وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
“Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur.”
Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler. Bazıları dediler ki: "Lem yüsrifû” (لَمْ يُسْرِفُوا) Haksız yere harcama yapmazlar; helâl kazanırlar, iktisatlı harcama yaparlar, fazlasını verirler, başarılı olurlar ve müjdeyi hak ederler. Ne de cimrilik ederler, yani hak olan harcamaları kısmazlar. Harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur. Yani harcamalarında israf ve cimrilik arasında dengeli bir yol tutarlar. Bu Mukâtil’in yorumudur: Bazıları da şöyle demişlerdir; İsraf, günah olan yolda harcama yapmaktır. İsraf etmezler, yani Allaha mâsiyet yolunda harcama yapmazlar. Ne de cimrilik ederler. Yani Allah’a itaat yolunda harcamadan geri durmazlar. Harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur. Yani tam bir denge içinde harcama yaparlar ne hak olan harcamalardan geri dururlar ne de hak olmayan yolda harcama yaparlar, aksine harcamaları hep Allaha itaat yolunda olur. Bazıları da dediler ki: Harcamada israf, hiçbir şekilde yararlanılmayacak şekilde yapılan harcamalardır; bahire, sâibe ve vasile adını verdikleri ve başıboş bırakıp da hiçbir şekilde yararlanma yoluna gitmedikleri hayvanlar gibi. “İktâr” (إِقْتَار) ise yararlanılacak yerlerde harcamayıp malı tutmaktır. Bazıları da israf, harcamalarda azami olması gereken sınırı aşmaktır, iktâr ise harcama için belirlenen miktarı esirgemektir, demişlerdir.
Harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur, yani ikisi ortası olur. Şu âyette olduğu gibi; “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma!” lâkin ikisi arası bir yol tut. Bunun esası şudur: İsraf etmezler, yani onlar harcamalarını ve mallarını ancak kendilerine verilen emre göre harcarlar. Ne de cimrilik ederler, yani mallarını harcamaları emredilen yerlere harcamaktan alıkoymazlar. Harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur. Yani ikisi arasında olur. Allah bildirdi ki onlar yaptıklarını ancak kendilerine verilen emir üzere yaparlar ve yine (bir sonraki âyette) bildirdi ki onlar Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapmazlar.
Ebû Avsece dedi ki: “İsrâf” (إِسْرَاف) fesad (bozgun) demektir. “Taktîr” (تَقْتِير) ise sıkmak anlamındadır. “Ve lem yaktürû” (وَلَمْ يَقْتُرُوا), yani ailelerine yetmeyecek şekilde az harcamada bulunmazlar. Dedi ki: “Kıvâm” (قَوَامًا) vasat, yani ortası demektir. “Lâ luvâme lî fî hâze’l-emr” (لَا لِوَامَ لِي فِي هَذَا الْأَمْرِ) denir, bu ona benim gücüm yetmez anlamındadır. “Ve lâ ukâvimü hâze’l-emr” (وَلَا أُقَاوِمُ هَذَا الْأَمْرَ), yani ben ona karşı koyamam, güç yetiremem demektir. “Kıvâm”, “kasd” yani denge, orta hal demektir. Ebû Muâz dedi ki; “ve lem yaktürû” (وَلَمْ يَقْتُرُوا) kelimesi dört ayrı şekilde okunmuştur; “Yâ” harfinin refı ve şeddesiz, “tâ” harfinin kesri ile “lem yuktirû”, şeddeli olarak “yükattirû”, “yâ” harfinin nasbi ve “tâ” harfinin kesri ile “yaktirû”, “tâ” harfinin dammesi ile “yaktürû”. Bu okuyuşların hepsinin de mânası aynıdır.
Yorumu Yorumla
-
Enfekû (أَنْفَقُوا)
İbn Fâris, "n-f-k" kökünün sözlükte "bir şeyin bitmesi, tükenmesi, geçip gitmesi ve tünel/geçit (nefek)" anlamlarına geldiğini belirtir. Malın infak edilmesi, onun elden çıkması, harcanması ve başkasına intikal etmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "infâk" kavramının malı elden çıkarmak olduğunu; ancak Kur'an'da bu eylemin genellikle malın meşru ve ahlaki bir zeminde, Allah rızası için yoksullara, muhtaçlara harcanması (dağıtılması) anlamında terimleştiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, "infâk" eyleminin Câhiliye dönemi ahlak anlayışındaki (mürüvvet) yeri ile Kur'an'daki dönüşümünü inceler. Bedeviler, mallarını sadece kendi kabilevi şanlarını artırmak, gösteriş yapmak ve cömertlikleriyle övünerek rakiplerini ezmek için saçıp savururken; Kur'an infakı tamamen gösterişten uzak, salt Allah'ın rızasına ayarlanmış sosyal bir ibadet ve ontolojik bir tevazu eylemi olarak yeniden inşa eder.
Lem Yusrifû (لَمْ يُسْرِفُوا)
İbn Fâris, "s-r-f" kökünün sözlükte "haddi aşmak, sınırı geçmek, cehalet, gaflet ve ölçüsüzlük" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "isrâf" kavramının insanın yaptığı her türlü eylemde itidali (dengeyi) bozup aşırıya kaçması olduğunu açıklar. Ayette infak (harcama) bağlamında kullanıldığında, kişinin malını gösteriş, lüks veya meşru olmayan (haram) yollarda ölçüsüzce tüketmesi manasına gelir.
Dücane Cündioğlu, israf mefhumunu felsefi bir zeminde analiz eder. İsrafın sadece ekonomik bir savurganlık değil, aynı zamanda ontolojik bir taşkınlık ve varlık hiyerarşisine saygısızlık olduğunu belirtir. Eşyayı yaratılış gayesinin dışında ve gereğinden fazla tüketmek, aklın dengesini kaybetmesi ve insanın kendi sınırlarını (haddini) unutarak kibre sürüklenmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemindeki sosyo-ekonomik yapı üzerinden bu fiili inceler. "İsraf etmezler" vurgusu, Mekke'nin zengin aristokratlarının kendi itibar savaşlarında yaptıkları o şatafatlı, kibre dayalı ve sınırsız harcama kültürüne karşı; Rahman'ın kullarının geliştirdiği ölçülü, bilinçli ve rasyonel ekonomik tutumun altını çizer.
Lem Yakturû (وَلَمْ يَقْتُرُوا)
İbn Fâris, "k-t-r" kökünün sözlükte "daraltmak, kısmak, cimrilik etmek ve bolluğun zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir. Ateşten çıkan ince ve zayıf dumana da "kater" denilmesi, bu kökün azlık ve yetersizlik bildiren temel yapısından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, "katr" (veya ıktâr) eyleminin, kişinin harcaması gereken zorunlu yerlerde bile malını elinde sımsıkı tutması, aşırı cimrilik göstermesi ve hakkı olanlara vermemesi (daraltması) olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ahlak felsefesinde bu kelimeyi değerlendirir. İsraf (savurganlık) ifratı, "katr" (cimrilik) ise tefriti temsil eder. Cimriliğin sadece ekonomik bir korku (fakirlik/gelecek kaygısı) değil, aynı zamanda Allah'ın rızık verici (Rezzâk) sıfatına karşı duyulan teolojik bir güvensizlik hastalığı olduğunu kaydeder. Rahman'ın kulları bu ontolojik hastalıktan ve dünyaya tapınma halinden uzaktır.
Kavâmâ (قَوَامًا)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "dik durmak, ayağa kalkmak, bir şeyi düzeltip doğrultmak ve denge" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavâm" kavramının bir nesneyi ayakta tutan ana direk, istikamet, ölçülülük ve tam orta yol (itidal) olduğunu açıklar. İki aşırı ucun (israf ile cimriliğin) arasında kalan o sarsılmaz, doğru ve adil merkeze "kavâm" denir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin İslam ahlakının temelini oluşturan "altın oran" (vasat/orta yol) felsefesini nasıl inşa ettiğini analiz eder. Harcama eyleminde ne malın kölesi olup onu sımsıkı tutmak ne de kibre kapılıp onu saçıp savurmak vardır; Rahman'ın kulları, malın ve arzuların üzerindeki o mutlak "denge ve adalet" (kavâm) noktasını bulup orada dimdik duran (kıyâm eden) ahlaki bir zarafete sahiptirler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin beyânî (edebi ve fonetik) gücünü inceler. "Kavâmâ" kelimesi, hem lafız (ses) olarak hem de anlam olarak israf (yusrifû) ve cimrilik (yakturû) kutuplarının tam arasına (beyne zâlike) muazzam bir ahenkle yerleştirilmiştir. Cümlenin kendi dizilimi bile, o kelimenin ifade ettiği "denge ve ortada dik duruş" (kavâm) halinin retorik ve yapısal bir yansımasıdır. Kelimeler anlamı resmetmektedir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla