Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 42. Ayet

    اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İn kâde leyudillunâ ‘an âlihetinâ levlâ en sabernâ ‘aleyhâ(c) vesevfe ya’lemûne hîne yeravne-l’ażâbe men edallu sebîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “'Eğer tanrılarımıza kararlılıkla bağlı kalmasaydık neredeyse bizi onlardan koparacaktı’ derler. Ama azabı gördüklerinde yolunu büsbütün şaşırmışların kimler olduğunu anlayacaklar!”

      “Eğer onlara kararlılıkla bağlı kalmasaydık neredeyse bizi tanrılarımıza ibadetten koparacaktı” derler. Bu da gösteriyor ki murat, peygamberin ancak kanıtlar ve âyetler yoluyla onları putlara tapınmaktan koparabileceğidir. Zira peygamberin gücü onları putlara tapınmaktan koparmaya ve alıkoymaya yetmez, bunu ancak gösterdiği mûcizeler ile getirdiği kanıtların onları zorlamasıyla yapabilir. Ne var ki onlar gösterilen mûcize ve getirilen kanıtlar karşısında inatçılık gösterdiler ve tavır aldılar, putlara ve tanrılarına tapınmaya devam ettiler. Yoksa onlar kendilerine gösterdiği mûcize ve getirdiği kanıtlar sebebiyle peygamberin hak, kendilerinin de bâtıl yolda olduğunu bilmekteydiler.

      Sonra şöyle buyurdu: Ama azabı gördüklerinde yolunu büsbütün şaşırmışların kimler olduğunu anlayacaklar! Yani redde ve inkâra kalkışmaya takatlerinin olmadığı, azabın başlarına geldiği anda kimin, kendilerinin mi yoksa müminlerin mi daha sapkın olduğunu anlayacaklardır. Aslında onlar mûcizelere ve kanıtlara dayalı olarak onun hak, kendilerinin bâtıl üzere olduğunu biliyorlardı. Ama kendilerine vâdedilen azabı gördüklerinde onu inkâra ve redde kalkışmaya takatlerinin kalmayacağı bir biçimde bileceklerdir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allah’ın birliğine inandık, O’na koştuğumuz ortakları da şimdi reddetmekteyiz’ derler”.’; “Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!”; “Rabbimiz! Gördük ve işittik; bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık!”. Bu ve emsali beyanlarda bildirildiği üzere onlar dünyada iken başlarına geleceği söylenen azabı gözleriyle görünce onu ikrar etmek durumunda kalıp daha inkâra kalkışamayacaklar. Aynı şekilde anlayacaklar (فَسَيَعْلَمُونَ) meâldeki beyan da onların kabule mecbur kalıp inkâra ve redde kalkışamayacak şekilde bir bilgi sahibi olacaklarını ifade etmektedir: Ama azabı gördüklerinde yolunu büsbütün şaşırmışların kimler olduğunu anlayacaklar!

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâde (كَادَ)

        İbn Fâris, "k-y-d" veya "k-v-d" kökünün "yaklaşmak, az kalsın olmak, eylemin sınırına gelmek" anlamlarını taşıdığını belirtir. Bir fiilin gerçekleşmeye çok yaklaştığını, ramak kaldığını ancak henüz tam anlamıyla vuku bulmadığını ifade eden bir mukarebe (yaklaşma) fiilidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâde" fiilinin, insanın iç dünyasındaki bir değişimin veya niyetin eyleme dönüşme sınırında durmasını anlattığını söyler. Ayette müşriklerin kendi aralarındaki itiraflarında "Neredeyse/az kalsın" (İn kâde) demeleri, Peygamber'in tebliğinin ve Kur'an'ın ontolojik gücünün onların zihinlerinde ne kadar sarsıcı bir etki yarattığını; geleneksel inanç sistemlerini yıkıp onları tevhide çekmenin eşiğine getirdiğini gösteren gayri ihtiyari bir itiraftır.

        Yudillunâ (لَيُضِلُّنَا)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "doğru yoldan çıkmak, hedefi kaybetmek, şaşırmak ve helak olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Fiilin "if'âl" babında (idlâl) gelmesi, saptırma eyleminin dışarıdan, aktif ve yönlendirici bir iradeyle gerçekleştirilmeye çalışıldığını gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "idlâl" kavramını, bir kimseyi bilerek sırat-ı müstakimden koparmak olarak tanımlar. Ayette fiilin başındaki "le" (tekid/pekiştirme lamı) ile birlikte "layudillunâ" (bizi kesinlikle saptıracaktı) şeklinde kullanılması, elçinin çağrısının sıradan bir söz olmadığını, onların kurulu düzenlerini altüst edecek şiddetli bir çekim gücüne sahip olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanındaki hidayet-dalalet karşıtlığının müşrik aklında nasıl tersyüz edildiğini bu kelime üzerinden analiz eder. Câhiliye zihniyeti kendi pagan atalarının yolunu "mutlak hidayet/doğru" kabul ettiği için, tevhid çağrısını kendi kutsallarını bozan mutlak bir "saptırıcı" (idlâl) eylem olarak etiketler. Müşriklerin bu fiili peygambere yöneltmeleri, hakikat algılarının varoluşsal bağlamda nasıl tersine çalıştığının en bariz kanıtıdır.

        Âlihatinâ (آلِهَتِنَا)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünün "ibadet edilen, sığınılan, yönelinen ve tapınılan varlık" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" (çoğulu âlihe) kelimesinin sadece taştan ve ağaçtan yapılmış somut putları değil; insanın arzu ve ihtiraslarını, toplumsal statüleri ve gücü elinde tutan tiranları da kapsayan geniş bir ontolojik tapınma nesnesi olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça etimolojisinin yanı sıra Sami dillerindeki kök ortaklığına dikkat çeker. Aramice ve Süryanicedeki "elâhâ", İbranicedeki "elôah" kelimeleriyle aynı kökten geldiğini ve Geç Antik Çağ'da mutlak yaratıcı veya yerel/kabilevi tanrılar için kullanılan yaygın bir dini terminoloji olduğunu kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki çoğul ve iyelik eki almış formuna ("âlihatinâ" / bizim ilahlarımız) dikkat çeker. Müşrik aklın ilahları kendi mülkiyetinde, kendi coğrafi/sosyal kontrolünde ve "bizim" diyerek sahiplendiği birer kabile kimliği (asabiye) sembolü olarak gördüğünü belirtir. Tevhid çağrısının asıl tehlikesi, bu yerel "mülkiyet ve tahakküm" ilişkisini reddedip, evrensel ve mutlak tek bir otorite (Allah) sunmasıdır.

        Sabernâ (صَبَرْنَا)

        İbn Fâris, "s-b-r" kökünün sözlükte "kendini tutmak, hapsetmek, acıya veya zorluğa karşı direnmek, sızlanmamak ve kaçmamak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sabr" kavramını, aklın ve inancın gerektirdiği durumlarda nefsi zapt etmek, hakikat uğruna metanet göstermek olarak tanımlar. Ancak ayette, Kur'an'ın bu ulvi erdemi müşriklerin diline yerleştirerek ironik bir bağlam oluşturduğunu açıklar; zira onlar bu kelimeyi hakikate direnmek, batıl inançlarında inat ve ısrar etmek anlamında kullanmaktadırlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin "sabır" kelimesini kullanmalarındaki psikolojik savunma mekanizmasını analiz eder. Normalde hakikat uğruna çekilen çileye sabır denirken; müşriklerin, Kur'an'ın ezici akli argümanları karşısında putlarına tutunmak için gösterdikleri körü körüne direnci, tahammülü ve geleneksel statükoyu koruma çabasını "biz sabrettik" şeklinde nitelendirmelerinin, kavramları kendi lehlerine manipüle etme çabası olduğunu belirtir.

        Ya'lemûne (يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin asıl mahiyetini kavramak, idrak etmek, cehaletin zıddı olarak kesin bilgiye ulaşmak ve iz bırakmak" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilm" eyleminin eşyanın yahut durumun gerçek mahiyetini şüpheye yer bırakmayacak şekilde (yakîn ile) kavramak olduğunu açıklar. Ahirette (veya helak anında) "bilecekler" (ya'lemûne) vurgusu, dünyevi zanların, felsefi ideolojilerin ve sahte kurguların çöküp, ontolojik gerçekliğin mutlak ve çıplak bir şekilde idrak edilmesini ifade eder. Öğrenme süreci bitmiş, inkar edilemez bilgi çağı (ahiret) başlamıştır.

        Yeravne (يَرَوْنَ)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "göz ile bakıp görmek, idrak etmek ve akılla kavramak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) eyleminin, bilginin (ilmin) en üst ve en somut aşaması olduğunu açıklar. Müşriklerin azabı gördüklerinde bilmeleri; hakikatin artık soyut bir tebliğ olmaktan çıkıp, beş duyuyu ve tüm varlığı ezen somut bir kozmik dehşete dönüşmesidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu fiili kullanmasındaki beyânî (edebi) mukabeleyi inceler. Bir önceki ayette müşriklerin dünyada elçiyi (hakikati) küçümseyerek ve alay ederek "görmeleri" (raevke) ile, bu ayette ahirette azabı mutlak bir çaresizlik ve dehşet içinde "görmeleri" (yeravne) arasındaki bu görsel tezat; ilahi adaletin zaman ve mekan üstü sarsıcı retorik yapısını (i'cazını) oluşturur.

        El-Azâbe (الْعَذَابَ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "bir kimseyi hedefinden, niyetinden veya alıştığı durumdan alıkoymak, engellemek, ona acı ve sıkıntı vermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Suyun tatlı olanına "azb" denilmesiyle etimolojik bir bağ kurarak, azabın insanın hayatındaki o tatlılığı, huzuru ve konforu söküp alan bir eziyet hali olduğunu yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "azâb" kelimesini insanın fıtratına aykırı olan, tahammül edilemez, bedenini ve ruhunu mutlak şekilde kuşatan sürekli meşakkat olarak tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde eskatolojik ceza (azap) mefhumunu incelerken; dünyada elçiyi alaya alarak kendi psikolojik "azaplarından" (vicdani rahatsızlıklarından) kaçmaya çalışanların, ahirette kaçışı olmayan mutlak ve ebedi "el-Azâb" ile (belirlilik takısıyla) yüzleşeceklerini kaydeder.

        Edallu (أَضَلُّ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün "kaybolmak, doğru yoldan çıkmak, isabet ettirememek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i tafdil (kıyaslama/en üstünlük) formunda gelerek "en sapkın, yoldan en çok çıkmış, en çok kaybolmuş" manasını taşıdığını açıklar.

        Toshihiko Izutsu, dünyevi ve uhrevi kavramsal diyalektiği bu kelime üzerinden analiz eder. Dünyadayken müşriklerin peygamberi kendilerini "saptırmakla" (yudillunâ) suçlamalarının karşılığı olarak; ilahi adaletin ahirette kozmik bir terazi kurarak asıl kimin "en sapkın" (edallu) olduğunu tescillemesidir. Kelimeler ve iddialar ahirette asıl sahiplerini bulur ve şirk aklının sapkınlığı mutlaklaşır.

        Sebîlâ (سَبِيلًا)

        İbn Fâris, "s-b-l" kökünün "uzayıp giden, açık, belirgin ve yürünmesi kolay yol" anlamlarına geldiğini ifade eder. Yağan ince yağmura veya sarkan ağaç dallarına da uzayıp gittikleri için bu kökten türeyen isimler verilir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "şebîl", Aramice "şebîlâ") ortak kökenine dikkat çekerek, Geç Antik Çağ'da "Yol" kavramının hak dini, yaşam biçimini veya nihai kurtuluş öğretisini temsil eden spesifik bir teolojik metafor olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "edallu sebîlâ" (yol bakımından en sapkın/en şaşkın) tamlamasının ayetteki gramatik (temyiz) işlevine dikkat çeker. Azabı gözleriyle gördüklerinde asıl anlayacakları şey sadece ateşin sıcaklığı değil; ömür boyu büyük bir kibir ve inatla savundukları ("sabrettikleri") o geleneksel yaşam tarzının (sebîlin) aslında hiçbir varoluşsal hedefe çıkmadığı, bütünüyle iflas ettiği ve onları doğrudan cehenneme sürükleyen en mantıksız güzergah olduğunun o kahredici zihinsel uyanışıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X