Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 61. Ayet

    تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُن۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tebârake-lleżî ce’ale fî-ssemâ-i burûcen vece’ale fîhâ sirâcen vekameran munîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gökte yıldız kümeleri oluşturan, yine orada bir ışık kaynağı ve aydınlatan bir ay yaratan (Allah) mübarektir, cömerttir.”

      Gökte yıldız kümeleri oluşturan... (Allah) mübarektir, cömerttir. Daha önce de bazıları şöyle demişlerdir: O, “Berekettendir (الْبَرَكَة). Bazıları ise onun “et-Teâlî” (التَّعَالِي), yani yüce olmak anlamından geldiğini söylemişlerdir. Gökte yıldız kümeleri oluşturan, yine orada bir ışık kaynağı ve aydınlatan bir ay yaratan (Allah) mübarektir, cömerttir. Bu beyan onların (bir önceki beyanda geçen) “Rahmân nedir?” sorularına cevap olmak üzere gelmiştir. Aynı şekilde şu âyet de öyledir: 62. ayet.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tebârake (تَبَارَكَ)

        İbn Fâris, "b-r-k" kökünün temelinde "devenin çöküp göğsünü yere vurması, bir yerde sabit kalması ve suyun biriktiği yer (birket)" anlamlarının bulunduğunu belirtir. İlahi hayrın, nimetin ve kutsiyetin bir yerde kesintisiz, kalıcı ve çoğalarak devam etmesine bu eylemden hareketle "bereket" denildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "bereket" kavramının ilahi hayrın bir şeyde gözle görülmeyen mutlak bir artışla bulunması olduğunu açıklar. "Tebârake" kalıbı (tefâul vezni) sadece Allah için kullanılır. Bu fiil, O'nun zatından fışkıran ve evreni kuşatan o aşkın bereketin, yüceliğin ve azametin geçici olmadığını, mutlak ve sonsuz bir kaynağa dayandığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, kutsalın (numinous) tecrübesi bağlamında bu kelimeyi analiz eder. Tanrı'nın evrene müdahalesinin sadece yaratıp kenara çekilmek (deizm) olmadığını; aksine "Tebârake" (Yücedir/Kutludur) nidasıyla, O'nun zatından taşan feyiz ve bereketin tüm kozmosu diri tutan yegane ontolojik enerji ve ihtişam kaynağı olduğunu belirtir.

        Ce'ale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün sözlükte "yapmak, kılmak, koymak ve bir şeyi bulunduğu halden başka bir duruma dönüştürmek, ona yeni bir statü veya işlev vermek" manalarına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin evrendeki ilahi dinamizmi ve tasarımı yansıttığını belirtir. Gökyüzüne burçların ve ışık kaynaklarının "kılınması" (ce'ale), onların uzay boşluğundaki tesadüfi bir savrulma veya patlama ile değil; evrensel bir estetik, kasıtlı bir mühendislik ve şaşmaz bir hikmetle kozmik bir "işleve" (fonksiyona) atanmasını ifade eder. Varlık, mutlak iradenin onu "kıldığı" yerdedir.

        Es-Semâi (السَّمَاءِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün "yükseklik, yücelik ve yukarıda olma" manasına geldiğini, insanın başının üstünde yer alan ve onu kuşatan/gölgeleyen her şeye otonom olarak "semâ" denildiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kök yapısını inceler. Aramice "şmayyâ" ve İbranice "şâmayim" kelimeleriyle bağlantısını kurarak; kadim Ortadoğu kozmolojisinde gökyüzünün sadece boş bir uzay/alan değil, ilahi sanatın sergilendiği devasa ve kutsal bir kubbe (galeri) olduğunu kaydeder.

        Burûcen (بُرُوجًا)

        İbn Fâris, "b-r-c" kökünün sözlükte "ortaya çıkmak, belirgin olmak, yükselmek ve açığa çıkmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Göze çarpan yüksek binalara, sağlam kalelere veya saraylara "burc" denir. (Kadının güzelliğini dışarı vurmasına da "teberruc" denmesi bu köktendir).

        Râgıb el-İsfahânî, gökyüzündeki devasa yıldız kümelerine (takımyıldızlara) ve gezegenlerin yörüngelerindeki o muazzam duraklara, tıpkı yeryüzündeki görkemli ve yüksek kalelere/saraylara benzetildikleri için "burûc" dendiğini açıklar.

        Angelika Neuwirth, ayetteki bu kelimenin Geç Antik Çağ astronomisi ve teolojisindeki yankısını inceler. Pagan kültüründe ve astrolojide yıldız kümeleri (burçlar), insanın kaderini belirleyen aktif güçler veya tapınılan tanrısal figürler olarak görülürken; Kur'an bu kelimeyi kullanarak onları Allah'ın gökyüzü tavanına "inşa ettiği" (ce'ale) sıradan fakat görkemli fiziksel kalelere (burûc) indirger. Bu hamle, putperest aklın astrolojik mitolojisini yıkan ontolojik bir düzeltmedir.

        Sirâcen (سِرَاجًا)

        İbn Fâris, "s-r-c" kökünün sözlükte "ışık saçmak, parlamak, aydınlatmak ve lamba/kandil" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sirâc" kelimesinin karanlığı yırtan, bizzat kendi içinden yanarak etrafına hem kuvvetli bir ışık hem de ısı yayan kandil olduğunu açıklar. Ayette Güneş'in doğrudan kendi astronomik adıyla (şems) değil de "sirâc" (lamba) metaforuyla anılması, onun evreni aydınlatmak ve ısıtmak için Yaratıcı tarafından gökyüzü tavanına asılmış kozmik bir "soba/lamba" işlevi gördüğünü vurgular.

        Dücane Cündioğlu, Güneş'in "sirâc" (kandil) olarak nitelenmesini teolojik bir küçültme (tevazu) eylemi olarak okur. Müşriklerin ve kadim medeniyetlerin en büyük, dokunulmaz ve yüce tanrısı olan o devasa ateş topu (Güneş); Kur'an'ın dilinde basit, hizmetkar ve Rabb'in elinde tuttuğu küçük bir "kandile" dönüştürülerek şirk aklının güneşe atfettiği o mutlak uluhiyet sıfırlanır.

        Kameran (وَقَمَرًا)

        İbn Fâris, "k-m-r" kökünün sözlükte "rengin beyazlığa çalması, aydınlık ve gecenin karanlığını bozan beyaz ışık" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kamer" kelimesinin, ayın sadece hilal (ilk günleri) formunu değil, özellikle gökyüzünü aydınlattığı dolunay halini veya ışık saçtığı parlak evrelerini tanımladığını kaydeder. Güneş'in yakıcı ve yorucu ışığına (sirâc) karşılık, Ay'ın gecenin sükunetini bozmayan, göze hitap eden o estetik ve gümüşi ışığına işaret eder.

        Munîrâ (مُنِيرًا)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün "ateş, aydınlık, ışık saçmak ve eşyanın hakikatini görünür kılmak" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "nûr" kelimesinin (munîr ism-i fâilinin kökü), bizzat kendinden ısı ve ateş üreten (ziyâ/sirâc) kaynaklardan farklı olarak; ısıtmayan, yakmayan, sadece karanlığı aydınlatan ve gözü yormayan "saf ışık" olduğunu açıklar. Kamer'in (Ay'ın) "munîr" (nur saçan/aydınlatıcı) sıfatıyla anılması, onun güneş gibi yakıcı bir ateş kaynağı olmadığını, o ateşi alıp serinletici bir nura dönüştüren kozmik bir yansıtıcı olduğunu ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki astronomik ve beyânî (edebi) inceliği analiz eder. Kur'an, Güneş için ısı ve kendi içinden yanan ışık üreten "sirâc" (kandil) kelimesini seçerken; Ay için ısı barındırmayan, sadece aydınlık yayan "munîr" (nurlandırıcı/yansıtıcı) kelimesini seçer. Bu muazzam sözcük tercihi (i'caz), yedinci yüzyıl çölünde bu iki gök cisminin yapısal ve fiziksel farkını, kelimelerin anlamsal köklerine gizlenmiş kusursuz bir bilimsel/teolojik estetikle birbirinden kesin hatlarla ayırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X