "hayat" mefhumuyla olan varoluşsal bağıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "tehiyye" kavramının, meleklerin veya cennet ehlinin birbirlerine sundukları mutlak bir esenlik, güvence ve "ebedi, kusursuz bir hayat" temennisi olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sosyokültürel arka planını inceler. Câhiliye döneminde ve antik Ortadoğu medeniyetlerinde krallara, yöneticilere sunulan geçici, dünyevi ve övgü dolu selamlama (tehiyye) ritüelleri; Kur'an'da cennetteki inananlara sunulan kozmik, ebedi ve ilahi bir onurlandırma nidasına dönüştürülmüştür. İnsan, yaratıcısı tarafından gerçek "hayat" ile selamlanmaktadır.
Ve Selâmâ (وَسَلَامًا)
İbn Fâris, "s-l-m" kökünün sözlükte "her türlü eksiklikten, ayıptan, hastalıktan, korkudan ve tehlikeden uzak olmak, barış, güvenlik ve teslimiyet" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "selâm" kelimesinin, dünyevi kaygıların, acıların, yaşlanmanın ve yıkımların tamamen bittiği o mutlak ontolojik huzur, barış ve güvence hali olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, cennetin o yüksek makamında (ğurfe) sunulan "Selâm" mefhumunun teolojik ağırlığını inceler. Dünyadaki inanç mücadelesi, insanın kendi nefsiyle ve inkarcı toplumla giriştiği son derece yorucu, gerilimli ve ağır bir savaştır. Yüksek köşkte (ğurfede) melekler tarafından sunulan "Selâm"; dünyevi tüm çatışmaların, korkuların ve yorgunlukların kesin olarak bittiğini, inanan aklın artık hiçbir tehdidin ulaşamayacağı nihai bir varoluşsal barışa ve ontolojik dinginliğe kavuştuğunu müjdeleyen ilahi bir mühürdür. Sabrın sonu, mutlak selamettir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla