يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪۫ مُهَاناًۗ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 69. Ayet
Daralt
X
-
“Kıyamet gününde ona azabı kat kat verilecek ve alçaltılmış olarak o azap içinde ebedî kalacaktır.”
Kıyâmet gününde ona azabı kat kat verilecek ve alçaltılmış olarak o azap içinde ebedî kalacaktır. Şayet denirse ki “Bu âyette azap kat kat verilecek” denilmektedir. Oysa “Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir.. meâlindeki âyette ise ancak dengi miktarı bir ceza verileceğinden bahsedilmektedir. Buradaki “kat kat” oluşun izahı nedir?
Buna iki türlü cevap verilebilir: Birincisi: Azap, “Rahmânın has kulları...” meâlindeki âyette zikri geçenlerin, Allah’ın zikretmiş olduğu dereceye ulaştıktan, belirttiği rütbeye erdikten sonra Allah’ı inkâra kalkışanlar hakkında olacaktır. Böyle birinin inkâr etmesi halinde azabı katlanacaktır. O kimsenin azabı Allah katındaki değeri ve mertebesi nispetinde katlanarak artacaktır. İsyanın ve nankörlüğün olması halinde kendisine verilmiş olan nimetin ölçüsünde azap artırılacaktır. Bu aynen Allah’ın, resûlü hakkında buyurduğu gibidir: “Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın!”. Yani hem hayatın azabını hem de ölümün azabını kat kat artırırdık. Hz. Peygamber in (s.a.) hanımları için de aynı şekilde benzer bir durumu belirtmiştir: “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır..”. Her kim ki kadri yücedir ve kendisine verilen nimetler daha çoktur, Rabb’ine isyan etmesi halinde cezası da ona göre, durumu o dereceye ulaşmamış, o mevkie varamamış kimselere nispetle daha fazla ve daha şiddetli olacaktır. Buna göre verilen ceza başkalarının cezasının kat katı olacak, ama bu, kendi günahlarının dengi bir cezadır.
İkincisi: Bunun önderler için olması. Bununla kastettiğim kâfir tâbiler değil takip ettikleri önderleridir. Çünkü onlar o günahları hem kendileri işlemişlerdir hem de başkalarını onlara davet etmişlerdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler...”. Ya da onlarda mevcut bulunan inatçılık ve delillere tavır almaları yüzünden olacaktır. Allah sonra onlardan tövbe edenleri istisna ederek şöyle buyurmuştur.
Yorumu Yorumla
-
Yüdâ'af (يُضَاعَفْ)
İbn Fâris, "d-a-f" kökünün sözlükte "bir şeyi ikiye katlamak, ona kendi mislini ekleyerek artırmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dı'f" kavramının bir şeyin katlanarak çoğaltılması olduğunu açıklar. Ayette azabın katlanarak artırılmasının (yüdâ'af) basit bir aritmetik toplama işlemi değil; şirk, adam öldürme ve zina gibi birbirini besleyen, fıtratı bütünüyle tahrip eden o zincirleme büyük günahların ahiretteki yansımasının da eksponansiyel (katlanarak büyüyen) bir şiddette olacağını ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin edilgen (meçhul) yapısına dikkat çeker. Azabın katlanması, günahkarın dünyada işlediği o çoklu cürümlerin ahirette birleşip devasa bir azap kütlesine dönüşmesidir. Bu, ilahi adaletin suçun ağırlığına tam bir mukabelede bulunmasıdır.
El-Azâbü (الْعَذَابُ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "bir kimseyi hedefinden veya alıştığı durumdan alıkoymak, engellemek, ona acı ve sıkıntı vermek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "azâb" kelimesini insanın fıtratına aykırı olan, tahammül edilemez, bedeni ve ruhu mutlak şekilde kuşatan sürekli yıkım olarak tanımlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan eskatolojik (ahirete dair) "azap" kavramını incelerken, Kur'an'ın bu terimi dünyevi her türlü acının ötesinde, insanın Allah'ın rahmetinden mutlak manada kopuşunu ve ontolojik sürgününü simgeleyen kozmik bir ıstırap olarak kullandığını kaydeder.
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "gündüz, belirli bir zaman dilimi ve bir hadisenin gerçekleştiği vakit" anlamlarına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman tasavvurunda "yevm" kelimesinin eskatolojik bağlamını inceler. Kıyametle tamlama yapılarak kullanılan bu kelime, insanların bildiği yirmi dört saatlik sıradan bir gün değil; insanlık tarihinin sona erdiği, dünyevi zaman algısının (dehrin) çöktüğü ve mutlak ilahi adaletin tecelli edeceği o geri döndürülemez "kozmik kırılma anını" temsil eder.
El-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "dik durmak, ayağa kalkmak, sarsılmaz olmak ve bir işi üstlenmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kıyâmet" kavramının, ölülerin kabirlerinden diriltilerek Yaratıcı'nın huzurunda hesap vermek üzere "ayağa kalkmaları/dikilmeleri" (kıyâm etmeleri) eylemi olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kök ortaklığına dikkat çeker. Süryanice ve Hıristiyan Aramicesindeki "qyāmthā" kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu; Geç Antik Çağ'da Ortadoğu teolojilerinde "ölülerin dirilişi" ve eskatolojik hesap günü için kullanılan evrensel, yerleşik bir terim olduğunu belirtir. Kur'an, bu köklü terimi alıp mutlak ve nihai hesaplaşmanın adı yapmıştır.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinde "Kıyâmet" mefhumunun sosyolojik işlevini analiz eder. Müşriklerin en çok itiraz ettikleri bu ayağa kalkış (diriliş) fikri, aslında onların dünyadaki kabilevi hiyerarşilerini, zenginliklerini ve asabiye kibrini sıfırlayan mutlak bir eşitleyicidir. Kıyamet, pagan aklının dünyevi konforunu bozan en sarsıcı teolojik devrimdir.
Yahlüd (وَيَخْلُدْ)
İbn Fâris, "h-l-d" kökünün sözlükte "bir yerde uzun süre kalmak, yerleşmek, durumun değişmemesi ve kalıcılık" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramının, bir varlığın bozulmadan, çözülmeden ve yok olmadan mevcut halini koruması olduğunu açıklar. Ahiret bağlamında kullanıldığında, ölümün (veya yok oluşun) tamamen ortadan kalktığı mutlak ve kesintisiz ebediyet manasına gelir.
Dücane Cündioğlu, "hulûd" kavramını ontolojik bir trajedi olarak felsefi zeminde okur. Cehennem azabı içindeki bir kimse için "ebedi kalış" (yahlüd); insanın o dayanılmaz acıdan kurtulmak için "yok olmayı/hiçliği" bile arzulayacağı, ancak fıtratın ölmesinin engellendiği, zamanın donduğu ve varoluşsal çöküşün sonsuzlaştırıldığı mutlak bir tıkanma halidir.
Mühânâ (مُهَانًا)
İbn Fâris, "h-v-n" kökünün sözlükte "kolaylık, hafiflik, sükûnet" anlamına geldiği gibi; "değersizlik, aşağılanmak, zillet, hor görülmek ve onurun kaybedilmesi" manalarına da geldiğini yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "mehânet" (mühânâ kelimesinin kökü) kavramının, bir kimsenin itibarını, haysiyetini ve insanlık onurunu bütünüyle yitirip en rezil, en alçaltıcı duruma düşürülmesi olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayette yarattığı psikolojik ve retorik (beyânî) dehşeti analiz eder. Azabın sadece "katlanması" (yüdâ'af) fiziksel bir acıyı ifade ederken, ayetin sonuna eklenen "mühânâ" (aşağılanmış/horlanmış olarak) kelimesi, o fiziksel işkencenin yanına psikolojik ve ontolojik bir yıkımı ekler. Cehennem sadece bedeni yakan bir ateş değil; yeryüzünde kibirlenen, asabiyesiyle övünen müşrik aklının insanlık haysiyetini paramparça eden mutlak bir aşağılanma merkezidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin surenin genel ahlaki örgüsü içindeki muazzam semantik aynalamasına (mukabelesine) dikkat çeker. Furkan Suresi'nin 63. ayetinde, Rahman'ın kulları yeryüzünde kendi özgür iradeleriyle "hevnen" (aynı kökten: tevazuyla, sakince, kibirlenmeden) yürürler. Dünyada Allah'a karşı "hevn" (tevazu) göstermeyi reddeden, kibirlenip büyük günahlara batan suçlular ise, ilahi adaletin kusursuz bir tecellisi olarak ahirette yine aynı kökten gelen "mühânâ" (zorla aşağılanmış, değersizleştirilmiş ve rezil edilmiş) bir halde ebediyen ateşte bırakılırlar. Bu, Kur'an'ın kelimeler üzerinden kurduğu kusursuz bir ritim ve ahlaki terazidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla