Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 29. Ayet

    لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lekad edallenî ‘ani-żżikri ba’de iż câenî(k) vekâne-şşeytânu lil-insâni ḣażûlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Meğer bana uyarıcı mesaj geldikten sonra, o dost bildiğim kişi bu mesajdan beni saptırmış! İşte şeytan insanı (böyle) çaresizlik içinde yapayalnız bırakır”

      Meğer bana uyarıcı mesaj geldikten sonra, o dost bildiğim kişi bu mesajdan beni saptırmış! Âyetin metninde geçen “zikr”den maksat kişinin anıldığı şerefi olabilir. Beni o şerefimden saptırmış. Yahut bunun bana hatırlattığı şeyden beni saptırmış ya da o beni “zikirden, yani Kurandan ve içerdiği mesajdan saptırmış diye yorumlanabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      İşte şeytan insanı (böyle) çaresizlik içinde yapayalnız bırakır. Yani uzaklaşarak onu terkeder. Bir başka âyette ondan hikâye yoluyla “Bilesin ki benim seninle ilgim yok” demesi gibi. “Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu;” da der. Yahut “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”. meâlindeki âyette ifade edildiği gibi olur. Ya da şeytanın bu terki (hızlân) dünyada olur; ona birtakım kuruntular aşılar ve bazı kötü şeyleri ona güzel gösterir, vâdlerde bulunur, sonra da onu onlara ulaştırmaz.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Edallenî (أَضَلَّنِي)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "doğru yoldan sapmak, kaybolmak ve helak olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Fiilin "if'âl" babında (idlâl) gelmesi, eylemin geçişli (müteaddi) olduğunu; yani kişinin kendi kendine sapması değil, dışarıdan aktif ve kasıtlı bir müdahaleyle hakikat güzergahından zorla veya kurnazlıkla dışarı çıkarılmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "idlâl" kavramının, bir kimseyi bilerek ve isteyerek sırat-ı müstakimden saptırmak olduğunu açıklar. Zâlimin "O beni saptırdı" şeklindeki itirafı, dünyadayken edindiği kötü arkadaşın (halîl) pasif bir yoldaş olmadığını, aksine onun manevi yıkımını planlayan ve uygulayan aktif bir aktör olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "dalâlet" kavramının "hüdâ" (ilahi rehberlik) kavramının mutlak zıddı olduğunu inceler. Zâlimin pişmanlığında dile getirdiği bu fiil, Câhiliye toplumundaki o sorgulanamaz "dostluk/asabiye" bağının, aslında insanı ontolojik bir körlüğe ve evrensel gerçeklikten kopuşa (dalâlete) sürükleyen epistemolojik bir tuzak olduğunu ifşa eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik faturasına dikkat çeker. Zâlimin "beni o saptırdı" diyerek suçu kötü arkadaşına atmasının, ahiretteki sorumluluğu üzerinden atma çabası (psikolojik bir savunma mekanizması) olduğunu belirtir. Ancak ilahi adalette bu "saptırılma" itirafı kişiyi kurtarmaz; zira o sapmayı (dalâleti) kendi iradesiyle kabul etmiştir.

        Ez-Zikri (الذِّكْرِ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün "bir şeyi dille veya kalple anmak, hatırda tutmak ve unutmanın (nisyân) tam zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramının bilginin kalpte/zihinde sürekli canlı tutulması, bir teyakkuz ve uyanıklık hali olduğunu açıklar. Ayette Kur'an'a ve ilahi mesaja "zikir" denilmesinin sebebi, onun insanı daldığı o konforlu gafletten uyandıran, fıtratındaki asıl gerçeği ona hatırlatan en büyük ontolojik sarsıcı olmasıdır.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın dini ve edebi metinlerinde "zikr" (anamnesis) kavramının işlevini analiz eder. Zikrin, sadece okunup geçilecek bir metin değil; insanın Yaratıcı ile olan ezelî sözleşmesini (misakı) daima hatırda tutmasını sağlayan evrensel ve litürjik bir "hatırlatıcı" olduğunu belirtir. Kötü arkadaşın asıl yıkıcı eylemi, kişiyi bu "kozmik hafızadan" (zikirden) koparmaktır.

        Câenî (جَاءَنِي)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "gelmek, varmak ve ulaşmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî" (gelme) eyleminin sadece fiziksel bir yer değiştirme olmadığını, aynı zamanda önemli bir hakikatin, haberin veya nimetin kişinin idrakine sunulması olduğunu açıklar. İlahi zikrin (Kur'an'ın/Peygamber'in) "bana gelmesinden sonra" (ba'de iz câenî) şeklindeki ifade, hakikatin o kişiye ulaştığını, tüm mazeretlerin ortadan kalktığını ve saptırmanın (idlâl) bilisizlikten değil, ulaşılan gerçeği kasten reddetmekten kaynaklandığını kesinleştirir.

        Eş-Şeytânu (الشَّيْطَانُ)

        İbn Fâris, kelimenin etimolojisi hakkında iki kök üzerinde durur. Birincisi "ş-t-n" köküdür ki "uzak olmak, muhalefet etmek" anlamına gelir; şeytan ilahi rahmetten ve haktan en uzak varlıktır. İkincisi ise "ş-y-t" köküdür ki "yanmak, helak olmak ve öfkeyle tutuşmak" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, şeytan kelimesinin sadece İblis için değil, insanlardan veya cinlerden hakka isyan eden, azgın, kibirli ve başkalarını da saptıran her varlık için bir sıfat olarak kullanıldığını belirtir. Ayette, zâlimi saptıran o "kötü arkadaşın" (insan veya cin) nihayetinde bir "şeytan" karakterine büründüğü veya doğrudan Şeytan'ın oyuncağı olduğu ifade edilir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köken tartışmalarının yanı sıra Sami dillerindeki tarihsel bağına dikkat çeker. Aramice "Sâṭânâ", Süryanice "Sâṭân" ve Habeşçe "Śayṭān" kelimelerinin kadim Ortadoğu dinlerinde "hasım, düşman, engelleyici" anlamlarında kullanıldığını; Kur'an'ın bu kelimeyi insanın en büyük ontolojik ve ahlaki düşmanını (baştan çıkarıcıyı) isimlendirmek için entegre ettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde Şeytan'ın pasif bir kötülük sembolü değil, aktif bir "aldatıcı" (deceiver) olduğunu inceler. Zâlimin feryadında, güvendiği ve peşinden gittiği o kötü arkadaşın asıl maskesinin düşüp onun tam bir "şeytan" olduğunun eskatolojik bir dehşetle idrak edilmesi yatar.

        El-İnsâni (لِلْإِنْسَانِ)

        İbn Fâris, "insan" kelimesinin kökeni hakkında iki ana görüşü aktarır. Birincisi "u-n-s" (ünsiyet) köküdür; insan doğası gereği diğer varlıklarla bir arada yaşamaya, onlarla bağ kurmaya, dostluğa muhtaç sosyal bir varlıktır. İkincisi ise "n-s-y" (nisyân/unutma) köküdür; yaratıcısına verdiği sözü çabuk unutan bir yapıya sahiptir.

        Râgıb el-İsfahânî, insanın ontolojik eksikliğine (başkasına duyduğu ihtiyaca) işaret eder. Şeytanın tam da bu "ünsiyet" (bağ kurma ve güvenme) ihtiyacını kullanarak insanı avladığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, insanın sosyolojik ve felsefi zaaflarını bu kelime üzerinden analiz eder. İnsanın dünyada tek başına ayakta kalamayacağını düşünüp kendisine "halîl" (dostlar) aramasının fıtri bir yönelim (ünsiyet) olduğunu; ancak bu arayışın ilahi ölçüden (zikirden) koptuğunda, insanı en büyük düşmanının (şeytanın) kucağına iten trajik bir zafiyete dönüştüğünü inceler.

        Hazûlâ (خَذُولًا)

        İbn Fâris, "h-z-l" kökünün sözlükte "bir kimseyi tam yardım umduğu anda yalnız bırakmak, terk etmek, yüzüstü bırakmak ve ona ihanet etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Vahşi hayvanların yavrularını tehlike anında bırakıp kaçması için de bu kök kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hızlân" kavramının, birine destek sözü verip en kritik anda o desteği kesmek olduğunu açıklar. "Hazûl" kelimesi, mübalağa (aşırılık) sîgasında olup "sürekli yüzüstü bırakan, mutlak bir ihanet içinde olan, aldatıp terk etmeyi karakter haline getirmiş" varlığı tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında "hızlân" kavramının tevfîk'in (Allah'ın yardımının) zıddı olduğunu belirtir. Şeytanın insanla kurduğu ilişkinin ontolojik doğası gereği bir "hızlân" (ihanet) ilişkisi olduğunu; şeytanın insanı şirke ve günaha teşvik edip, hesap gününün o en dehşetli anında onu yapayalnız ve çaresiz bırakmasının teolojik bir değişmez yasa olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "hazûl" sıfatının yarattığı eskatolojik travmayı analiz eder. Dünyadayken her türlü güveni, dostluğu ve ittifakı vadeden kötü arkadaşın (şeytanın), ahiret mahkemesinde kişiyi mutlak bir hiçliğe ve azaba terk etmesindeki (hızlân) acımasızlığın altını çizer. İnsanın "ellerini ısırmasına" neden olan asıl acı, sadece cehennem korkusu değil, uğruna hakikati (zikri) feda ettiği o sahte dost tarafından uğradığı bu mutlak ontolojik ihanettir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X