Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 27. Ayet

    وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyevme ye’addu-zzâlimu ‘alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenî-tteḣażtu me’a-rrasûli sebîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: 'Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım!’”

      O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım! Bazı tefsirciler dediler ki: Âyet Ukbe b. Ebû Muayt hakkında inmiştir. O Hz. Peygambere (s.a.) kardeşlik ve dostluk gösterirdi. Hz. Peygamber kendisini yemeğe buyur ettiği zaman davetine icabet ederdi. Bir gün gene Hz. Peygamber i yemeğe davet etmişti. Hz. Peygamber de ona: “Hayır! Allah’tan başka tanrı olmadığına ve benim de Onun resûlü olduğuma tanıklık etmeden olmaz!” demişti. Bunun üzerine o da şehâdet getirmiş ve Hz. Peygamber de yemeğini yemişti. Bu durum, Übey b. Halef’in kulağına ulaştı. Hemen Ukbe’ye geldi ve “Ukbe! Sen Muhammed’in çağrısına icabet etmekle dinden çıktın!” dedi ve onu ayıpladı. O kadar ki Ukbe geri adım attı ve İslâm dininden çıktı. Kaynaklarda olay uzun uzadıya anlatılır. Âyet işte onun bu durumu ve yaptığına pişman olup nedamet duyması üzerine inmiştir: O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım! Anlatıldığına göre Ukbe ve Übey b. Halef, biri Bedirde diğeri de Uhud’da olmak üzere ikisi de öldürülmüşlerdir. Âyet, her ne kadar belli bir kişi hakkında inmiş olsa da durumu burada sözü edilen olaya uygun olan her zâlim ve kâfir hakkında genel geçer olmaktadır.

      Kuran'da Kinaye

      Sonra o gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak mealindeki beyanın bir temsil olması ve pişmanlıktan ve üzüntüden kinâye olarak kullanılması mümkündür. Çünkü bir konuda pişmanlığı, üzüntü ve özlemi, kini şiddetli olan birinin özlediğine kavuşamamanın verdiği öfkeden dolayı ellerini ısırması olası bir şeydir. Nasıl ki infakı terketmek elin kelepçelenmesi (mağlûle), aşırı infakta bulunmak, harcamak ve ölçüyü aşmak ise elin açılması (bast) olarak kinayeli biçimde ifade ediliyorsa, gene kitaptan yararlanmama, ona bakmama ve gerekli önemi vermeme “arkaya atma, kulak ardı etme’’ şeklinde kinaye yoluyla anlatılıyorsa, dönme ve benzeri durumdan kinaye olarak “topukları üzere döndü”, “sizi gerisin geri döndürürler”, "sonra sapasağlam basmışken ayağınız kayar’’ gibi âyetlerde kinaye yöntemine dayalı anlatım varsa burada da durum aynıdır. Bütün bunlar dönmek ve sebat etmek, almak ve terketmek hakkında temsil ve kinayeli anlatım örnekleri olmaktadır. Aynı şekilde “parmakların ısırılması” ifadesinin de şiddetli pişmanlık ve başına gelene karşı aşırı kin ve öfke duyma halinden kinaye olması mümkündür. Ellerin ısırılmasının gerçek olgu dile getiren bir ifade olarak anlaşılması da mümkündür. Buna göre ellerini ısırmaları, onların cezalarını ellerini ısırmak şeklinde vermesi ile gerçekleşir. Nasıl ki kendilerini, cehennem odunu yapmak suretiyle bizzat kendilerini kendi özleri ile cezalandırmakta ise ve onlar onunla azap görmekte ve onunla cezalandırılmakta iseler (parmaklarını ısırmak suretiyle de gerçek anlamda cezalandırılmış olurlar). En doğrusunu Allah bilir.

      “Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım!... Yani peygamberin çağrıda bulunduğu aynı yolda.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi" veya "belirli bir vakit, an" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin mutlak bir zaman birimi olmaktan ziyade, içinde büyük ve sarsıcı bir olayın vuku bulduğu ontolojik süreç olduğunu açıklar. Ayette bu kelimenin eskatolojik (ahiret) mahkemedeki o mutlak pişmanlık ve hesaplaşma anını (kıyamet gününü) işaret ettiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki "yevm" (o gün) vurgusunun, Geç Antik Çağ apokaliptik edebiyatındaki kozmik yargı anını temsil ettiğini inceler. İnsanın dünyevi, doğrusal zaman algısının aniden kesilerek, ilahi adaletin tecelli edeceği ve tüm eylemlerin sonuçlarıyla yüzleşileceği geri dönülemez dikey bir zamana geçişi ifade ettiğini analiz eder.

        Ye'addu (يَعَضُّ)

        İbn Fâris, "a-d-d" kökünün sözlükte "dişlerle bir şeyi kuvvetlice ısırmak, sıkıca kavramak" anlamlarına geldiğini belirtir. Fiziksel bir eylem olmasının ötesinde, bu kökün Arap dilinde şiddetli öfke, çaresizlik, kin veya derin bir pişmanlık hissini dışa vurmak için kinaye olarak kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "add" (ısırma) eyleminin insanın iç dünyasında taşıyamayacağı kadar ağırlaşan psikolojik bir acının (nedâmetin), bedensel bir reflekse dönüşmesi olduğunu açıklar. İnkârcının kendi ellerini ısırması, başkasına yöneltemediği öfkesini ve mutlak çaresizliğini kendi bedeninden çıkarmaya çalışmasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın beyânî (edebi) tasvir gücü bağlamında bu kelimeyi inceler. Ayetin soyut bir "pişman oldular" ifadesi yerine "ellerini ısırır" (ye'addu) fiilini kullanmasının, kelimelere sığmayan o kozmik dehşeti ve varoluşsal çöküşü doğrudan görsel (sinematografik) ve duyusal bir sahneye dönüştürdüğünü; okuyucunun zihninde o çaresizliğin fiziksel şiddetini somutlaştırdığını analiz eder.

        Ez-Zâlimu (الظَّالِمُ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temelinde "bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak" ve "sınırı/haddi aşmak" anlamlarının yattığını belirtir. Işığın olmaması (karanlık) manasını da barındırır.

        Râgıb el-İsfahânî, adaletin tam zıddı olan "zulm" kavramını, hakkı ehlinden başkasına atfetmek olarak tanımlar. Ayetteki "zâlim", sıradan bir ahlaki hata yapan kişi değil; dünyadayken ilahi rehberliği reddedip sahte dostlar (evliya) edinerek uluhiyet hakkını gasp eden ve kendi fıtratına en büyük haksızlığı yapan (şirke düşen) kişidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sistematiğinde "zulm" kavramının ontolojik ağırlığını inceler. Zâlimin, evrendeki tevhid eksenini bozan ve gerçekliği tahrif eden kişi olduğunu belirtir. Ahiretteki o dehşetli günde zâlimin yaşadığı pişmanlık, sadece bir ceza korkusu değil; kendi elleriyle bozduğu o evrensel gerçekliğin (hakikatin) bütün çıplaklığıyla üzerine çökmesinin yarattığı varoluşsal bir ezilmişliktir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki tarihsel ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. Ayetteki "ez-Zâlim" ifadesinin tekil ve marife (belirli) gelmesinin, tefsir geleneğinde özellikle Hz. Peygamber'e hakaret eden ve kötü arkadaşının (Ümeyye bin Halef veya Ubey bin Halef) kışkırtmasıyla İslam'dan dönen Ukbe bin Ebî Muayt gibi spesifik figürlere işaret ettiğini hatırlatır. Ancak Kur'an'ın bu spesifik olayı evrenselleştirerek, hakikati reddeden her "zâlim" (inkârcı) prototipi için ebedi bir trajedi formuna dönüştürdüğünü analiz eder.

        Yedeyhi (يَدَيْهِ)

        İbn Fâris, "y-d-y" kökünden türeyen "yed" (el) kelimesinin insanın tutma, kavrama ve eylem yapma organı olduğunu belirtir. Kelimenin tesniye (ikil) formunda "yedeyhi" (iki eli) şeklinde kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "yed" kelimesinin gücü, nimeti ve insanın dünyada ortaya koyduğu fiilleri (amelleri) temsil ettiğini açıklar. Zâlimin sadece bir parmağını veya tek elini değil, "her iki elini birden" ısırması, pişmanlığın ve öfkenin boyutunun tüm bedeni esir alacak kadar şiddetli olduğunu gösterir.

        Dücane Cündioğlu, "el" metaforunun Kur'an'daki felsefi karşılığını inceler. İnsanın dünyadaki varoluşunu, inşasını ve günahlarını elleriyle (yapıp ettikleriyle) gerçekleştirdiğini belirtir. Ahirette "ellerin ısırılması", zâlimin dünyadayken hakikati itmek, peygambere saldırmak ve batılı inşa etmek için kullandığı kendi "eylem aletlerine" (ellerine) duyduğu mutlak nefretin ve kendine yönelmiş eskatolojik bir öfkenin dışa vurumudur.

        Yekûlu (يَقُولُ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesli olarak bir söz söylemek, ifade etmek ve bir fikri beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) eyleminin insanın iç dünyasındaki niyetin ve idrakin dışa vurumu olduğunu açıklar. Zâlimin ellerini ısırırken bir yandan da konuşması (yekûlu), hissettiği o devasa hüznün ve pişmanlığın artık bedene sığmayıp itiraf cümleleri halinde döküldüğünü gösterir; bu, hakikatin çok geç kalınmış mecburi bir tasdikidir.

        Yâ Leytenî (يَا لَيْتَنِي)

        İbn Fâris, "l-y-t" kökünden gelen "leyte" edatının, Arapçada "temennî" (arzulama) işlevi gördüğünü, özellikle gerçekleşmesi artık imkansız olan veya çok zor olan geçmişe dair dilekler için kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "leyte" (keşke) kelimesinin, insanın elinden tamamen kaçırdığı bir fırsatın ardından duyduğu derin esefi anlattığını açıklar. "Yâ leytenî" (Ah keşke ben!), zamanın geri döndürülemezliği karşısında insanın ontolojik acziyetini ve çırpınışını ifade eden en trajik nidadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, eskatolojik (ahiret) metinlerinde "keşke" (leyte) nidasının teolojik işlevini kaydeder. Dünyada tövbe kapısı açıkken kullanılmayan iradenin, ahirette "keşke" şeklindeki dileğinin hiçbir hükmü yoktur. Bu nida, bir kurtuluş talebi değil, cehennem azabından önce başlayan psikolojik azabın ta kendisidir.

        İttehaztu (اتَّخَذْتُ)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün sözlükte "bir şeyi almak, tutmak ve kavramak" manalarına geldiğini belirtir. İfti'âl babında (ittihaz) kullanılması, sıradan bir alma eylemini değil; bilinçli bir yönelimi, karar vermeyi, kendine mal etmeyi ve aktif bir "edinme/benimseme" gayretini yansıttığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" kavramının inançsal ve zihinsel bir statü inşası olduğunu açıklar. Zâlimin "keşke edinseydim/tutsaydım" şeklindeki pişmanlığı, dünyadayken peygamberin yolunu seçmemesinin bir bilgi eksikliği değil, kendi iradesiyle yaptığı yanlış bir "tercih/ittihaz" eylemi olduğunun itirafıdır.

        Me'a (مَعَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "bir aradalık, beraberlik, yoldaşlık ve eşlik etme" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "beraberlik" (me'ıyyet) kavramının sosyolojik ve teolojik boyutunu analiz eder. Câhiliye zihniyetinde birey, kendi kabilesiyle veya zengin dostlarıyla "beraber" (me'a) olmayı varoluşsal bir güvenlik kalkanı olarak görür. Ancak eskatolojik mahkemede bu sahte yoldaşlıkların çöktüğü anlaşıldığında, zâlimin "keşke elçi ile beraber olsaydım" çığlığı; dünyevi ittifakların iflasını ve yegane kurtarıcı beraberliğin (ontolojik yoldaşlığın) ilahi elçiyle kurulabileceğini idrak etmesidir.

        Er-Rasûli (الرَّسُولِ)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temelinde "yumuşaklık, sükûnet ve bir şeyi ardı ardına, peş peşe göndermek" anlamlarının bulunduğunu yazar. "Rasûl", bir iradenin (Allah'ın) mesajını taşıyan, o maksatla yönlendirilen ve temsil makamında olan elçidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "risalet" kavramının sadece bir haberi nakletmek olmadığını, aynı zamanda gönderen otoritenin hükmünü yeryüzünde ikame etmek olduğunu belirtir. Zâlimin pişmanlığında muhatap aldığı kişi sıradan bir lider değil, ilahi otoritenin mutlak temsilcisi olan "El-Rasûl"dür (belirlilik takısıyla bizzat Hz. Muhammed veya o çağın elçisidir).

        Sebîlâ (سَبِيلًا)

        İbn Fâris, "s-b-l" kökünün "uzayıp giden, açık, belirgin ve yürünmesi kolay yol" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kelimesinin doğrunun, hakikatin ve kurtuluşun yolu (sırat-ı müstakim) olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "şebîl", Aramice "şebîlâ") ortak kökenine dikkat çekerek, Geç Antik Çağ'da "Yol" (The Way) kavramının hak dini veya evrensel kurtuluş öğretisini temsil eden spesifik bir teolojik metafor olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki gramatik yapısına dikkat çeker. "Sebîl" kelimesinin nekre (belirsiz) formda "sebîlâ" olarak gelmesi, pişmanlığın boyutunu derinleştirir: "Keşke Peygamber ile beraber (kurtuluşa giden) herhangi bir yol, küçücük bir iz, incecik bir bağlantı kursaydım!" Zâlim, o gün her şeyin mükemmelini değil, peygamberin rehberliğinden kendine ulaşacak en ufak bir "yol/bağlantı" kırıntısını bile çaresizce ve umutsuzca arzulamaktadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X