وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ مِنَ الْمُجْرِم۪ينَۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِياً وَنَص۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
“İşte bunun gibi her peygambere karşı, günaha batmış kimseler içinden bir düşman çıkardık. Ama yol gösterici ve yardımcı olarak Rabb’in yeterlidir.”
İşte bunun gibi her peygambere karşı, günaha batmış kimseler içinden bir düşman çıkardık. Yani kâfirlerden sana düşman çıkardığımız gibi senden önceki her nebi için de aynı şekilde bir düşman çıkardık. (Bu konuda da yalnız değilsin, o yüzden tasalanma!) Sonra düşmanlık bazan dine, bazan da kişilere ve hallerine yönelik olur. Eğer düşman dinde düşman ise o takdirde bütün kâfirler, onlara dinde muhalif olduklarından düşman olurlar. Bu takdirde “min” (مِنْ) harfi cerri zâid (sıla) olur. Mâna da şöyle olur: “Her nebiye günaha batmış kimseleri (mücrimleri) düşman yaptık”. Eğer “min” (مِنْ) harfi anlam katan harflerden ise (hurûf-ı meânî) o takdirde düşmanlık dinde ve kişinin hallerinde düşmanlık olur. Kasıt da resûllerin karşısında firavunlara ve onlara düşmanlık edenlere yönelik olur ve şöyle bir anlam ortaya çıkar: Hiçbir resûl yoktur ki onunla çekişen, onunla savaşan ve onu öldürmeye çalışan birtakım firavunları ve karşıtları olmasın. Sonra Allah, kendisini koruyacağına, yardım edeceğine ve düşmanlarına karşı galip getireceğine dair resulüne müjde verdi ve şöyle buyurdu: Ama yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeterlidir.
Yorumu Yorumla
-
Ke-zâlike (وَكَذَٰلِكَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökündeki "z-l-k" işaret isminin "işte böyle, tıpkı bunun gibi" anlamlarına geldiğini belirtir. Öncesinde anlatılan bir duruma atıf yaparak, iki farklı olay veya süreç arasında bir benzerlik, bir kıyas (analoji) kurmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, işaret isimlerinin hem fiziksel hem de zihinsel bir yönlendirme işlevi gördüğünü açıklar. Ayette bu kelimenin kullanımı, müşriklerin Peygamber'e (Kur'an'ı terk ederek) gösterdikleri düşmanlığın tarihte ilk defa yaşanmadığını; "tıpkı bunun gibi" geçmişte de hakikatin karşısına dikilen engellerin aynı yasallık içinde vuku bulduğunu gösteren bir teolojik paralellik kurar.
Ce'alnâ (جَعَلْنَا)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün sözlükte "yapmak, koymak, kılmak ve bir şeyi bulunduğu halden başka bir duruma dönüştürmek, ona yeni bir statü vermek" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ce'ale" fiilinin, yoktan var etmeyi anlatan "haleka" fiilinden ayrıldığını, var olan bir duruma veya nesneye yeni bir hüküm, işlev veya ontolojik bir rol atfetmek olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin ilahi "sünnetullah"ın (yasallığın) tarihsel inşasını anlattığını belirtir. Ayette "düşman kıldık/yaptık" ifadesi, kötülüğü doğrudan Allah'ın yaratması (cebr) olarak değil; peygamberlik kurumunun doğası gereği, hakikatin ortaya çıktığı her yerde ona zıt bir diyalektik kutbun (düşmanlığın) da ilahi imtihan yasası (ce'ale) gereği zorunlu olarak varlık kazanması/kılınması şeklinde okunmalıdır.
Likülli (لِكُلِّ)
İbn Fâris, "k-l-l" kökünün "bütünlük, kapsayıcılık, toplanma ve istisna bırakmamak" anlamlarına geldiğini yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin parçaların tamamını kapsayan mutlak bir genelleme olduğunu belirtir. Ayette "her bir peygamber için" (likülli nebiyyin) tamlamasıyla kullanılması, hakikat ile batıl arasındaki bu çatışmanın lokal veya dönemsel olmadığını, ilk elçiden son elçiye kadar istisnasız işleyen evrensel bir kozmik ve tarihsel yasa olduğunu ilan eder.
