اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 59. Ayet
Daralt
X
-
“Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden O’dur. O Rahmândır. O’nu bilen birine (yine kendisine) sor.”
Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları yaratan... Bunu daha önce belirtmiştik.
O’nu bilen birine sor. Birtakım yorumcular şöyle bir açıklama yaptı: Yani Muhammede sorulan şey için onu Allaha sor! Şöyle ki: Bazı Mekkeli kâfirler şöyle dedi: “Yâ Muhammedi! Eğer sen şiir öğretiyorsan biz de seninle varız?” Hz. Peygamber onlara: “Peki, bu şiir mi? Bu ancak Rahmânın kelâmıdır” dedi. Onlar, “Evet, Allaha yemin olsun ki o Yemâme’deki Rahmân ın kelâmıdır, sana o öğretmektedir”, dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): “Rahmân, gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları yaratan Allah’tır. Bu bana O’nun katından gelmektedir”, dedi. Onlar ise “Allah’ın bir olduğunu zannediyor, ondan sonra da ‘Bana Allah öğretiyor, Rahmân öğretiyor’ diyor. Siz bu ikisinin iki ayrı ilâh olduğunu bilmez misiniz?” diye mukabele ettiler. Ya da buna benzer sözler söylediler.
Yorumu Yorumla
-
Haleka (خَلَقَ)
İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte "bir şeyi belli bir ölçüye, mizana ve nizama göre takdir etmek, pürüzsüzleştirmek ve yoktan var etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Derinin ölçülüp biçilerek dikilmeye hazır hale getirilmesi eylemini de bu kökle açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin, bir nesneyi daha önce var olmayan kusursuz bir form, denge ve plan (takdir) ile icat etmek olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kök yapısını inceler. İbranicedeki "hâlak" (bölmek, paylaştırmak) ve Süryanicedeki "hlak" kelimeleriyle bağlantısını tartışarak; İslam'ın "halk" mefhumunu mutlak yokluktan var etme (ex nihilo) ve önceden belirlenmiş bir amaca göre kusursuzca biçimlendirme eylemi olarak evrenselleştirdiğini kaydeder.
Es-Semâvâti vel Arda (السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün "yükseklik ve yukarıda olma", "e-r-d" kökünün ise "aşağıda olan ve ayak basılan zemin" anlamlarına geldiğini belirtir.
Angelika Neuwirth, gökler ve yer (es-semâvât ve'l-ard) ikileminin Geç Antik Çağ kozmolojisinde sadece iki fiziksel mekanı değil, merizm (zıtlıklar üzerinden bütünü ifade etme sanatı) yoluyla yaratılmış tüm makrokozmosu, yani evrenin tamamını anlatan en kapsamlı ontolojik formül olduğunu analiz eder.
Ve Mâ Beynehumâ (وَمَا بَيْنَهُمَا)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün "iki şey arasındaki ayrılık, mesafe veya iki şeyi birbirine bağlayan aralık" manalarına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın uzam (mekan) felsefesinde "ikisinin arası" (beynehumâ) ifadesinin derinliğini inceler. Gökler ve yer arasındaki o devasa boşluğun, pagan aklındaki gibi kaotik bir "hiçlik" (vakum) olmadığını; aksine bulutların, rüzgarların, görünmez güçlerin ve muazzam bir ilahi nizamın hüküm sürdüğü son derece aktif, canlı ve ontolojik olarak "dolu" bir eylem sahası olduğunu belirtir.
Fî Sitteti Eyyâmin (فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "gündüz, belirli bir zaman dilimi ve bir hadisenin gerçekleştiği vakit" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin güneşin doğuşundan batışına kadar geçen 24 saatlik süre (gün) anlamına geldiği gibi, Kur'an dilinde başlangıcı ve sonu olan devasa bir "çağ, evre, kozmik dönem" anlamına da geldiğini açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde yaratılışın "altı günde/evrede" (sitteti eyyâm) tamamlanması mefhumunu teolojik olarak inceler. Allah'ın evreni tek bir "Kün" (Ol) emriyle anında yaratmaya gücü yettiği halde, onu altı kozmik evreye yaymasının; Sünnetullah'ın (ilahi yasanın) evrende tedriciliği (aşamalı gelişimi), sebep-sonuç ilişkisini ve muazzam bir hikmeti temel aldığını gösteren ontolojik bir mesaj olduğunu kaydeder.
Sümme (ثُمَّ)
İbn Fâris, bu kelimenin sözlükte bir eylemin diğerinin hemen ardından değil, araya belirli bir zaman dilimi veya bir süreç girdikten sonra gerçekleştiğini bildiren bir atıf (bağlaç) edatı olduğunu belirtir. Yaratılışın tamamlanması ile arşa istiva edilmesi arasındaki o azametli ontolojik ardışıklığı ifade eder.
İstevâ (اسْتَوَىٰ)
İbn Fâris, "s-v-y" kökünün "doğrulmak, dengede olmak, bir şeye yönelmek, mutlak hakimiyet kurmak ve bir şeyi kusursuz hale getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istivâ" eyleminin bir cisme veya mekana fiziksel olarak oturmak/yerleşmek olmadığını; mülk, kudret ve otorite üzerinde tam bir dengeyle tasarruf sahibi olmak (istîla/hükümranlık) manasına geldiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı müteşabih (sembolik) dili analiz eder. "İstivâ" eylemi, bir kralın devleti kurduktan sonra tahtına (arşına) oturup mutlak yönetimi eline almasını anlatan antropomorfik (insan biçimci) bir istiaredir. Evrenin yaratılış evreleri (altı gün) tamamlandıktan sonra Allah'ın arşa istivası; evrenin kendi başına bırakılmış mekanik bir saat olmadığını, Yaratıcı'nın evrenin yönetimini (rububiyetini) kudretiyle anbean elinde tuttuğunu gösteren azametli bir teolojik tasvirdir.
Alel-Arşi (عَلَى الْعَرْشِ)
İbn Fâris, "a-r-ş" kökünün sözlükte "çatı, tavan, yüksek mekan, gölgelik ve hükümdar tahtı" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanı ayakta tutan güce ve itibara da bu kökten hareketle "arş" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "arş" kavramının, ilahi kudretin, evrensel nizamın ve mutlak hükümranlığın sembolik merkezi olduğunu açıklar.
Dücane Cündioğlu, "arş" mefhumunu felsefi bir uzam bağlamında okur. Tanrı'nın fiziksel bir mekana veya tahta ihtiyacı yoktur. Kur'an'ın "arş" kavramı, varlık hiyerarşisinin (ontolojik piramidin) en tepe noktasını, bütün makrokozmosu kuşatan o mutlak ve aşkın "yönetim merkezini" temsil eder. İstivâ ve arş, sınırlı insan aklına Allah'ın evren üzerindeki mutlak hakimiyetini kavratmak için seçilmiş en görkemli beyânî metaforlardır.
Er-Rahmânu (الرَّحْمَٰنُ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde "incelik, şefkat, acıma ve koruma hissi" bulunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın uluhiyet (tanrı) tasavvurunda "Rahmân" isminin oynadığı devrimci rolü analiz eder. Ayetin akışında evreni yaratan ve mutlak iktidar tahtına (arşa) oturan güç tasvir edilirken; bu gücün adının "El-Kahhâr" veya "El-Cebbâr" değil de doğrudan "Er-Rahmân" olarak zikredilmesi muazzam bir teolojik vurgudur. Bu durum, arşta oturan o mutlak ve ezici otoritenin, despotik, kaprisli veya intikamcı bir tiran olmadığını; aksine evreni var eden ve yöneten en temel ilkenin (ontolojik yasanın) "Merhamet" olduğunu ilan eder. Rahman ismi burada sıfat değil, o mutlak gücün (Allah'ın) en belirgin özel ismidir (proper noun).
Arthur Jeffery, kelimenin epigrafik kökenlerini inceler. Güney Arabistan (Yemen) yazıtlarında (Saba ve Himyer metinlerinde) ve Aramice/Süryanice gelenekte "Rahmânân/Rahmânâ" isminin tek ve merhametli Tanrı'yı nitelemek için kadim bir kullanım olduğunu belirterek; Kur'an'ın bu köklü kelimeyi İslam'ın teolojik merkezine yerleştirdiğini kaydeder.
Fes'el (فَاسْأَلْ)
İbn Fâris, "s-e-l" kökünün sözlükte "istemek, talep etmek, soru sormak ve bir konunun içyüzünü araştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "süâl" kavramının bilgi eksikliğini gidermek, hakikati kavramak veya cehaletten kurtulmak için yöneltilen akli ve sözlü talep olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Öyleyse sor" (Fes'el) emrinin epistemolojik bir yönlendirme olduğunu inceler. Kur'an, evrenin yaratılışındaki ve ilahi merhametteki (Rahmân) o muazzam sırların yüzeysel bir bakışla anlaşılamayacağını belirtir. Aklı, sadece pasif bir kabullenmeye değil; evrenin kodlarını ve Yaratıcı'nın sıfatlarını "soruşturmaya, araştırmaya ve hakikatin peşine düşmeye" (süâl etmeye) çağırır.
Bihî (بِهِ)
İbn Fâris, "bâ" edatı (ile/hakkında) ve "hâ" (o) zamirinden oluşan bu ifadenin, sorunun yöneltileceği asıl özneyi veya konuyu işaret ettiğini belirtir. "O'nun hakkında, O'na dair" manasını taşır.
Habîrâ (خَبِيرًا)
İbn Fâris, "h-b-r" kökünün sözlükte "bir şeyin içyüzünü, gizli tarafını, derinliğini ve özünü eksiksiz bilmek, tecrübe etmek" anlamlarına geldiğini yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "Habîr" sıfatının, sadece olayların dış yüzeyini (zahirini) değil, o olayların perde arkasındaki mahiyetini ve gözle görülmeyen en ince sırlarını eksiksiz bilen kişi (veya mutlak manada Allah) için kullanıldığını açıklar.
Dücane Cündioğlu, ayetin bu kelimeyle oluşturduğu teolojik ve bilgi felsefesi (epistemoloji) kurgusunu analiz eder. "Bunu O her şeyden haberdar olana (Habîr'e) sor" şeklindeki kapanış, hakikatin yegane kaynağını işaret eder. Göklerin yaratılışı, arşın mahiyeti ve Rahman'ın şefkati gibi aklı aşan metafizik konular; kâhinlerin mitolojilerinden, filozofların kıyaslarından veya müşriklerin zanlarından öğrenilemez. Bu devasa ontolojik sırlar, ancak ve ancak o sistemi bizzat kuran, her zerresinden haberdar olan ve mutlak bilgiye sahip olan Yaratıcı'nın (Habîr olan Allah'ın) vahyinden öğrenilebilir. Bilen, yaratanın ta kendisidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla