Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 55. Ayet

    وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’uhum velâ yedurruhum(k) vekâne-lkâfiru ‘alâ rabbihi zahîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ama onlar, Allah'ı bırakıp kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ediyorlar. Zaten inkârcı kişi, Rabb’ine karşı inkârcıya arka çıkar.”

      Ama onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ediyorlar. Yani onlar ibadet ettikleri takdirde âhirette kendilerine fayda vermeyeceğini, ibadeti terkettikleri takdirde ise dünyada kendilerine zarar vermeyeceğini bildikleri Allah’tan gayrı putlara tapıyorlar. Allah, fayda ya da zarar vermeye muktedir olmadığını bildikleri putlara kulluk etmeleri, kulluk ettikleri takdirde kendilerine fayda sağlayacak, kulluğu terketmeleri halinde ise kendilerine zarar verecek olduğunu bildikleri Allaha tapınmayı terketmeleri sebebiyle onların beyinsizliklerini hatırlatıyor. Bu, şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “Onun vereceği zararı önleyebilirler mi?” Bu ve buna benzer daha pek çok İlâhî beyanda Allah, kâfirlerin putlara tapınmaları ve Allaha kulluğu terketmeleri sebebiyle onların beyinsizliklerine işarette bulunuyor.

      Zaten inkârcı kişi, Rabb’ine karşı inkârcıya arka çıkar. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Kâfir, Rabb’ine itaat edene karşı kâfirin ve onun dostunun arka çıkıcısıdır. Onlar Allah dostlarına karşı birbirlerinin yardımcısı ve destekçisi olurlar. Yoksa kâfirin bizzat Allah’a karşı arka çıkması düşünülemez, o Allah dostlarına karşı düşmanlık yapar ve kâfirlere arka çıkar. Burada Rab kelimesi belirtilmiş mecaz yoluyla bundan Rabb’in dostları kastedilmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder..”; “Akıllarınca Allah’ı aldatmaya kalkışıyorlar;” Bu ve benzeri örneklerde Allah değil O’nun dostları kastedilmektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya'budûne (وَيَعْبُدُونَ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, zillet (alçakgönüllülük) ve mutlak teslimiyet" anlamlarına geldiğini belirtir. Düzlenmiş, ayak basıla basıla yumuşamış yola da "tarîk-i mu'abbad" denildiğini hatırlatarak; ibadetin insanın kendi egosunu ve kibrini ayaklar altına alıp, mutlak otorite karşısında kendini bütünüyle sıfırlaması olduğunu yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâdet" kavramının itaatin ve sevginin ulaşılabilecek en uç, en derin noktası (gaye-i tezellül) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik kurgusundaki bu çarpıcı zıtlığı analiz eder. Önceki ayetlerde gökleri yaratan, suyu indiren, toprağı dirilten ve bir damla sıvıdan muazzam sosyal ağlara sahip bir beşer (insan) icat eden Yaratıcı'nın o ezici kudreti anlatıldıktan hemen sonra; aklın, tüm bu kozmik ihtişamı bırakıp da cansız, kör ve sağır nesnelere "boyun eğmesi" (ya'budûne), Câhiliye zihniyetinin teolojik bir şizofreni ve korkunç bir epistemolojik çöküş yaşadığının ilanıdır.

        Min Dûni (مِن دُونِ)

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün "aşağıda olmak, beri, gayrı, seviye olarak altta kalmak ve bir şeyin gerisinde durmak" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin makam, değer ve ontolojik hiyerarşi açısından asıl olandan çok daha aşağıda, değersiz ve yetersiz bir konumu nitelediğini açıklar. "Min dûnillâh" (Allah'ın berisinden/Allah'ı bırakıp da) tamlaması, müşriklerin ibadet nesnelerinin Yaratıcı ile eşit veya O'na yakın bir makamda değil; aksine varlık hiyerarşisinin en alt, en sefil ve en aciz (dûn) basamağında bulunduğunu tesciller.

        Dücane Cündioğlu, bu edatın felsefi bağlamını inceler. İnsanın Allah'ın "berisindeki/aşağısındaki" (dûn) şeylere tapınması, sadece teolojik bir hata değil, aynı zamanda insan fıtratının kendi onuruna yaptığı bir ihanettir. Zira halife olarak yaratılan ve tüm tabiatın emrine sunulduğu insan, kendisinden çok daha "aşağıda" (dûn) olan bir taşa veya egoya tapınarak bizzat kendi ontolojik makamını alçaltmaktadır.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, "mâ" edatının cansız varlıkları, niteliksiz eşyaları veya belirsiz durumları işaret etmek için kullanılan bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu gramatik tercihin barındırdığı tahkir (küçümseme) gücüne dikkat çeker. Akıl sahibi şuurlu varlıklar için kullanılan "men" (kimse/kişi) edatı yerine, cansız ve şuursuz eşyalar için kullanılan "mâ" (şey) edatının seçilmesi; müşriklerin uğruna mal ve can feda ettikleri o devasa tanrılar panteonunun, Kur'an'ın dilinde hiçbir akli meleketi olmayan, kör, sağır ve basit birer "nesne/şey" seviyesine indirgenerek paramparça edilmesidir.

        Lâ Yenfe'uhum (لَا يَنفَعُهُمْ)

        İbn Fâris, "n-f-a" kökünün sözlükte "fayda vermek, bir hayra ulaştırmak, iyilik sağlamak ve bir eksiği gidermek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "menfaat" kavramının insanın varlığını sürdürmesi, acıdan kurtulması ve kemale ermesi için muhtaç olduğu her türlü maddi ve manevi destek olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki pragmatik köklerine değinir. Kadim Ortadoğu dinlerinde tanrılarla kurulan ilişkinin temelinde daima "fayda/menfaat" (hasat, yağmur, zafer) elde etme güdüsünün yattığını belirtir. Kur'an, pagan aklının bu pazarlıkçı doğasını deşifre ederek, taptıkları nesnelerin onlara zerre kadar "fayda veremeyeceğini" (lâ yenfe'uhum) yüzlerine vurur ve o sahte tanrıların fonksiyonel sıfırlığını ilan eder.

        Ve Lâ Yadurruhum (وَلَا يَضُرُّهُمْ)

        İbn Fâris, "d-r-r" kökünün "zarar vermek, eksiltmek, bedensel veya maddi bir sıkıntı/darlık yaratmak; menfaatin (faydanın) tam zıddı" manalarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "zarar" mefhumunun insanın varlığına, statüsüne veya huzuruna dışarıdan gelen her türlü yıkıcı müdahale olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette fayda ve zarar diyalektiğinin (mukabelesinin) peş peşe kullanılmasını analiz eder. Câhiliye Arapları putlara sadece onlardan bir şey umdukları için değil, aynı zamanda onların görünmez "gazabından/zararından" korktukları için de tapınırlar (Hubel'in laneti gibi). Kur'an, bu "fayda verememe ve zarar verememe" (acziyet) deklarasyonuyla, müşriklerin zihnindeki o mitolojik korku imparatorluğunu yıkar. Kendisine bile faydası veya zararı dokunmayan ontolojik bir hiçliğe ibadet etmek, aklın intiharıdır.

        El-Kâfiru (الْكَافِرُ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak" anlamına geldiğini belirtir. Karanlığıyla eşyayı örten geceye veya tohumu toprağa saklayan çiftçiye de "kâfir" denildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâfir" kavramının, ilahi mesajın (hakikatin) aydınlığını ve Allah'ın üzerindeki sayısız nimetini gördüğü halde, inatla ve kibirle bu gerçeğin üzerini kasten örten (nankörlük eden) kişiyi tanımladığını açıklar. Ayette kelimenin belirli (marife) ve tekil "el-Kâfir" formunda gelmesi, bu vasfı üzerinde taşıyan evrensel "inkarcı arketipini" veya dönemin elebaşlarını (Ebu Cehil gibi putperest elitleri) işaret eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "küfr"ün sadece inançsızlık değil, aktif bir "nankörlük" (ingratitude) olduğunu inceler. Suyun, hayatın, eşin ve çocukların (Furkan 53-54) asıl Yaratıcısını bırakıp da, kör taşlara veya cansız nesnelere şükretmek; ilahi emeğin ve nimetin üzerini arsızca örtmek (küfr) ve varlık hiyerarşisine ihanet etmektir.

        Alâ Rabbihi (عَلَىٰ رَبِّهِ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temelinde "bir şeye sahip olmak, onu koruyup gözetmek ve bir varlığı ilk halinden alıp yavaş yavaş, şefkatle en mükemmel noktasına kadar terbiye etmek" anlamlarının bulunduğunu yazar. "Alâ" edatı ise burada aleyhteliği, karşıtlığı ve düşmanlığı (aleyhine) belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rubûbiyyet" kavramının sadece yaratmayı değil, varlığı anbean rızıklandırıp ayakta tutan o şefkatli velayeti (koruyuculuğu) ifade ettiğini açıklar. İnkarcının (kâfirin) sıradan bir güce değil de, kendisini yoktan var eden, yaşatan ve terbiye eden "kendi Rabbine karşı" (alâ rabbihi) cephe alması, suçun teolojik boyutunu ve nankörlüğün (kibrin) ulaştığı iğrenç seviyeyi vurgular.

        Zahîrâ (ظَهِيرًا)

        İbn Fâris, "z-h-r" kökünün "sırt, arka, bir şeyin dış yüzeyi, arka çıkmak, güç vermek ve destek olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın en sağlam ve yük taşıyan uzvu sırtı olduğu için, başkasına destek olan, onun sırtını dayadığı, kuvvet aldığı müttefikine de "zahîr" denilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zahîr" kelimesinin, birine arka çıkan, onun davasını omuzlayan ve ona karşı girişilen savaşta onun safında yer alan yardımcı/destekçi olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, Mekke'nin sosyo-politik ittifak (hilf) kültüründe "zahîr" (arka çıkan/müttefik) kavramının askeri ve siyasi önemini inceler. Ayette bu politik terimin teolojik bir zemine taşındığını belirtir. Kâfir, sadece pasif bir inkar içinde değildir; o aynı zamanda kendi Yaratıcısına (Rabbine) karşı açılan kozmik savaşta şeytanın, batılın ve şirkin cephesine katılmış, onlara bilfiil "arka çıkan, destek veren, sırt olan" (zahîr) aktif bir militandır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan kâfirin "zahîr" olmasını değerlendirir. İnsan fıtratı gereği Hakk'ın yeryüzündeki şahidi, halifesi ve destekçisi (ensarullah) olmak üzere kodlanmışken; nankörlüğe sapan aklın, bu varoluşsal rotayı tam tersine çevirerek kendi Rabbine karşı duranların safında onlara yandaş ve "arka çıkıcı" (zahîr) olması, varlığın nizamına (Sünnetullah'a) yapılmış en büyük ve en trajik ontolojik ihanettir. Kâfir, Rabbini bırakıp putların ve şeytanın sırtını pekiştiren zavallı bir payandaya dönüşmüştür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X