Nebiyyin (نَبِيٍّ)
İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında iki ihtimal üzerinde durur. Birincisi "n-b-e" (haber vermek) köküdür ki, Allah'tan aldığı ilahi mesajları insanlara bildiren kişi demektir. İkincisi "n-b-v" (yüksekte olmak, tümsek) köküdür; bu da peygamberin sıradan insanlara göre ontolojik ve ahlaki olarak çok daha yüce bir makamda bulunmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "nebî" kelimesini ilahi bilgiye doğrudan veya vasıtalı olarak muhatap olan ve bu bilgiyi topluma ulaştırmakla görevlendirilen seçilmiş elçi olarak tanımlar.
Arthur Jeffery ve Theodor Nöldeke, kelimenin Arapça köken tartışmalarının yanı sıra Sami dil ailesindeki köklü geçmişine dikkat çekerler. İbranice "nâbî" ve Aramice/Süryanice "nebîyâ" kelimelerinin, Ortadoğu dinler tarihinde "Tanrı'nın sözcüsü, uyarıcı figür" manasında ortak bir dini terminoloji oluşturduğunu, Kur'an'ın da bu köklü unvanı aynen kullandığını kaydederler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın elçilik tasavvurunda "Nebî" kavramının pasif bir bilge değil, toplumu gaflet uykusundan uyandıran aktif bir sarsıcı (uyarıcı) olduğunu inceler. Düşmanlığın tam da her bir nebîye yönelmesinin sebebi, onun kurulu bozuk düzeni (şirki) ontolojik olarak tehdit eden bu "haber verici" ve dönüştürücü kimliğidir.
Aduvven (عَدُوًّا)
İbn Fâris, "a-d-v" kökünün temelinde "sınırı aşmak, haksızlık/zulmetmek, koşmak ve haddi tecavüz etmek" anlamlarının yattığını belirtir. Sevginin ve barışın (velayet/uhuvvet) zıddı olan "adavet", kalpte beslenen ve eyleme dönüşen aktif, saldırgan bir husumettir.
Râgıb el-İsfahânî, "aduvv" (düşman) kavramını, çıkar, inanç veya statü çatışması sebebiyle karşı tarafa kasten zarar verme iradesi taşıyan, hakka ve adalete karşı sınırı aşan (tecavüz eden) kimse olarak açıklar.
Dücane Cündioğlu, hakikat ve düşmanlık (adavet) arasındaki diyalektik ilişkiyi felsefi bir zeminde analiz eder. Kur'an'ın varlık tasavvurunda "düşman" figürünün tesadüfi bir pürüz değil, inanan aklın ve ahlakın kendisiyle sınanarak bilendiği, pekiştiği ve kemale erdiği "zorunlu bir ontolojik karşıtlık" olduğunu ifade eder. Zıtların çarpışması olmadan, hakikatin netliği ve sabrın değeri ortaya çıkmaz.
Minel-Mucrimîne (مِنَ الْمُجْرِمِينَ)
İbn Fâris, "c-r-m" kökünün sözlükte "kesmek, koparmak, meyveyi dalından ayırmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Zamanla "cürüm" kelimesinin, insanın işlediği ağır günahları, haksızlıkları ve suçları ifade etmek için kullanılmasının sebebi, bu günahların kişiyi hakikatten, fıtratından ve ilahi rahmetten tıpkı bir dalın ağaçtan koparılması gibi "kesip koparmasıdır."
Râgıb el-İsfahânî, "mücrim" kavramının tesadüfen hata yapan kişiyi değil; iyilikle bağlarını koparan, şirki ve isyanı sistematik bir eylem haline getiren suçluyu tanımladığını açıklar. Peygamberlere düşman olanların sadece fikirsel muhalifler değil, evrensel ahlakı ve tevhidi "kesip atmaya" çalışan aktif suçlular ordusu (mücrimîn) olduğu belirtilir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sistematiğinde "mücrim" kavramının, "mümin" (güven veren/inanan) kavramının ontolojik zıddı olduğunu inceler. Mücrim, ilahi uyarıya (Nebî'ye) düşmanlık ederek aslında kendi varoluşsal köklerini kesen, toplumsal ve kozmik düzeni yıkmaya çalışan mutlak "suçlu/kâfir" prototipidir.
Ve Kefâ (وَكَفَىٰ)
İbn Fâris, "k-f-y" kökünün "yetmek, bir ihtiyacı tam olarak ve eksiksiz karşılamak, başkasına hiçbir şekilde muhtaç bırakmamak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kifayet" kavramının, bir şeyin hem nicelik hem de nitelik olarak amaca ulaşmada tam bir yeterlilik sağlaması olduğunu açıklar. "Kefâ" fiilinin Allah'a nispet edilmesi, peygamberin karşısına dikilen o suçlu düşmanlar (mücrimler) ne kadar güçlü ve kalabalık olurlarsa olsunlar, ilahi desteğin onların tüm planlarını boşa çıkarmaya "yeteceği" mutlak ve sarsılmaz bir güvenceyi ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan "kifayet" (Allah'ın yetmesi) mefhumunun "tevekkül" inancının temelini oluşturduğunu kaydeder. Düşmanların çokluğu karşısında elçinin psikolojik bir çöküş yaşamamasını sağlayan ontolojik kalkan, Allah'ın gücünün tüm evrene tek başına "yeteceği" (Kâfî) bilincidir.
Bi-Rabbike (بِرَبِّكَ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temelinde "bir şeye sahip olmak, onu koruyup gözetmek ve bir varlığı ilk halinden alıp yavaş yavaş, şefkatle en mükemmel noktasına kadar terbiye etmek" anlamlarının bulunduğunu yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "rubûbiyyet" kavramının mutlak mülkiyeti, yaratmayı ve aktif bir velayeti (koruyuculuğu) barındırdığını ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki formuna ve iyelik ekine dikkat çeker. "Senin Rabbin" (Rabbike) hitabı, peygamberi yapayalnız bırakılmış hissinden çıkaran, doğrudan ve son derece kişisel bir ilahi sahiplenmedir. Kavminin terk ettiği (mehcûr) ve düşmanlık (aduvv) ettiği elçiye, "Seni terbiye eden, aşama aşama bugüne hazırlayan ve senin mutlak sahibin olan Rabbin" diyerek en üst düzeyden ontolojik ve psikolojik bir destek verilir.
Hâdiyen (هَادِيًا)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte "öne düşmek, yol göstermek, doğru istikamete iletmek ve lütufta (hediye) bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının, kişiye varmak istediği hedefe giden yolda lütufla, incelikle ve şefkatle kılavuzluk yapmak olduğunu açıklar. Düşmanların saptırma, yalnızlaştırma ve yok etme çabalarına karşı, Allah'ın "Hâdî" (yol gösterici) olarak yetmesi; peygamberin ve inananların zihinlerini, kalplerini ve adımlarını mutlak bir isabetle hakikat ekseninde (sırat-ı müstakim) tutmasıdır.
Toshihiko Izutsu, "Hâdî" kavramını Kur'an'daki hidayet-dalalet diyalektiği içinde analiz eder. Mücrimlerin amacı toplumu ve peygamberi dalalete (karanlığa/sapıklığa) itmek iken; Allah'ın Hâdî sıfatı, ontolojik bir pusula gibi devreye girerek o karanlığı yırtar ve inanan aklı sürekli olarak aydınlık ve doğru hedefe kilitler.
Ve Nasîrâ (وَنَصِيرًا)
İbn Fâris, "n-s-r" kökünün "yardım etmek, arka çıkmak, zayıf düşen birini desteklemek, ona kalkan olmak ve zafer kazandırmak" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "nasîr" kelimesinin, dışarıdan gelen aktif, fiili ve ezici bir müdahaleyi kapsadığını belirtir. Hidayet (hâdiyen) içsel/zihinsel bir aydınlanmayı ve yol göstermeyi sağlarken; "nasîr" (yardımcı) sıfatı, sahada, düşmanın saldırılarına karşı verilen o fiili mücadelede Allah'ın fiziksel ve ontolojik gücüyle elçisini savunması, ona dışarıdan kurtarıcı bir güç olarak müdahale etmesidir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın dini mücadelelerinde ilahi koruma ve yardım (Divine Succor/Auxilium) terminolojisini inceler. Câhiliye asabiyesinde kişinin en büyük güvencesi kabilesinin onu savunması (nasr) iken, peygamber dünyevi müttefikleri tarafından terk edilmiştir. Ancak Kur'an, bu ayetle kabile desteğinin iflas ettiği yerde, mutlak ve yenilmez bir "göksel müttefikin/kurtarıcının" (nasîr) devreye girdiğini ilan ederek teolojik bir zafer müjdesi verir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla