Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 52. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 52. Ayet

    فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felâ tuti’i-lkâfirîne vecâhidhum bihi cihâden kebîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme, bu Kur’ân'la onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür.”

      Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme, bu Kur’ân’la onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür. Bu beyanın iki izahı vardır: Birincisi: Peygamberler için takıyye yapmak, kendi hayatları hakkında endişe etseler bile vazifeli oldukları mesajı onlara iletmeden ve bu uğurda onlarla mücadele etmekten kaçınmak caiz değildir. Zira şöyle buyurmuştur: Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme, bu Kur’ân’la onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür. O gün, Hz. Peygamberin muhaliflerine karşılık kendisine tâbi olanların sayısı son derece azdı. Zira bu âyet Mekke’deki durum ile ilgilidir. Çünkü Furkân sûresi orada inmiştir. İkincisi de bu İlâhî beyanda Hz. Peygamber’in risâletinin ispatına dair delil vardır. Şöyle ki: Hz. Peygamber (s.a.), muhaliflerine deliller ve mûcizelerle karşı koymak ve onlarla mücadele etmekle emrolunmuştu. Onlar biliyorlardı ki kendileri gibi bir konumda olanlara karşı çıkıp mücadele etmek tek bir kişinin gücü dâhilinde bir şey değildi. Ayrıca onlar kendilerine karşı çıkanları öldürmek ve yok etmek niyetinde kararlıydılar. İşte böyle bir ortamda Hz. Peygamber’in (s.a.) mücadelesini sürdürmesi sonunda onlar bunu kendi iradesiyle yapmadığını, bunu ancak ve ancak Allah’ın emri ve desteği ile yapabileceğini anlamış oluyorlardı. Zira onun yayıp ettikleri tek bir kişinin yapabileceği kabilden bir şey değildi. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe-lâ Tutı'i (فَلَا تُطِعِ)

        İbn Fâris, "t-v-a" kökünün sözlükte "boyun eğmek, uymak, istenileni gönül rızasıyla yapmak ve zorlamanın (kerh) zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "itâat" kavramının bir kimsenin iradesini ve eylemlerini, başka bir otoritenin emir ve arzularına tabi kılması olduğunu açıklar. Ayetin başındaki yasaklama edatıyla (lâ) birlikte "Sakın itaat etme" (felâ tutı') şeklinde gelmesi; peygamberin toplumsal baskılar, diplomatik uzlaşma teklifleri veya kabilevi dayatmalar karşısında kendi iradesini ve ilahi mesajın özgünlüğünü koruması yönündeki kesin, tavizsiz ve ontolojik bir ilahi emirdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "itâat" kavramını Câhiliye asabiyesinden koparıp tevhidi bir zemine nasıl taşıdığını analiz eder. Müşrikler, peygamberden kendi geleneklerine, atalarının yoluna ve siyasi statükolarına "boyun eğmesini" (itâat) beklerken; Kur'an bu fiili kullanarak, elçinin yegane itaat merciinin Allah olduğunu ve müşriklerin saptırıcı taleplerine karşı mutlak bir "itaatsizlik" (direniş) içinde olması gerektiğini ilan eder.

        El-Kâfirîne (الْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak" anlamına geldiğini belirtir. Hakikatin üzerini kasten örten ve nimetlere nankörlük eden kişiye bu yüzden "kâfir" denildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâfir" kavramının, ilahi mesajın (Kur'an'ın) doğruluğunu bizzat görmesine rağmen, kibrinden veya çıkarlarından dolayı bu gerçeği örtmeye ve yok saymaya çalışan aktif inkarcıyı tanımladığını açıklar.

        Dücane Cündioğlu, "kâfir" tipolojisini felsefi bir zeminde okur. Kâfir, varoluşsal bir "kapalı devre"dir. Hakikatin sesine (vahye) karşı kendi bilincini mühürleyen, evrendeki ayetlerin üzerini örten (küfr) ve kendi dar asabiyesi içinde hapsolan kişidir. Peygamberin onlara "itaat etmemesi" emri, bu kapalı ve karanlık zihniyetin peygamberi de kendi karanlığına (örtüsüne) çekme çabasına karşı vurulmuş teolojik bir settir.

        Ve Câhidhüm (وَجَاهِدْهُمْ)

        İbn Fâris, "c-h-d" kökünün sözlükte "güç yetirmek, olanca çabayı sarf etmek, zahmet çekmek ve bir işi başarmak için tüm imkanları zorlamak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cihad" kavramının düşmana karşı gösterilen direnci, nefse karşı verilen mücadeleyi ve hakikati tebliğ etmek için harcanan her türlü emeği kapsayan geniş bir eylem olduğunu açıklar. Ayette bu emrin Mekke döneminde (henüz fiziksel savaş farz kılınmamışken) gelmesi, cihadın özünde zihinsel, ahlaki ve söylemsel bir "direniş" olduğunu kanıtlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki stratejik bağlamını inceler. Buradaki cihad, kılıçla yapılan bir savaş değil; müşriklerin ideolojik baskılarına, alaylarına ve tekliflerine karşı, vahyin onurunu koruyarak verilen bir "fikir ve tebliğ mücadelesi"dir. Peygamberin onlara boyun eğmeyip (itaat etmeyip) aksine onlarla aktif bir "cihad" içinde olması, hakikatin batıla karşı sergilediği sarsılmaz dik duruştur.

        Bihî (بِهِ)

        İbn Fâris, bu ifadenin "bâ" edatı (ile) ve "hâ" zamirinden (o) oluştuğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zamirin (hâ) doğrudan "Kur'an'a" atıfta bulunduğunu açıklar. Cihadın "onunla" (Kur'an ile) yapılması emri; hakikatin en büyük silahının fiziksel şiddet değil, ilahi kelamın bizzat kendisi, onun akli argümanları, estetik mucizesi ve sarsıcı hitabı olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "silah" olarak kullanılmasını analiz eder. Cihadın (mücadelenin) öznesi ve vasıtası Kur'an'dır. Müşriklerin karanlık kurgularını, sahte mesellerini ve asabiye kibrini darmadağın edecek olan yegane güç, vahiyle inşa edilen o yeni dildir. "Bihî" (onunla/Kur'an ile) vurgusu, tebliğin ontolojik gücünü vurgular.

        Cihâden (جِهَادًا)

        İbn Fâris, "c-h-d" kökünden türeyen bu mastarın, eylemin sürekliliğini, yoğunluğunu ve taşıdığı hayati önemi ifade ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan cihad kavramının bu ayetteki kullanılışının, İslam'ın davet metodunun temelini oluşturduğunu kaydeder. Mücadelenin ilk ve en büyük aşaması, zihinlerdeki putları Kur'an'ın nuruyla kırmak üzere verilen "beyânî cihad"dır (sözle/tebliğle yapılan mücadele).

        Kebîrâ (كَبِيرًا)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte "büyüklük, yücelik, yaşlılık ve bir şeyin hacimce veya kıymetçe muazzam olması; küçüklüğün (sağr) zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kebîr" sıfatının hem fiziksel hem de manevi azameti (ulu olmayı) kapsadığını açıklar. Cihadın "kebîr" (büyük/yüce) olarak nitelenmesi, bu mücadelenin basit bir kabile kavgası veya kişisel bir husumet değil; evrensel hakikat ile mutlak batıl arasındaki o en devasa, en zorlu ve en kıymetli "kozmik hesaplaşma" olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Cihâden Kebîrâ" (Büyük Cihad) tamlamasının psikolojik ve ontolojik yükünü inceler. Mekke'nin dar sokaklarında, bir avuç müminin müşrik aristokrasisine karşı Kur'an ayetleriyle verdikleri bu sivil ve zihinsel direnişin bizzat Allah tarafından "Büyük Cihad" olarak isimlendirilmesi; kılıçlı savaşlardan çok daha zor ve değerli olanın, bir insanın kalbini ve zihnini vahiyle dönüştürme mücadelesi olduğunu tesciller. Bu, peygamberlik tarihinin en "büyük" (kebîr) ve sarsıcı varoluşsal hamlesidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimeyi felsefi bağlamda analiz eder. Küçük cihad fiziksel bir çatışma iken; "büyük cihad" (kebîrâ), aklın ve dilin cihadıdır. Kur'an'ın mutlak otoritesini müşrik kibrine karşı savunmak, kelimelerin dünyasında hakikati ikame etmek, bedensel savaştan çok daha derin bir ontolojik kuvvet gerektirir. "Kebîr" sıfatı, bu manevi mücadelenin ilahi katmandaki eşsiz değerinin bir mührüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X