وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 72. Ayet
Daralt
X
-
“Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler; boş ve manasız davranışlarla karşılaştıklarında onurluca çekip giderler.”
Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler. Bazıları dediler ki “lâ yeşhedûne’z-zûra” (لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ) cümlesinden maksat “zûr" (الزُّور) mekânına uğramazlar demektir. “Zûr” (الزُّور) ise müziktir. Buna göre âyet "onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorumlamışlardır: “Zûr’a şahitlik etmezler, "Zûr” da yalan demektir. Buna göre âyet "Yalancı şahitlik yapmazlar" anlamındadır.
Boş ve mânâsız davranışlarla karşılaştıklarında onurluca çekip giderler. “Merrû kirâmen" (مَرُّوا كِرَامًا) "Merrû mürûra’l-kirâmi”, yani saygı değer vakur insanların tepkisini göstererek oradan uzaklaşırlar anlamındadır. Yani eğer gördükleri boş ve yanlış şeyleri düzeltmeye kadir iseler düzeltirler, o boş ve yanlış şeylere kendileri düşmeden oradan uzaklaşırlar. Eğer düzeltmeye muktedir değillerse o takdirde onlara aldırış etmeden, onların boş ve yanlış işlerine bulaşmadan çekip giderler. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: "Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler...
Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler; boş ve mânâsız davranışlarla karşılaştıklarında onurluca çekip giderler. Bazıları dediler ki: Kendileri incitildiği zaman hoş görürler. Bazıları da onlar nikâh ve benzeri konular anıldığında açık konuşmazlar, kinayeli sözlerle meramlarını ifade ederler, demişlerdir. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Yelka esâmen” (يَلْقَ أَثَامًا) “yelka’l-'ukûbete” takdirindedir.
Onurluca çekip giderler. Yani o boş ve yanlış şeylere dâhil olmazlar, kendi Özlerine saygı ile oradan vakarla uzaklaşırlar.
Yorumu Yorumla
-
Yeşhedûne (يَشْهَدُونَ)
İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün sözlükte "hazır bulunmak, bir olayı bizzat gözleriyle görmek, tanıklık etmek ve bilmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet" kavramının, bir gerçeği hem gözle hem de kalple (kesin bir inançla) kavradıktan sonra dille ifade etmek olduğunu açıklar. Ancak fiilin bu ayette "Zûra şahitlik etmezler" (lâ yeşhedûne) formunda, menfi (olumsuz) olarak kullanılması; onların sadece mahkemede yalancı şahitlik yapmamalarını değil, aynı zamanda kötülüğün ve sahteliğin icra edildiği mekanlarda fiziken "hazır bulunmamalarını", o meclislere seyirci dahi olmamalarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sistematiğinde "şehadet" kavramının Câhiliye asabiyesinden nasıl koptuğunu inceler. İslam öncesi kabile ahlakında kişi, kendi kabilesinden olanın haklı veya haksız olduğuna bakmaksızın onun yanında durmak, onun eylemlerine (kötü bile olsa) "şahitlik/seyircilik" etmek ve destek vermek zorundadır. Rahman'ın kullarının yalan ve haksızlık karşısında "şahitlik etmemesi", bu kör kabilevi sadakatin reddedilmesi ve bireyin kendi ahlaki otonomisini kazanarak batıla suç ortağı olmaktan (seyirci kalarak meşrulaştırmaktan) çıkmasıdır.
Ez-Zûra (الزُّورَ)
İbn Fâris, "z-v-r" kökünün temelinde "meyletmek, bir şeyin asıl merkezinden ve doğrusundan sapması, yön değiştirmek" anlamlarının yattığını belirtir. Yalan ve iftiraya "zûr" denilmesinin sebebi, hakikatin dümdüz çizgisinden kasten sapması ve gerçeği çarpıtmasıdır. Birini ziyaret etmeye de (ziyaret), kişinin kendi yolundan saparak yönünü o kişiye çevirmesi sebebiyle aynı kökten isim verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "zûr" kelimesinin sıradan, basit bir yalan (kizb) olmadığını; aksine dışı süslenmiş, makyajlanmış, insanları aldatmak için hakikat kılığına sokulmuş son derece tehlikeli ve organize "sahtelik" olduğunu açıklar.
Dücane Cündioğlu, "zûr" kavramını felsefi ve sosyolojik bir zeminde analiz eder. Zûr, toplumsal hayatta kurumsallaşmış yalanlardır; sahte tapınmalar, putperest ritüeller, adaletsiz yargılar ve kitleleri uyutan ideolojik illüzyonlardır. İnananların "zûra şahitlik etmemesi", sadece yalan söylemekten kaçınmaları değil; toplumdaki bu devasa "sahtelik panayırına" seyirci olmayı, o sahteliği izleyerek veya alkışlayarak ona ontolojik bir meşruiyet (varlık alanı) kazandırmayı bütünüyle reddetmeleridir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemindeki sosyokültürel ortam üzerinden bu kelimeyi inceler. Ayetteki "zûr", Mekkeli müşriklerin panayırlardaki putperest ayinlerini, ahlaksız eğlencelerini veya haksız kazanç sağladıkları meclisleri temsil eder. Rahman'ın kullarının bu mekanlarda bulunmaması, Câhiliye'nin kamusal alanına karşı sergilenen pasif ama son derece sarsıcı bir "sivil itaatsizlik" ve ahlaki boykottur.
Merrû (مَرُّوا)
İbn Fâris, "m-r-r" kökünün sözlükte "geçip gitmek, akıp gitmek, bir şeyin yanından duraklamadan ilerlemek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mürûr" eyleminin fiziksel bir geçişi ifade ettiğini açıklar. İnananların o kötülük veya boş laf meclislerine takılıp kalmamaları, oraya kök salmamaları ve dünyevi hayatın o oyalayıcı cazibesi karşısında hızla kendi asli rotalarına doğru "geçip gitmeleri" eylemidir. Bu, yeryüzünde bir yolcu bilinciyle yaşamanın bedensel yansımasıdır.
Bil-Lağvi (بِاللَّغْوِ)
İbn Fâris, "l-ğ-v" kökünün "hükümsüz olmak, boş laf, anlamsız sesler ve hiçbir faydası olmayan söz veya eylem" manalarına geldiğini belirtir. Kuşların çıkardığı anlamsız cıvıltılara veya insanın ağzından düşünmeden dökülen laf kalabalığına bu kökten türeyen isimler verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "lağv" kelimesinin akli, ahlaki veya dini hiçbir fayda sağlamayan, insanın vaktini ve enerjisini tüketen her türlü beyhude söz, eylem ve meşguliyet olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "zûr" ile "lağv" kelimeleri arasındaki teolojik ve beyânî (edebi) farkı analiz eder. Zûr (sahtelik/yalan), aktif bir kötülük ve hakikate yapılmış bilinçli bir saldırıdır; bu yüzden inananlar ona asla bulaşmaz (şahitlik etmez). Lağv ise doğrudan yıkıcı bir kötülük olmasa da, varoluşu anlamsızlaştıran pasif bir "boşluk" ve zihinsel uyuşukluktur. Rahman'ın kullarının aktif kötülüğe (zûra) karşı tavrı mutlak ret iken, pasif boşluğa (lağva) karşı tavrı ise ona takılmadan, onunla çatışmaya bile girmeye tenezzül etmeden "yanından geçip gitmektir" (merrû).
Angelika Neuwirth, "lağv" kavramının Geç Antik Çağ'ın kentsel mekanlarındaki sosyolojik karşılığını inceler. Mekke'nin kamusal alanları (çarşılar, Kabe etrafındaki meclisler), şiir yarışmalarının, dedikodunun, anlamsız kabile övünmelerinin ve boş vakit tüketiminin (lağv) merkezidir. Yeni kurulan İslam cemaatinin (İbâdur-Rahmân'ın) bu boşluktan geçip gitmesi, onların zamanı ve dili son derece ciddiye alan, teleolojik (amacı ve hedefi olan) yeni ve ağırbaşlı bir toplumsal kimlik inşa ettiklerini gösterir.
Kirâmâ (كِرَامًا)
İbn Fâris, "k-r-m" kökünün sözlükte "soyluluk, şeref, kıymet, bir şeyin kendi cinsinin en iyisi olması ve bayağılığın/düşüklüğün zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kerem" (kirâm kelimesinin tekili olan kerîm'in kökü) kavramının, insanın sahip olduğu ahlaki yücelik, nefis temizliği ve izzet olduğunu açıklar. "Kirâmâ" (onurlu/şerefli bir şekilde) zarfı, inananların boş işler (lağv) yanından geçerken takındıkları o ağırbaşlı, asil ve vakar dolu psikolojik duruşu tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kirâmâ" kelimesinin psikolojik ve ahlaki derinliğini inceler. Rahman'ın kulları, cahillerin veya boş laf edenlerin yanından geçerken onlara öfkeyle saldırmazlar, onlarla laf dalaşına girerek kendi seviyelerini düşürmezler. Onların "kerem" (asalet) ile geçip gitmeleri, zayıflıktan veya korkudan değil; tam aksine, o bataklığa eteklerini değdirmeyecek kadar kendi ontolojik değerlerinin farkında olmalarından, muazzam bir içsel saygıdan (izzet-i nefsten) ve aristokratik bir ahlaki üstünlükten kaynaklanır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam ahlak felsefesinde "kerem" mefhumunun yerini bu ayet bağlamında değerlendirir. İnsanın Allah tarafından "keremli/şerefli" (mükerrem) yaratılması, ona varlık hiyerarşisinde en üst konumu vermiştir. Lağv (boş işler ve dedikodular), bu ilahi şerefi (keremi) aşındıran ve insanı bayağılaştıran bir virüstür. İnananların o boşluktan "kirâmâ" (şereflerini koruyarak) geçmeleri, Yaratıcı'nın kendilerine bahşettiği o varoluşsal "onur" emanetini, sokağın çamuruna düşürmemek için gösterdikleri kusursuz bir ahlaki reflekstir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla