اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْـعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلاً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sapkınlık, hayvanlar, furkan suresi 44. ayet, furkan suresi, furkan 44, akılsızlık, akıl, dalalet, hesap
-
“Yoksa sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini mi sanıyorsun? Aksine onlar, başka değil, bir hayvan sürüsü gibidirler, hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.”
Yoksa sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini mi sanıyorsun? âyet sonundaki Düşündüklerini mi sanıyorsun? ifadesi her ne kadar görünüş itibariyle soru olsa da aslında olumlama anlamıdır. Allah'ın kullandığı bütün soru ifadeleri ya olumlama (icap) ya da yasaklama (nehiy) içindir. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Elbette sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini sandın. Ya da yasaklama (nehiy) şekliyle: Sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini sanma! Yani onlar düşünüp de aklettikleri şeyden yararlanmıyorlar.
Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler. Bazıları dediler ki: Onlar hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kaygıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşünceleri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar. Birtakım yorumcular daha sapkındırlar ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rab’lerini ve yaratıcılarını bilir, Onu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab’lerini tanırlar ne de O’nu anarlar. Yahut onlar daha sapkındırlar çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah’a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O’na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: Onlar daha sapkındırlar çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca giderler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: Onlar daha sapkındırlar çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hayvanlar öyle değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Tehsebü (تَحْسَبُ)
İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte "saymak, hesap etmek, bir şeyi yeterli görmek ve bir kanaate/zanna varmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Fiziksel bir sayım işleminin zamanla zihinsel bir tartma ve kanaat oluşturma (zannetme) eylemine dönüştüğünü ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "husbân" kavramının kesin bilgi (yakîn) ile bilgisizlik (cehl) arasında kalan, gözleme veya varsayıma dayalı bir kanaat durumu olduğunu açıklar. Ayette istifham (soru) edatıyla birlikte "Yoksa sen mi sanıyorsun/hesap ediyorsun?" (Em tehsebü) şeklinde peygambere yöneltilen bu hitabın, onun iç dünyasındaki bir yanılgıyı (çoğunluğun hakikati duyup anlayabileceği yönündeki insani beklentisini) sarsmak ve düzeltmek için kullanılan ontolojik bir uyarı olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, bu fiilin kullanımındaki felsefi ve psikolojik derinliği analiz eder. Peygamberin, muhataplarının biyolojik olarak "insan" formunda olmalarına ve dilleriyle konuşmalarına bakarak onların hakikati idrak edebilecek potansiyele sahip olduklarını "zannettiğini" (tehsebü); ilahi iradenin ise bu ayetle peygamberin o iyimser ve rasyonel beklentisini parçalayarak, karşısındaki kitlenin ontolojik gerçekliğini deşifre ettiğini inceler.
Ekserahüm (أَكْثَرَهُمْ)
İbn Fâris, "k-s-r" kökünün "azlığın zıddı olarak çokluk, sayıca ve miktarca muazzam artış, yığın" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kesret" kavramının niceliksel bir çokluğu ifade ettiğini söyler. "Onların çoğu" (ekserahüm) tamlaması, inkar ve akılsızlık probleminin tekil şahıslara özgü istisnai bir durum olmadığını, aksine topluma yön veren devasa ve hakim kalabalığın genel karakteri olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "çoğunluk" (kesret) kavramının Câhiliye zihniyetiyle girdiği çatışmayı analiz eder. İslam öncesi Arap toplumunda çokluk (mal çokluğu, soy çokluğu, kabile nüfusu), gücün, haklılığın ve itibarın yegane ölçütüdür. Ancak Kur'an, bu ayette ve benzerlerinde "çoğunluk" mefhumunu epistemolojik bir felaketle (akletmemekle ve körlükle) eşleştirerek, niceliğin hakikatin ölçütü olamayacağını ilan eder ve paganist "çoğunluk otoritesini" yıkar.
Yesme'ûne (يَسْمَعُونَ)
İbn Fâris, "s-m-a" kökünün sözlükte "kulağa gelen sesi idrak etmek, işitmek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının sadece akustik dalgaların kulağa çarpması değil; işitilen sözü anlama, ona değer verme ve icabet etme (kabul etme) evrelerini de barındıran bilişsel bir süreç olduğunu açıklar. İnkarcıların "işitmediklerinin" söylenmesi, onların sağır oldukları anlamına gelmez; vahyi fiziksel olarak duysalar bile o söze karşı ontolojik alıcılarının kapalı olduğunu, sözün içlerindeki hakikat merkezine (kalbe) inmediğini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "işitme" eyleminin teolojik bir metafor olduğunu inceler. Müşrikler, Kur'an okunurken onu sadece edebi bir metin, bir şiir veya büyü olarak dinlemekte, yani sadece "sesi" işitmektedirler. İlahi mesajın varoluşsal boyutuna karşı sergiledikleri bu mutlak sağırlık, biyolojik bir eksiklik değil, kibrin doğurduğu iradi ve teolojik bir sağırlıktır.
Ya'kılûne (يَعْقِلُونَ)
İbn Fâris, "a-k-l" kökünün temelinde "bağlamak, alıkoymak ve tutmak" anlamlarının yattığını belirtir. Deveyi kaçmasın diye dizinden bağlanan ipe "ıkâl" dendiğini hatırlatarak; insanın kendi dürtülerini, hevasını ve yıkıcı arzularını dizginleyip onu doğruya "bağlayan" zihinsel güce bu yüzden "akıl" denildiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "akl" kavramını, hakikati idrak etme ve insanı kötülükten alıkoyma melekesi olarak tanımlar. Ayette fiil formunda (ya'kılûn / aklederler) gelmesi, aklın statik bir organ veya bir zeka pırıltısı olmadığını; insanın kainatın yasalarını ve ilahi mesajı sürekli olarak işleyip ahlaki bir sonuca vardığı dinamik bir "bağ kurma/anlamlandırma" eylemi olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, "akl" kelimesinin Câhiliye dönemindeki pragmatik (faydacı) anlamından Kur'ani kavramsallaştırmaya geçişini analiz eder. Bedevi aklında zeka (hilm/akl), çöldeki pratik sorunları çözmek ve kurnazlıkla hayatta kalmak içindir. Kur'an ise aklı, ilahi ayetleri (işaretleri) okuyup nihai eskatolojik ve ahlaki gerçekliği kavrama aracı olarak yeniden inşa eder. Çoğunluğun "akletmemesi", onların aptal oldukları için değil, bu dikey/ilahi idrakten yoksun, sadece dünyevi kurnazlıklara hapsolmuş bir zihne sahip olmalarındandır.
El-En'âmi (الْأَنْعَامِ)
İbn Fâris, "n-a-m" kökünün sözlükte "yumuşaklık, refah, rahatlık ve iyi durumda olmak" manalarına geldiğini belirtir. İnsanın hayatını kolaylaştıran, ona sütü, yünü ve etiyle konfor (nimet) sağlayan otçul evcil hayvanlara (koyun, sığır, deve) bu yüzden "en'âm" denildiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "en'âm" kelimesinin düşünme ve muhakeme yeteneğinden yoksun, varoluş gayesi sadece beslenmek, üremek ve fiziksel ihtiyaçlarını gidermek olan sürüler için kullanıldığını açıklar. Ayette müşriklerin bu hayvanlara benzetilmesi ("kel-en'âm" / davarlar gibidirler), onların insanlık seviyesinden (irade ve tefekkürden) soyutlanıp tamamen biyolojik içgüdülerinin esiri olduklarını gösterir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu teşbihin (benzetmenin) Mekke'nin aristokratik elitleri üzerinde yarattığı psikolojik tahribatı inceler. Kendilerini soy, şiir, hitabet ve ticari zeka ile (asabiye kibriyle) yeryüzünün en üstün varlıkları olarak gören Müşrik liderlerin; Kur'an tarafından ontolojik olarak "otlayan davar sürülerine" (en'âm) indirgenmesi, onların kibrine indirilmiş en sarsıcı beyânî darbelerden biridir. Akletmeyen insanın evrendeki statüsü bir hayvandan farksızdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik antropoloji bağlamında insanın hayvandan ayrıldığı noktanın akıl ve irade olduğunu kaydeder. İnsan fıtratına yerleştirilen vahyi işitme ve akletme potansiyelini kasten iptal eden kişinin, insan formunda görünse de ilahi katmandaki varoluşsal kategorisinin "en'âm" (hayvanlık) mertebesine gerilediğini belirtir.
Edallü (أَضَلُّ)
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün "doğru yoldan çıkmak, hedefi kaybetmek, şaşırmak ve haktan sapmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramının hakikat güzergahından sapmak olduğunu açıklar. "Edallü" kelimesi ism-i tafdil (kıyaslama/en üstünlük) sîgasında olup "daha çok sapan, daha şaşkın, daha aşağıda" demektir. Ayette "Hatta onlar yolca davarlardan bile daha sapkındırlar/aşağıdırlar" (bel hüm edallü) denmesinin sebebini şöyle açıklar: Hayvanlar kendi fıtratlarına kodlanan ilahi yazılıma kusursuzca uyarlar, Yaradan'ı tesbih ederler ve rızıklarını bulup yollarını şaşırmazlar. Ancak kendisine akıl, irade ve peygamber verilen insan, bunları reddettiğinde, içgüdüleriyle bile yolunu bulan hayvandan çok daha aşağı bir "dalalet" çukuruna düşer.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin edebi yapısındaki "tedelli" (aşağıya doğru iniş/düşüş) sanatını analiz eder. Kur'an, müşrik aklını önce insanlık onurundan soyup "hayvanlar gibidirler" (kel-en'âm) diyerek bir alt basamağa indirir; hemen ardından "bel" (aksine/hayır) edatıyla bu benzetmeyi de yetersiz bularak onları "daha da sapkın/daha da aşağı" (edallü) ilan ederek mutlak bir varoluşsal çukura fırlatır. Bu, retorik bir dehşet inşasıdır.
Sebîlâ (سَبِيلًا)
İbn Fâris, "s-b-l" kökünün "uzayıp giden, açık, belirgin ve yürünmesi kolay yol" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "şebîl", Aramice "şebîlâ") ortak kökenine dikkat çekerek, Geç Antik Çağ'da "Yol" kavramının hakikate götüren evrensel öğretiyi temsil eden köklü bir teolojik metafor olduğunu kaydeder.
Angelika Neuwirth, hayvanlar ve insanlar arasındaki "yol" (sebîl) farkını felsefi bağlamda inceler. Bir hayvanın "teolojik bir yola/hedefe" (sebîle) ihtiyacı yoktur; onun yolu zaten biyolojik varoluşudur. Ancak insanın bir ahlak, ebediyet ve hakikat "yoluna" ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bir hayvanın yönünü kaybetmesi sadece fiziksel bir durumken; insanın "yol bakımından daha sapkın" (edallü sebîlâ) olması, ebediyetini kaybetmesi, varoluşsal pusulasını paramparça etmesi ve bütünüyle hiçliğe doğru yürümesidir. Ayet, akletmeyen kitlelerin yürüdükleri o kalabalık yolların, aslında mutlak bir "yolsuzluk" (kayboluş) olduğunu tesciller.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla