Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 58. Ayet

    وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراًۚۛ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vetevekkel ‘alâ-lhayyi-lleżî lâ yemûtu vesebbih bihamdih(i)(c) vekefâ bihi biżunûbi ‘ibâdihi ḣabîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Asla ölmeyecek olan O diri varlığa (Allah’a) dayanıp güven ve O'na hamdederek yüceliğini dile getir. Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda O kendi kendine yeterlidir."

      Asla ölmeyecek olan O diri varlığa (Allah’a) dayanıp güven. Yani Allah'a tevekkül et! Tevekkül, her işte Allaha dayanmak ve güvenmek demektir.

      O’na hamdederek yüceliğini dile getir. Yani Rabb’ini tenzih et ve Onu yapacağın övgü Ue her türlü noksanlıklardan, kusurlardan uzak kıl. Hamd ile teşbihin anlamı budur, Tefsirciler “Rabb’inin emriyle namaz kıl!” şeklinde yorumlamışlardır. Ancak isabetli yorum bizim belirttiğim izdir.

      Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda O kendi kendine yeterlidir. Yani kulların m günahlarını bilmesi bakımından O yeterlidir. Onları O'ndan daha iyi bilen kimse yoktur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tevekkel (وَتَوَكَّلْ)

        İbn Fâris, "v-k-l" kökünün sözlükte "bir işi başkasına havale etmek, ona güvenip dayanmak, sorumluluğu devretmek ve acziyeti kabul edip gücü yetene sığınmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevekkül" kavramının, insanın aklını ve iradesini kullanarak kendi üzerine düşen tüm sebepleri yerine getirdikten sonra, sürecin sonucunu ve kendi varlığının korunmasını mutlak kudret sahibine (Allah'a) bırakması olduğunu açıklar. Emir kipiyle "Tevekkül et!" (Tevekkel) şeklinde gelmesi, peygambere verilen bu görevin pasif bir bekleyiş değil; aktif tebliğin ardından kalbi her türlü endişe ve dünyevi korkudan arındırma eylemi olduğunu gösterir.

        Dücane Cündioğlu, tevekkülün felsefi ve psikolojik boyutunu analiz eder. İnsanın kendi otonomisine ve gücüne duyduğu o kibirli güveni (egosunu) askıya alıp, mutlak varlık karşısında ontolojik bir teslimiyet ilan etmesidir. Müşriklerin cansız putlara, maddi zenginliğe veya kabile asabiyesine verdikleri o sahte "vekaleti" reddedip, peygamberin şahsında inanan aklın yegane vekil olarak sadece Allah'ı tanıması, varoluşsal yalnızlığa karşı inşa edilmiş en muazzam teolojik sığınaktır.

        El-Hayyi (الْحَيِّ)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün "canlılık, dirilik, hareket ve ölümün (mevt) tam zıddı olan varoluş durumu" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Hayy" sıfatının, yaratılmışlardaki gibi kana, nefese veya besine dayalı biyolojik bir canlılık olmadığını; başlangıcı ve sonu olmayan, varlığı kendinden (zâtî) ve bütün hayatların mutlak kaynağı olan eksiksiz bir dirilik olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal evreninde "El-Hayy" isminin Câhiliye epistemolojisini nasıl yıktığını inceler. Müşriklerin sığındıkları ve tevekkül ettikleri tanrılar, hiçbir iradesi ve şuuru olmayan cansız taşlar/nesnelerdi (cemâdât). Kur'an, tevekkülün adresini "El-Hayy" (Mutlak Diri) olarak belirleyerek; evrenin kör, statik ve sağır bir mekanizma olmadığını, her an aktif, bilinçli ve müdahil bir İrade tarafından yönetildiğini ilan edip pagan aklının temelini çökertir.

        Lâ Yemûtu (لَا يَمُوتُ)

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün "hayatın, gücün, sıcaklığın ve hareketin varlıktan tamamen çekilip gitmesi" anlamına geldiğini yazar. "Hayy" (diri) kavramının mutlak karşıtıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, tevekkülün psikolojik ve ontolojik zeminini bu ifade üzerinden analiz eder. İnsanların dünyada güvendikleri krallar, ordular, kabile reisleri veya kendi bedenleri eninde sonunda yok olmaya, çürümeye (mevt) mahkumdur. Ölümlü olana dayananın güveni de onunla birlikte mezara girer ve yıkılır. Ayette "Ölmeyen/Ölümsüz" (lâ yemûtu) vurgusunun hemen "Hayy" isminin peşine bir tekit (pekiştirme) olarak getirilmesi; insanın sadece ölümsüz olana dayandığında sarsılmaz bir sükunet ve emniyet (sekinet) bulacağının rasyonel ve teolojik ilanıdır.

        Sebbih (وَسَبِّحْ)

        İbn Fâris, "s-b-h" kökünün sözlükte "suda hızla yüzmek, bir amaca doğru hızla akıp gitmek ve uzaklaşmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kökten türeyen tesbih eyleminin, Allah'ı O'nun şanına yakışmayan her türlü noksanlıktan hızla tenzih etmek (uzaklaştırmak) manasını taşıdığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" kavramının, Yaratıcı'yı acziyet, zulüm, ölüm, şirk ve yorgunluk gibi yaratılmışlara ait tüm eksikliklerden arındırarak; sözlü, zihinsel ve fiili olarak O'nun mutlak aşkınlığını (yüceliğini) beyan etmek olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça etimolojisinin ötesinde, Sami dillerindeki köklü geçmişine işaret eder. Süryanice ve Aramice'deki "şabbah" (yüceltmek, ilahi okumak, övmek) fiiliyle doğrudan akraba olan bu kelimenin, Geç Antik Çağ'da Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hıristiyan) cemaatleri arasında da Allah'ı noksanlıklardan tenzih etmeyi anlatan evrensel, litürjik (ibadetsel) bir terim olduğunu kaydeder.

        Bi-Hamdihî (بِحَمْدِهِ)

        İbn Fâris, "h-m-d" kökünün "birini kendi iradesiyle, özgürce yaptığı güzelliklerden, iyiliklerden ve sahip olduğu üstün vasıflardan dolayı övmek, yüceltmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramının rastgele bir övgü (medh) ile sadece nimete karşılık yapılan teşekkür (şükür) arasında duran; doğrudan Allah'ın kendi zâtındaki kemalinden ve cemalinden dolayı yapılan bilinçli, mutlak ve en üstün övgü olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, "Sebbih bi-hamdihî" (Hamd ile tesbih et) formülünün Kur'an'daki teolojik ve retorik yapısını inceler. Tesbih (Allah'ı eksikliklerden uzaklaştırma) negatif bir teoloji iken; Hamd (Allah'ı kemal sıfatlarıyla övme) pozitif bir teolojidir. İkisinin tek bir emirde (bi-hamdihî) birleşmesi, ilahi tasavvuru kusursuzlaştırır. Peygamberin, müşriklerin iftiralarına ve inkarlarına karşı iç dünyasında vereceği en yetkin ahlaki ve ontolojik cevap; zihnini onlarla meşgul etmek yerine, tüm enerjisini Yaratıcı'nın mutlak mükemmelliğini (hamd ve tesbihini) hissetmeye yöneltmesidir.

        Kefâ (وَكَفَىٰ)

        İbn Fâris, "k-f-y" kökünün sözlükte "yetmek, bir ihtiyacı tam olarak ve eksiksiz karşılamak, başkasına hiçbir şekilde muhtaç bırakmamak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kifayet" kavramının, bir şeyin amaca ulaşmada hem nicelik hem de nitelik olarak tam bir yeterlilik ve koruma sağlaması olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "Kefâ bihî" (O yeter) formunda kullanılmasının peygamberin psikolojisine yönelik işlevini analiz eder. Peygamber, insanların inatçı inkarları ve bitmek bilmeyen düşmanlıkları karşısında büyük bir zihinsel yük ve üzüntü altındadır. Bu fiil, elçiye "Sen onların günahlarını dert edinme, yorulma; gözetleyici ve hesap sorucu olarak Allah'ın gücü ve ilmi her şeye yeter" şeklinde sunulan ilahi bir terapidir. Tevekkülün meyvesi, mutlak kifayet (yetme) duygusudur.

        Bi-Zünûbi (بِذُنُوبِ)

        İbn Fâris, "z-n-b" kökünün sözlükte "bir şeyin kuyruğu, arka kısmı, sonradan gelen ve peşine takılan şey" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın işlediği ağır günahlara ve cürümlere "zenb" (çoğulu zünûb) denilmesinin sebebi; bu kötülüklerin tıpkı bir kuyruk gibi kişinin peşini dünyada ve ahirette bırakmaması, onu utandırması ve kötü akıbeti beraberinde sürükleyerek getirmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kelimesinin, sıradan bir hatadan ziyade, insanın aklını ve fıtratını yaralayan, sonucu itibariyle ona kesin zarar veren (kuyruk gibi peşinden ayrılmayan) bilinçli isyan, şirk ve ahlaki çöküntü hallerini kapsadığını açıklar.

        İbâdihî (عِبَادِهِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün "boyun eğmek, itaat etmek ve mutlak teslimiyet" anlamlarına geldiğini belirtir. "İbâd" (kullar) kelimesi, bu boyun eğişin öznesi olan yaratılmışları ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın rububiyet (ilahi sahiplik) tasavvurunda "ibâd" kavramının kullanımını inceler. Kur'an, elçiyi reddeden müşrikleri ve ağır günah işleyenleri bile "O'nun kulları" (ibâdihî) şeklinde iyelik ekiyle doğrudan Allah'a nispet eder. Bu kullanım, yeryüzündeki hiçbir tiranın, günahkarın veya putperestin ilahi mülkiyetin sınırları dışına kaçamayacağını; isyan etseler dahi ontolojik olarak Allah'ın mülkü ve "kulu" olmaya mahkum olduklarını gösteren ezici bir kudret beyanıdır. Mutlak sahiplik, günahların cezasız kalmayacağının da garantisidir.

        Habîrâ (خَبِيرًا)

        İbn Fâris, "h-b-r" kökünün sözlükte "bir şeyin içyüzünü, gizli tarafını, derinliğini ve özünü eksiksiz bilmek, tecrübe etmek" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "Habîr" sıfatının, "Alîm" (bilen) sıfatından çok daha spesifik ve derinlikli bir bilgiyi ifade ettiğini açıklar. Alîm genel bir bilişi karşılarken; Habîr, olayların sadece dış yüzeyini (zahirini) değil, o olayların perde arkasındaki gizli mahiyetini, kalplerde saklanan ince niyetleri ve eylemlerin görünmez felsefesini anbean, bütün detaylarıyla bilen demektir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin sonundaki bu Esmâ-i Hüsnâ'nın (Habîr) beyânî işlevini analiz eder. Peygamberin müşriklerin eylemleri karşısında sükunetini (tevekkülünü) koruyabilmesi için, onların işledikleri günahları (zünûb) sadece genel hatlarıyla değil, o günahların işlenme psikolojisini, gizli kumpaslarını ve kalplerindeki o sinsi kibri "en ince ayrıntısına kadar deşifre eden" (Habîr) mutlak bir yargılayıcının varlığını bilmesi gerekir. Habîr isminin buradaki varlığı, adaletin milimetrik bir hassasiyetle tecelli edeceğinin ilahi mührüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X