Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 65. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 65. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًۗ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne yekûlûne rabbenâ-srif ‘annâ ‘ażâbe cehennem(e)(s) inne ‘ażâbehâ kâne ġarâmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey Rabbimiz!’ derler; ‘Bizi cehennem azabından uzak tut; çünkü onun azabı bitip tükenme bilmez.”

      ‘Ey Rabbimiz!’ derler; Bizi cehennem azabından uzak tut... Bunun, Allah Teâlâ tarafından, onların dua olarak gerçekte söylemiş olduğunu bildirme değil de onların kalbinde gizli olan şeyi haber verme kabilinden olması muhtemeldir. Çünkü kullukta ve takvâda niteliklerini açıkladığı şekilde bir düzeye ulaşan kimseler, zararın savılması, yararın alınması gibi isteklerle özlerini meşgul etmezler. Bununla birlikte bildirildiği şekliyle gerçek anlamda dua ve söz olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra Allah cehennem azabını haber verdi: Çünkü onun azabı bitip tükenme bilmez. Hasan-ı Basrî dedi ki: “Garâm” (غَرَامًا) bir şeye yapışan ve onu asla bırakmayan unsurdur. Her yapışkan yapıştığını bir zaman gelir bırakır, bunun tek istisnası cehennem azabıdır. Bazıları da “Garâm” helak anlamındadır, demişlerdir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesli olarak bir söz söylemek, ifade etmek ve bir fikri beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının sadece dil ile telaffuz edilen anlamsız sesler dizisi olmadığını, aynı zamanda kişinin iç dünyasındaki inancını, zihinsel duruşunu ve samimiyetini temsil eden kesin bir yargı olduğunu açıklar. İbâdur-Rahmân'ın (Rahman'ın kullarının) geceleri secde ve kıyam halindeyken "söylemeleri" (yekûlûne), dillerinden dökülen sıradan bir söz değil, varoluşsal ve sürekli bir yakarış (dua) halidir.

        Toshihiko Izutsu, ayetteki bu eylemin teolojik derinliğini inceler. Furkan Suresi 60. ayette müşriklerin kibre kapılarak "dediler ki" (kâlû) şeklindeki o inkar ve itiraz dolu söylemlerine karşı; Rahman'ın kullarının karanlıkta, Rablerinin huzurunda acziyet içinde "söylemeleri/yakarışları" (yekûlûne), Kur'an'ın kelimeler üzerinden kurduğu o muazzam ahlaki ve ontolojik tezatlardan biridir. İnanan aklın yegane "sözü", Yaratıcısına sığınmaktır.

        Rabbenâ (رَبَّنَا)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temelinde "bir şeye sahip olmak, onu koruyup gözetmek ve bir varlığı ilk halinden alıp yavaş yavaş, şefkatle en mükemmel noktasına kadar terbiye etmek" anlamlarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin, sadece yoktan var eden değil, yarattığı varlığın tüm ihtiyaçlarını anbean karşılayan mutlak koruyucu (mürebbî) olduğunu açıklar. "Rabbenâ" (Rabbimiz) şeklindeki aidiyet (iyelik) formunun kullanılması, kul ile Yaratıcı arasındaki o kucaklayıcı, şefkatli ve kesintisiz merhamet bağının bir ilanıdır.

        Angelika Neuwirth, "Rabbenâ" nidasının Geç Antik Çağ'ın ibadet (litürji) dilindeki yerini analiz eder. Kur'an, müşriklerin kendilerine faydası veya zararı dokunmayan cansız putlara yaptıkları mesafeli ve pragmatik duaların aksine; Rahman'ın kullarını son derece içten, doğrudan, aracısız ve sıcak bir "Rabbimiz" hitabıyla konuşturur. Bu tamlama, insan ruhunun evrendeki yalnızlığını bitiren, onu güvenli bir ontolojik merkeze bağlayan evrensel bir yakarış formülüdür.

        Isrif (اصْرِفْ)

        İbn Fâris, "s-r-f" kökünün sözlükte "bir şeyi bulunduğu halden veya yönden başka bir yöne çevirmek, defetmek, uzaklaştırmak ve yönlendirmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sarf" eyleminin yaklaşmakta olan bir tehlikeyi veya bir durumu aktif bir müdahaleyle saptırmak olduğunu açıklar. "Isrif" (Uzaklaştır/Çevir) şeklindeki emir kipi (duada rica/niyaz ifade eder), inanan insanın yaklaşan mutlak bir tehlike (azap) karşısında kendi gücünün yetersizliğini idrak edip, o tehlikenin yönünü ancak ve ancak ilahi kudretin değiştirebileceğine olan sarsılmaz inancını gösterir.

        Dücane Cündioğlu, "isrif" yakarışının felsefi ve psikolojik boyutunu okur. Rahman'ın kulları, geceleri secde ve kıyamla ibadet etmelerine rağmen, kendilerini asla günahsız, garantilenmiş veya "kurtulmuş" bir elit sınıf olarak görmezler. Onların "Azabı bizden uzaklaştır" (isrif) şeklindeki korku dolu talepleri, kibrin bütünüyle sıfırlandığı, ibadetlerine değil sadece ve sadece Allah'ın merhametine (korumasına) güvendikleri mutlak bir varoluşsal tedirginlik ve acziyet halidir.

        Azâbe (عَذَابَ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "bir kimseyi hedefinden veya alıştığı durumdan alıkoymak, engellemek, ona acı ve sıkıntı vermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Suyun tatlı ve içimli olanına "azb" denilmesiyle etimolojik bir bağ kurarak, azabın insanın hayatındaki o tatlılığı, huzuru ve konforu söküp alan, varlığı kurutan bir eziyet olduğunu yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "azâb" kelimesini insanın fıtratına aykırı olan, tahammül edilemez, bedeni ve ruhu kuşatan sürekli yıkım olarak tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan eskatolojik (ahirete dair) "azap" kavramını inceler. İnananların yeryüzünde Rahman'ın kulu olarak tevazu içinde yaşamalarının (Furkan 63) temel motivasyonlarından biri, ilahi adaletin tecelli edeceği güne dair taşıdıkları bu derin "azap" bilincidir. Azap, sadece fiziksel bir acı değil, Yaratıcı'nın rahmetinden mutlak anlamda mahrum kalma dehşetidir.

        Cehenneme (جَهَنَّمَ)

        El-Cevâlîkî, bu kelimenin saf Arapça olmadığını, muhtemelen İbranice veya Farsça kökenli olup Arap diline (muarreb olarak) geçtiğini ve en derin ateş çukuru anlamına geldiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenini detaylıca inceler. İbranicedeki "Gê-Hinnôm" (Hinnom Vadisi) tamlamasının, Süryanice "Gēhannâ" üzerinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Kudüs'ün güneyinde yer alan ve tarihsel olarak çocuk kurban edilen, sürekli ateşlerin yandığı bu lanetli ve korkunç vadi; Geç Antik Çağ'da Yahudi ve Hıristiyan eskatolojisinde günahkarların atılacağı nihai, kozmik ateş çukurunun (Cehennem'in) evrensel özel adı haline gelmiştir. Kur'an, bu köklü teolojik terimi alarak eskatolojik dehşetin merkezine yerleştirir.

        Theodor Nöldeke, "Cehennem" kelimesinin Arapçanın fonetik yapısına (cim ve ha harflerinin kullanımıyla) nasıl kusursuzca uyarlandığını inceler. Kelimenin kökeni yabancı olsa da, Kur'an'ın bu terimi Mekke toplumunun zihnine yerleştirirken ona kazandırdığı o alevli, derin ve yutucu ses imgesi, kelimeyi tamamen Kur'ani bir azap mekanına dönüştürmüştür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette yarattığı psikolojik sarsıntıyı analiz eder. Cehennem, Rahman'ın kulları için soyut bir mitoloji veya uzak bir ihtimal değil; sıcaklığını enselerinde hissettikleri, kendilerinden uzaklaştırılması için geceleri gözyaşı dökerek (isrif) dua ettikleri somut, diri ve korkunç bir ontolojik çukurdur.

        Ğarâmâ (غَرَامًا)

        İbn Fâris, "ğ-r-m" kökünün sözlükte "bir şeye şiddetle tutunmak, ayrılmamak, boyna binen ağır borç ve bedel" anlamlarına geldiğini belirtir. Alacaklının borçlunun yakasına yapışıp onu asla bırakmamasına "ğarîm", kişinin yakasını bir türlü bırakmayan aşka veya saplantıya da "ğarâm" denildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğarâm" kavramının, insana musallat olan, onu her yönden kuşatan, peşini asla bırakmayan ve kurtuluşu mümkün olmayan kalıcı ve yapışkan bir felaket olduğunu açıklar. Cehennem azabının "ğarâm" olması, onun geçici bir ceza veya anlık bir acı değil; suçluya bir alacaklı gibi kenetlenen, onun etinden ve ruhundan asla ayrılmayan mutlak ve ebedi bir azap olmasındandır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ğarâmâ" kelimesinin barındırdığı retorik (beyânî) dehşeti analiz eder. Azabın sadece yakıcı veya şiddetli olarak değil de "ğarâm" (yakanı asla bırakmayan, yapışıp kalan) sıfatıyla nitelenmesi, eziyetin psikolojik boyutunu zirveye taşır. Dünyadaki her acı bir gün biter veya hafifler; ancak Cehennemin azabı, kurbanını derisi gibi saran, ondan bir saniye bile ayrılmayan (ğarâm olan) kahredici bir sürekliliktir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki bu vurucu kelimeyi ontolojik bir çöküş bağlamında okur. "Muhakkak ki onun azabı yakanı bırakmayan sürekli bir acıdır" (inne azâbehâ kâne ğarâmâ) ifadesi, Rahman'ın kullarının ibadetlerindeki o kesintisiz derinliğin ve yeryüzündeki (hevnen) tevazularının kaynağını açıklar. Onlar, kibirle işlenen günahların ahirette insanın yakasına yapışan ve asla ödenemeyecek kozmik bir "borca" (ğarâm'a) dönüşeceğini bildikleri için, bu ağır bedelden korunmak adına mutlak bir teslimiyetle Yaratıcılarına sığınırlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X