Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 38. Ayet

    وَعَـاداً وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُوناً بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ’âden ve śemûde ve ashâbe-rrassi vekurûnen beyne żâlike keśîrâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Âd’ı, Semûd’u, Res halkını, bunlar arasında daha birçok nesli de (cezalandırdık).”

      Âd’ı, Semûd’u, Res halkını, bunlar arasında daha birçok nesli de (cezalandırdık). Allah haber verdi ki bütün bunları yalanlamaları yüzünden helâk etmiştir. Âd kavmi, Hud peygamberin kavmidir. Semud; Salih peygamberin kavmi ve Ashâbur-res idi. Bazıları ise şöyle demiştir: Bunlara Ashâbur-res denilmesi peygamberlerini kuyuya defnetmeleri yüzündendir. Bazıları da dedi ki: “Res”, onların etrafında konakladıkları kuyunun adıdır. Allah onlara Şuayb peygamberi gönderdi. Onlar onu yalanladılar ve o kuyunun adıyla anılıp ona nispet edildiler. İbn Abbâs’tan gelen rivayete göre o Kâb’a Ashâbu r-ress’in kim olduğunu sormuştu. O cevabında şöyle dedi: Siz Arap halkları kuyuya res, kabre res diyor, hendeğe res diyorsunuz ya! Onlar yeryüzünde birtakım hendekler kazmışlardı ve onları, Yâsîn sûresinde bahsedilen iki peygamberi içine atmak üzere ateşlerle doldurmuşlardı: “Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik”. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âden (عَادًا)

        İbn Fâris, "a-v-d" kökünün sözlükte "geri dönmek, bir şeyi tekrar etmek, alışkanlık ve eskiden beri var olan" anlamlarına geldiğini belirtir. Âd kelimesinin, çok eski zamanlardan beri var olan, kadim bir Arap kabilesinin özel ismi olarak kullanıldığını ifade eder.

        El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kökenli (müştek) bir kelime olabileceği gibi, Arapça olmayan (a'cemî) kadim bir ismin Arapçalaşmış hali de olabileceğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, Âd isminin etimolojisi ve kökeni üzerine yaptığı araştırmalarda, bu ismin Kur'an dışı tarihi kaynaklarda (Asur veya Yunan yazıtlarında) Semûd kadar net bir karşılığının bulunmadığını belirtir. Bunun, İslam öncesi Güney Arabistan kökenli, zamanla efsaneleşmiş ve sözlü kültürde "helak edilmiş kadim ve güçlü toplum" arketipine dönüşmüş yerel bir isim olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Âd kavminin Kur'an'daki retorik işlevini analiz eder. Mekkeli müşriklerin sahip oldukları ticari güce ve kibre karşı, Kur'an'ın "Âd" ismini anarak onlara tarihsel bir ayna tuttuğunu; "Sizden fiziksel ve ekonomik olarak çok daha güçlü olanları bile yerle bir ettik" mesajını vermek için bu kadim ve ihtişamlı kabile isminin özellikle seçildiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Âd kavminin Yemen (Ahkâf) bölgesinde yaşamış, yüksek mimari eserler ve sütunlar (İrem) inşa etmiş devasa bir güç merkezi olduğunu; ancak peygamberleri Hûd'u yalanlamaları sebebiyle şiddetli bir kasırga ile tarih sahnesinden silindiklerini teolojik ve coğrafi bağlamıyla aktarır.

        Semûde (وَثَمُودَا۟)

        İbn Fâris, "s-m-d" kökünün "suyu az olan, tükenmiş kuyu veya bir yerde uzun süre kalmak" manalarına geldiğini yazar. Bu kökten hareketle Semûd isminin, suları az olan kayalık bir bölgede yerleşik hayata geçen bir toplumu nitelediğini ifade eder.

        El-Cevâlîkî, Semûd isminin yabancı kökenli (mu'arreb) bir kelime olma ihtimalinin yüksek olduğunu ve gayr-i munsarif (esre ve tenvin almayan) bir özel isim olarak Arap diline yerleştiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, Semûd isminin tarihsel gerçekliğine dikkat çeker. Âd kavminin aksine, Semûd isminin Asur yazıtlarında (Sargon dönemi), Roma kaynaklarında (Pliny) ve Bizans kayıtlarında (Equites Thamudeni) net bir şekilde geçtiğini; Kuzey Arabistan'da (Hicaz-Suriye yolu üzerinde) yaşamış, kayaları oyarak inşa ettikleri evlerle bilinen gerçek ve köklü bir medeniyet olduğunu kanıtlarıyla sunar.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde Semûd kavramının işlevini inceler. Semûd kavminin kalıntıları (Medâin Sâlih/Hicr bölgesi), Mekkeli tüccarların Suriye seferleri sırasında gözleriyle gördükleri, yanından geçtikleri devasa ve korkutucu harabelerdir. Kur'an'ın bu ismi zikretmesi, müşriklerin görsel hafızalarını harekete geçirerek, ilahi azabın sadece soyut bir tehdit değil, hemen yanı başlarındaki kayalara kazınmış somut bir gerçeklik (âyet) olduğunu hatırlatan sarsıcı bir "lokal/bölgesel" uyarıdır.

        Ashâbe (وَأَصْحَابَ)

        İbn Fâris, "s-h-b" kökünün sözlükte "bir şeye bitişmek, ona yakın olmak, eşlik etmek ve ayrılmamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bir şeyin sahibi veya sürekli onunla birlikte bulunan, o mekana aidiyet duyan topluluklar için bu kelimenin kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "suhbet" (arkadaşlık/sahiplik) kavramının rastgele bir karşılaşmayı değil; bedensel, mekansal veya inançsal olarak sürekli bir birlikteliği ve aidiyeti gerektirdiğini açıklar. "Ashâbe'r-Ress" tamlaması, bu topluluğun o belirli mekana (kuyuya) ontolojik ve tarihsel olarak mühürlendiğini, kimliklerinin o mekanla bütünleştiğini gösterir.

        Er-Rassi (الرَّسِّ)

        İbn Fâris, "r-s-s" kökünün "bir şeyi toprağa gömmek, gizlemek, maden veya kuyu kazmak ve bir şeyin kalıntısı/izi" anlamlarına geldiğini belirtir. Örülmemiş, sadece kazılarak bırakılmış kuyulara "ress" dendiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ress" kelimesinin taşla örülmemiş kuyu anlamına geldiğini söyler. "Ashâbu'r-Ress" (Ress Halkı) ifadesinin, peygamberlerini yalanlayan ve onu bir kuyuya atarak ölüme terk eden, yahut çölde büyük bir kuyunun etrafında yerleşik olup sonrasında helak edilen spesifik bir isyankar topluluğu tanımladığını açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Ress halkının kimliği hakkındaki farklı tarihi ve tefsir rivayetlerini inceler. Yemâme bölgesinde, Azerbaycan'da veya Antakya'da yaşamış bir topluluk olabileceklerine dair iddiaları aktarır. Ancak temel teolojik vurgunun coğrafyadan ziyade; kendilerine gönderilen elçiyi "kuyuya gömerek/atarak" (ress eylemiyle) yok etmeye çalışan, ancak neticede bizzat kendileri ilahi azapla yeryüzünden "silinip gömülen" bir kavmin trajik sonu olduğunu kaydeder.

        Kurûnen (وَقُرُونًا)

        İbn Fâris, "k-r-n" kökünün temelinde "iki şeyi birbirine yaklaştırmak, bir araya getirmek, eşleştirmek ve bağlamak" anlamlarının yattığını belirtir. Hayvanların boynuzuna (karn) iki tane olmaları ve başa bitişik olmaları sebebiyle bu ismin verildiğini; aynı zaman diliminde yaşayan, birbirine çağdaş olan ve bir araya gelip bir nesli/toplumu oluşturan insan kalabalıklarına da bu kökten hareketle "karn/kurûn" dendiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "karn" kelimesinin, aynı peygamberin ümmeti olan veya aynı zaman dilimini (örneğin yüz yılı) paylaşan nesil anlamına geldiğini açıklar. Çoğulu olan "kurûn", peş peşe gelen, birbirinin yerini alan ancak inkar ve isyan bağlamında aynı kaderi (helaki) paylaşan devasa nesiller silsilesini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tarih felsefesinde "karn" (nesil/çağ) kavramının ontolojik bir döngüyü temsil ettiğini analiz eder. Kur'an'a göre tarih, düz ve anlamsız bir çizgi değil; "kurûn" adı verilen nesillerin varoluş, güçlenme, kibirlenme, elçiyi yalanlama (tekzib) ve nihayetinde ilahi müdahale ile helak olma süreçlerinin sarsıcı bir tekrarıdır. Helak edilen "kurûn", Câhiliye Araplarının "zaman" (dehr) algısını yıkarak, tarihin ilahi bir yasa (Sünnetullah) ile kontrol edildiğini kanıtlar.

        Beyne (بَيْنَ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün "iki şey arasındaki ayrılık, mesafe, açıklık ve bağın kopması" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kelimesinin hem mekansal bir aralığı hem de zamansal bir boşluğu (fasıl) ifade ettiğini açıklar. Ayette zikredilen devasa medeniyetler arasındaki yüzlerce, binlerce yıllık zamansal ve mekansal "aralığı/boşluğu" dolduran diğer sayısız kavme işaret eder.

        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, "z-l-k" köklü işaret isminin, mesafeli ve uzak bir şeye veya duruma işaret etmek için kullanıldığını belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin gramatik ve belagat yapısına dikkat çeker. "Beyne zâlike" (bunların arasında/bununla onun arasında) ifadesi, ismen zikredilen büyük ve şöhretli kavimler (Âd, Semûd, Ress) haricinde, isimleri dahi anılmaya gerek duyulmadan tarihin tozlu sayfalarına (o aralığa) gömülmüş diğer bütün isyankar nesilleri içine alan geniş ve tahkir edici (küçümseyici) bir genellemedir.

        Kesîrâ (كَثِيرًا)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün sözlükte "azlığın (kıllet) zıddı olarak çokluk, sayıca ve miktarca muazzam artış, bolluk ve yığın" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kesîr" kavramının sayılamayacak kadar yoğun bir kitleyi ifade ettiğini söyler. Kur'an'ın, helak edilen nesilleri "kesîrâ" (pek çok, sayısız) olarak nitelemesi, insanlık tarihinin büyük bir kısmının hakikate karşı direniş ve sonrasında gelen kozmik bir yıkım (enkaz) tarihi olduğunu gösterir.

        Dücane Cündioğlu, "kesîr" kelimesini varoluşsal bir trajedi bağlamında okur. Dünyada kendilerini mutlak, ebedi ve yenilmez sanan sayısız ("kesîrâ") neslin (kurûn), ilahi irade karşısında sadece isimsiz birer rakama, tarihin adsız ve silinmiş enkazlarına dönüşmesini felsefi bir dille analiz eder. Bu kelime, müşrik kibrini insanlığın devasa helak mezarlığındaki kendi küçüklüğü ile yüzleştiren ağır bir ontolojik sarsıntıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X