وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 63. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: selam, furkan suresi 63. ayet, rahman'ın kulları, tevazu, furkan suresi, furkan 63, rahman, ibadet, arz, rahmet
-
“Rahmân’ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, câhiller onlara laf attığı zaman, ‘selâm’ deyip geçen kullardır.”
Rahmân’ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen. Aziz ve Celîl olan Allah kullarından ihlas sahibi has kullarını yeryüzünde vakarla yürümekle nitelendirdi. Aslında bütün insanlar Rahmân’ın kullarıdır. Hal böyle iken O, burada içlerinden arı duru olanları, ihlas ve takvâ sahibi bulunanları belirtmiştir. Yeryüzünde vakarla yürüyen. Bazıları dediler ki: Taşkınlık ve şımarıklık yapmadan hilim ile ve takvâ üzere. Bazıları da “Hevnen” (هَوْنًا) böbürlenerek, kibirlenerek ve şımarıklıkla değil, tevazu ile, diye açıklamışlardır. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: “Sözü edilenler müminlerdir, onlar alçak gönüllülük içinde bir topluluktur, onların kulakları, gözleri ve organları öyle bir tevazu içindedir ki dışarıdan gören cahil biri onları hasta sanır. Allah’a yeminle belirteyim ki o insanlarda hastalık namına bir şey yoktur, aksine onlar kalpleri en sağlıklı ve en doğru insanlardır. Ne var ki onların içine başkalarına girmeyen öyle bir korku girmiştir (ki, bundan dolayı görenler onları kendinde değil sanırlar)”. Bazı haberlerde merfû olarak Hz. Peygamber’den (s.a.) şöyle bir hadis gelmiştir: “Müminler oldukça mütevazı ve yumuşak huyludurlar (heyyin- leyyin). Burnunda yuları olan deve gibi: yedildi mi gider, çöktürüldü mü kaya üzerine bile olsa çöker”. Bunun aslı şudur; Onlar hiçbir kimseye eza vermeden yahut kendilerinden başkalarına herhangi bir zararları dokunmadan gayet tevazu İçinde yürürler. En doğrusunu Aİlah bilir.
Cahiller onlara laf attığı zaman, “selâm” deyip geçen kullardır. Bazıları bunu şöyle açıkladılar; Cahiller onlara cahillik ettiklerinde, beyinsizler onlara aşağılık davranışlarda bulunduklarında o cahil ve ayak takımı beyinsizlere cahillik edip de uymazlar, aksine onlara “selâm” deyip geçerler. Bazıları da şöyle dediler: Küfür ve incitici sözler işittiklerinde “selâm” deyip geçerler, yani sözde doğruluk ve dürüstlük ve yerinde (mâruf) bir tepki gösterirler. Onların beyinsizliklerine, cahilliklerine uymazlar, onlardan yüz çevirirler, seviyelerine inip de onlara söz yetiştirmeye kalkışmazlar. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi; “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve ‘Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size; esen kalın; bizim cahillerle işimiz yok’ derler”. Allah Teâlâ onların cahillerle, beyinsizlerle nasıl muhatap olduklarını, onlara nasıl güzel muamele ettiklerini ve şefkatle yaklaştıklarını bildirdi. Aynı şekilde hayır ehli ve akıl sahipleri ile de nasıl bir muamele içinde olduklarını, onlarla birlikteliklerini nasıl sürdürdüklerini haber verdi. İşte bu onların yaratılmışlara karşı Allah’ın burada nitelediği şekildeki davranışlarıdır. Sonra bu kez onların Allah için yaptıklarını ve yönelişlerini bildirdi ve şöyle buyurdu: 64. ayet.
Yorumu Yorumla
-
İbâdu (عِبَادُ)
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, zillet (alçakgönüllülük) ve mutlak teslimiyet" anlamlarına geldiğini belirtir. Düzlenmiş, ayak basıla basıla yumuşamış yola da "tarîk-i mu'abbad" denildiğini hatırlatarak; ibadetin, insanın kendi kibrini ayaklar altına alıp mutlak otorite karşısında kendini bütünüyle sıfırlaması olduğunu yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" kelimesinin "abd" (kul/köle) kelimesinin çoğulu olduğunu, ancak Kur'an'da ince bir anlamsal ayrıma tabi tutulduğunu açıklar. Zorunlu olarak (ontolojik manada) Allah'ın kulu olan sıradan insanlar veya köleler için genellikle "abîd" çoğulu kullanılırken; kendi özgür iradeleriyle, sevgi ve bilinçle Allah'a yönelen, ahlaki bir tercih olarak kulluğu seçen seçkin insanlar için "ibâd" kelimesi kullanılır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "abd" (kul) mefhumunu Câhiliye asabiyesi (kabile kibri) üzerinden okur. İslam öncesi bedevi ahlakında en yüce değer, hiç kimseye boyun eğmemek, mutlak bağımsızlık ve kibirli bir özgüvendir. Kur'an, ideal insan modelini "ibâd" (boyun eğenler/kullar) kelimesiyle tanımlayarak, bu paganist kibri yerle bir eder. Ancak bu kulluk, bir tirana duyulan aşağılayıcı bir kölelik değil, insanı dünyevi tüm sahte otoritelerden (putlardan ve tiranlardan) özgürleştiren teolojik bir zirvedir.
Er-Rahmâni (الرَّحْمَٰنِ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde "incelik, şefkat, acıma ve koruma hissi" bulunduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, "Rahmân" isminin etimolojik kökenini inceler. Bu ismin Güney Arabistan (Yemen) yazıtlarında monoteist bir uluhiyet sıfatı olarak var olduğunu, ancak Kuzey Arabistan (Mekke) paganizmine yabancı olduğunu kaydeder. Kur'an'ın bu ismi merkeze alması, evreni yöneten mutlak gücün kör bir kader (dehr) değil, bilinçli bir merhamet kaynağı olduğunun ilanıdır.
Dücane Cündioğlu, "İbâdur-Rahmân" (Rahman'ın kulları) tamlamasındaki felsefi ve psikolojik estetiği analiz eder. Kur'an, ideal inananları "İbâdul-Cebbâr" (Zorbanın kulları) veya "İbâdul-Kahhâr" (Kahredicinin kulları) gibi korku ve dehşet uyandıran isimlere nispet etmez. "Rahmân" ismine nispet edilen bir kulluk, efendi-köle ilişkisinin salt korkuya ve şiddete değil; sonsuz bir şefkate, sevgiye ve merhamete dayandığını gösteren muazzam bir ontolojik tasvirdir. İnsan, merhamet edene kul oldukça yücelir.
Yemşûne (يَمْشُونَ)
İbn Fâris, "m-ş-y" kökünün sözlükte "hareket etmek, yürümek ve bir yerden bir yere ayak basarak gitmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "meşy" (yürüme) eyleminin sadece fiziksel bir yer değiştirme olmadığını, aynı zamanda insanın yeryüzündeki genel gidişatını, ahlaki tutumunu, hayat tarzını ve toplum içindeki duruşunu (sîretini) temsil eden genel bir metafor olduğunu açıklar.
Alel-Ardı (عَلَى الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün "aşağıda olan, zelil olan ve ayak basılan zemin" anlamlarına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın "yeryüzündeki" (alel-ardı) yürüyüşünün teolojik boyutunu inceler. Yeryüzü, insanın topraktan yaratıldığı gerçeğini (acziyetini) ve ona halife kılındığı sorumluluk alanını temsil eder. İnsanın yeryüzüyle kurduğu fiziksel temas (yürüyüş biçimi), aslında onun kendi varoluşsal gerçekliğiyle ve Yaratıcısıyla kurduğu ilişkinin en somut dışavurumudur.
Hevnen (هَوْنًا)
İbn Fâris, "h-v-n" kökünün sözlükte "kolaylık, hafiflik, sükûnet, ağırbaşlılık ve zorluğun/sertliğin zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hevn" kavramının insanın karakterindeki ve adımlarındaki vakar, sükûnet ve tevazu olduğunu açıklar. Rahman'ın kullarının yeryüzünde "hevnen" (usulca/tevazuyla) yürümeleri; onların omuzları düşük, ezik veya hastalıklı bir şekilde yürümeleri demek değildir. Bu yürüyüş, içsel bir barışın, kibrin ve gösterişin tamamen terk edildiği, toprağı incitmeyen estetik ve ahlaki bir dengenin (vakarın) bedene yansımasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi Mekke aristokrasisinin sosyolojik yapısı üzerinden analiz eder. Câhiliye dönemi kabile reisleri ve zenginleri, güçlerini ve statülerini göstermek için yeryüzünde böbürlenerek, adımlarını sertçe yere vurarak ve etraflarına korku saçarak yürürlerdi (istikbâr). Kur'an, "hevnen" (sakince ve kibirsizce) yürüme eylemini Rahman'ın kullarının ilk ahlaki vasfı olarak sayarak; inananların yeryüzündeki bu zalim, hiyerarşik ve gösterişçi pagan yürüyüşüne karşı ontolojik bir direniş ve sivil bir duruş sergilediklerini belirtir.
Hâtabehum (خَاطَبَهُمُ)
İbn Fâris, "h-t-b" kökünün sözlükte "yüz yüze konuşmak, sözü doğrudan karşıdakine yöneltmek, hitap etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hitâb" kavramının sadece sıradan bir söz söylemek değil, karşılıklı bir diyaloğa girmek, muhatabı hedef alarak ona bilinçli bir mesaj/söz iletmek olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımıyla, bu hitap genellikle kışkırtıcı, sataşma amacı taşıyan ve inananları kendi ahlaki seviyelerine çekmeye çalışan tahrik edici bir sözlü saldırıyı ifade eder.
El-Câhilûne (الْجَاهِلُونَ)
İbn Fâris, "c-h-l" kökünün sözlükte "bilmemek, ilmin zıddı olmak" anlamına geldiği gibi, aklın ve dengenin (hilmin) zıddı olan "fevrilik, saldırganlık, kendini kaybetmek, öfkeyle hareket etmek ve aptalca davranmak" manalarına da geldiğini yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "cehl" mefhumunun üç aşaması olduğunu açıklar: Gerçeği hiç bilmemek, gerçeğin tam tersine inanmak ve gerçeği bildiği halde onun zıddına eylemde bulunmak. Ayetteki "cahiller", sadece bilgisiz olanlar değil; ahlaki bir sapkınlık, kibir ve fevrilik içinde inananlara kasten saldıran, onları tahrik eden kimselerdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "cehl" kavramına yüklediği anlamı Câhiliye arap ahlakı bağlamında inceler. Cehl, salt entelektüel bir bilgisizlik (ignorance) değildir; o, insanın kendi hevasına kapılarak barbarca, kontrolsüz, kaba ve küstahça (hot-bloodedness) davranmasıdır. "Câhilûne" kelimesi, aklıselimden uzak, her an kavga çıkarmaya hazır o tahammülsüz pagan prototipini tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ayetteki sosyolojik karşılığını analiz eder. Rahman'ın kullarına laf atan bu "cahiller", dönemin sokak kabadayıları veya Mekke'nin şımarık elitleridir. Onların amacı diyalog kurmak değil, inananları tahrik edip kendi o bayağı, gürültülü ve çatışmacı zeminlerine çekerek onları itibarsızlaştırmaktır.
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesli olarak bir söz söylemek, ifade etmek ve bir fikri beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının dilden dökülen sıradan bir sesten ziyade, arkasında kesin bir irade, ahlaki bir duruş ve karar barındıran düşünsel bir eylem olduğunu açıklar. "Kâlû" (Dediler) fiili, Rahman'ın kullarının cahillerin kışkırtmaları karşısında pasif bir sessizliğe bürünmediklerini, aksine kendi ahlaki duruşlarını net ve asil bir söylemle dışa vurduklarını gösterir.
Selâmâ (سَلَامًا)
İbn Fâris, "s-l-m" kökünün sözlükte "her türlü eksiklikten, ayıptan, hastalıktan, korkudan ve tehlikeden uzak olmak, barış, güvenlik ve teslimiyet" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "selâm" mefhumunun, insanın çatışmadan, zarardan ve ahlaki bir düşüşten kendini koruyarak mutlak bir esenliğe ve barışa sığınması olduğunu açıklar. Cahillerin sataşmasına "selâm" (barış/esenlik) ile karşılık vermek, onlara iyi dileklerde bulunmaktan ziyade; "Bizden size zarar gelmez, sizden de bize bulaşmamasını dileriz" diyerek o çirkin diyaloğu zarifçe sonlandırma (selametle ayrılma) taktiğidir.
Angelika Neuwirth, bu kelimenin Geç Antik Çağ kabile kültüründeki retorik (söylemsel) devrimini inceler. Arap kabile geleneğinde bir kışkırtmaya veya hakarete sessiz kalmak ya da barışçıl yanıt vermek, zayıflık ve onursuzluk sayılırdı; misliyle (hatta daha ağırıyla) karşılık vermek gerekirdi. Rahman'ın kullarının hakarete "Selâm" diyerek karşılık vermesi, bu kan davası ve karşılıklı atışma (hiciv) retoriğini bütünüyle reddeden, pasifist (barışçıl) ve eskatolojik motivasyonlu yeni bir sivil söylem inşasıdır. Onlar, paganların kuralını koyduğu oyunu oynamayı reddederler.
Dücane Cündioğlu, "selâm" ifadesini felsefi bir sınır (ontolojik bir güvenlik duvarı) olarak okur. Selam, burada sıradan bir merhabalaşma değil; inanan aklın, kendi yüksek ahlaki ve zihinsel bütünlüğünü, cahillerin yarattığı o kaotik ve kirli gürültüden korumak için çektiği bir settir. Cahilin seviyesine inmemek, kendi vakarına (hevnen yürüyüşüne) ihanet etmemek için iletişimi "barış/selamet" diyerek kesmek, aslında muazzam bir içsel saygının ve asil bir umursamazlığın dışavurumudur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla