Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 73. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 73. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne iżâ żukkirû bi-âyâti rabbihim lem yeḣirrû ‘aleyhâ summen ve’umyânâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığında o âyetler karşısında körler ve sağırlar gibi bilinçsizce davranmazlar.”

      Kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığında o âyetler karşısında körler ve sağırlar gibi bilinçsizce davranmazlar. Bazıları dediler ki: Allah buyuruyor ki: Kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığında hak karşısında sağırlık ve körlük yapmazlar. Dedi ki; Onlar vallahi öyle bir kavimdir ki Allah’ın âyetlerini anlarlar ve Allah’ın kitabından duyduklarından yararlanırlar. Hasan-ı Basrî dedi ki: “Onları kim (sadece) dili ile okursa sağır ve kör gibi okumuş olur”. Sanki bildiriyor ki: Onlar, yani Allah’ın seçkin has ve ihlaslı kulları o âyetler karşısında, inatçı kâfirlerin tavırları gibi sağır ve kör gibi bir tavır takınmazlar. Aksine onlar üzerinde düşünerek (tezekkür) ve ince bir kavrayışta bulunarak, uyanık halde içinde olanları bilerek ve gereğini yerine getirerek davranırlar. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Müminler o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığında yürekleri titrer”.

      Körler ve sağırlar gibi. Yani onlardan gaflet içerisinde olmazlar. Bazıları dediler ki: Onlara Kur’ân ile öğüt verildiği zaman körler ve sağırlar gibi bilinçsizce davranıp da onun âyetlerine karşı duymazlık ve görmezlik etmezler. Aksine o âyetleri işiten ve gören kimselerin dikkati ile dinler, öylesine bir tavır sergilerler. Bu iki yorum da aynıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zukkirû (ذُكِّرُوا)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "bir şeyi dille anmak, kalpte hatırda tutmak, muhafaza etmek ve unutmanın (nisyân) zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir. Uyarı ve öğüt manasındaki "tezkîr" kelimesi de, aslında insana daha önceden bildiği ancak unuttuğu veya gaflete düştüğü bir gerçeği yeniden hatırlatma eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tezkîr" eyleminin, muhatabın zihnindeki örtüleri kaldırıp fıtratında zaten var olan hakikati uyandırmak olduğunu açıklar. Fiilin edilgen (meçhul) yapıda "uyarıldıklarında/hatırlatıldıklarında" (zukkirû) formunda gelmesi; inanan aklın, ilahi mesaj (vahiy) aracılığıyla dışarıdan gelen bu sarsıcı uyarıya karşı bütünüyle açık ve alıcı bir konumda olduğunu gösterir.

        Dücane Cündioğlu, "tezkîr/tezekkür" kavramını felsefi bir epistemoloji (bilgi kuramı) zemininde analiz eder. Kur'an'ın eğitim metodu, insana tamamen yabancı, sıfırdan bir bilgi dikte etmek değil; onun ontolojik hafızasını (Elest bezmindeki ahdini) kışkırtmaktır. "Zukkirû" (hatırlatıldıklarında) fiili, hakikatin insanın iç dünyasındaki (fıtratındaki) o derin, asli ve uyuyan merkeze dokunarak onu sarsması ve uyanışa geçirmesidir.

        Bi-Âyâti (بِآيَاتِ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünün sözlükte "işaret, alamet, yol gösteren kesin nişan ve ibret" anlamlarına geldiğini belirtir. Yolcunun çölde kaybolmamasını sağlayan yükseltilere veya belirgin işaretlere "âyet" denilmesi bu köktendir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki etimolojik köklerini inceler. Aramice ve Süryanicedeki "âthâ", İbranicedeki "ôth" kelimeleriyle akraba olduğunu; Geç Antik Çağ Ortadoğu geleneğinde bu kelimenin peygamberlerin gösterdiği doğaüstü mucizeleri veya ilahi kudretin yeryüzündeki işaretlerini tanımlamak için kullanıldığını kaydeder. Kur'an bu kelimeyi alarak, onun anlam haritasını muazzam bir şekilde genişletmiş ve hem indirilen metnin cümlelerini hem de tabiat fenomenlerini "âyet" olarak isimlendirmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde "âyet" mefhumunun Câhiliye zihniyetini nasıl yıktığını analiz eder. Câhiliye aklı için tabiat, sadece faydalanılacak veya korkulacak kör, sağır ve anlamsız bir maddi yığındır. Kur'an ise evreni ve vahyi bir "semboller/işaretler (âyetler) ormanı" olarak yeniden kodlar. Rahman'ın kullarına bu ayetler hatırlatıldığında, onlar fiziksel kabuğun ötesine geçip o işaretin işaret ettiği asıl Mutlak Kudret'i (Yaratıcı'yı) okuyan basiretli (gören) varlıklardır.

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temelinde "bir şeye sahip olmak, onu koruyup gözetmek ve bir varlığı ilk halinden alıp yavaş yavaş, şefkatle en mükemmel noktasına kadar terbiye etmek" anlamlarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rubûbiyyet" kavramının, varlığı sadece yaratıp kendi haline bırakmak değil, onu anbean yönetmek, ihtiyaçlarını karşılamak ve onu kemale erdirecek kuralları (ayetleri) koymak olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, ayetlerin genel olarak "Allah" ismine değil de iyelik zamiriyle birlikte "Kendi Rablerinin" (Rabbihim) ismine izafe edilmesindeki teolojik sıcaklığı inceler. İnananlara hatırlatılan mesajlar, kozmik boşluktan gelen soğuk, mesafeli ve despotik fermanlar değil; aksine onları yoktan var eden, şefkatle büyüten ve onların iyiliğini isteyen "kendi şahsi terbiye edicilerinin" (Rablerinin) yol gösterici işaretleridir. Bu kullanım, itaati korkudan arındırıp sevgiye ve aidiyete bağlar.

        Lem Yahırrû (لَمْ يَخِرُّوا)

        İbn Fâris, "h-r-r" kökünün sözlükte "yukarıdan aşağıya doğru düşmek, gürültüyle yuvarlanmak, yıkılmak ve yere kapaklanmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bir binanın çökmesine, taşların dağdan aşağı yuvarlanmasına veya suyun yüksekten gürül gürül akmasına "harr" fiili kullanılır; eylemin içinde kontrolsüzlük, ağırlık ve anilik barındırır.

        Râgıb el-İsfahânî, "harr" eyleminin, kişinin kendi iradesi ve dengesi dışında, adeta cansız bir nesne gibi yere yığılması ve düşmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin olumsuz (lem yahırrû / yıkılmazlar/yığılıp kalmazlar) formunda kullanılmasının psikolojik ve sosyolojik eleştirisini analiz eder. Rahman'ın kullarının vasıfları sayılırken bu ifadenin seçilmesi, "mekanik ve şuursuz dindarlığa" vurulmuş büyük bir darbedir. Kur'an okunduğunda veya ayetler hatırlatıldığında, sadece bedensel bir refleksle, anlamadan, düşünmeden ve adet yerini bulsun diye secdeye "yığılıp kalmak" (körü körüne tapınmak) Kur'ani bir erdem değildir. Gerçek ibadet, aklın ve bilincin aktif olduğu bir duruştur.

        Aleyhâ (عَلَيْهَا)

        İbn Fâris, "alâ" edatının bir şeyin üzerine çıkmak, üstünde olmak ve yönelmek manalarına geldiğini belirtir. Zamir (hâ) ayetlere dönmektedir. "Ayetlerin üzerine/karşısına" anlamını vererek, muhatabın ilahi mesajla yüz yüze geldiği o varoluşsal karşılaşma anını (teması) işaret eder.

        Summen (صُمًّا)

        İbn Fâris, "s-m-m" kökünün sözlükte "tıkanıklık, kapalılık, sertlik ve sağırlık" anlamlarına geldiğini belirtir. İçine hiçbir sıvının veya sesin sızamadığı, deliksiz, sert ve katı kayaya Arapçada "samha" denilmesi, bu kökün mutlak bir "iletişime kapalılık" halini ifade etmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "samem" (sağırlık) kavramının sadece kulağın fiziksel olarak sesleri duymaması değil; teolojik bağlamda aklın ve kalbin hakikatin sadasına karşı tamamen bloke olması, algı kanallarının mühürlenmesi (epistemolojik sağırlık) olduğunu açıklar.

        Ve Umyânâ (وَعُمْيَانًا)

        İbn Fâris, "a-m-y" kökünün sözlükte "körlük, görememek, hedefini şaşırmak, karanlık ve belirsizlik" anlamlarına geldiğini belirtir. Gözün ışığı algılayamamasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "amâ" kavramının bedensel körlükten ziyade, "basiretin" (içgörünün) bağlanması, insanın baktığı halde eşyanın ardındaki ilahi hakikati okuyamaması ve zihinsel bir karanlığa gömülmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Summen ve umyânâ" (sağır ve kör olarak) ikilemesinin ayetin bütünü içindeki ahlaki ve ontolojik ağırlığını inceler. Din, insanın aklını askıya almasını, eleştirel düşünceyi kapatmasını ve kör bir itaatle büyülenmesini talep etmez. Rahman'ın kulları, vahyin karşısında büyülenmiş, aklı alınmış şuursuz mankurtlar değildir. Onların ilahi mesaja teslimiyeti; ayetleri bizzat "işiten" (sağır olmayan), onların hikmetini "gören/anlayan" (kör olmayan), sorgulayan, idrak eden ve bütünüyle uyanık (basiretli) bir aklın bilinçli eylemidir. İman, kör bir fanatizm değil; son derece aydınlık, rasyonel ve uyanık bir varoluşsal tasdiktir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "harr" (yıkılmak) fiiliyle "sağır ve kör" sıfatları arasındaki sarsıcı beyânî (edebi) zıtlığı analiz eder. Pagan aklı, anlamadığı, sorgulamadığı ve mahiyetini bilmediği putlarının önüne adeta cansız, sağır ve kör bir kütük gibi (yığılarak/düşerek) secde eder; çünkü putperestlik aklın iptalini gerektirir. Kur'an ise bu muazzam edebi tasvirle, inananlardan ayetlerin karşısında capcanlı, tüm duyuları açık, ne okuduğunu bilen, estetik ve şuurlu bir duruş talep eder. Sağır ve kör bir teslimiyet (yığılma), Rahman'ın kullarının değil, ancak putperestlerin veya cahillerin ritüelidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X