Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 24. Ayet

    اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَراًّ وَاَحْسَنُ مَق۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ashâbu-lcenneti yevme-iżin ḣayrun mustekarran veahsenu mekîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O gün cennetliklere kalınacak yerlerin en iyisi, dinlenme yerlerinin en güzeli bahşedilmiş olacaktır.”

      O gün cennetliklere kalınacak yerlerin en iyisi, dinlenme yerlerinin en güzeli bahşedilmiş olacaktır. Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül, bir defasında serap, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de sabit, sağlam ve benzeri nitelemelerle anlatmıştır. Rivayete göre İbn Mesûd (r.a.), “Kıyamet gününde gündüz yarısı olmadan cehennem ehli cehenneme cennet ehli de cennete kapak atar” demiş sonra da şu mealdeki âyeti okumuştur: “O gün cennetliklere kalınacak yerlerin en iyisi, dinlenme yerlerinin en güzeli bahşedilmiş olacaktır". İbn Mesûd’un mushafında Sâffât sûresindeki “sümme inne merci'ahum leile’l-cahîm” (ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ) âyeti de aynı kelime ile “inne makîlehum leile’l-cahîm" (إِنَّ مَقِيلَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ) şeklinde kaydetmiştir. öyle anlaşılıyor ki Allah bu kelâmını müşriklerin şu sözlerine mukabil zikretmiştir: "Veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı?” Yani onlar diyorlardı ki bahçeler ve mallar bize aittir, onun hiçbir şeyi yoktur. Buna mukabil Allah buyurdu ki: O gün cennetliklere kalınacak yerlerin en iyisi, dinlenme yerlerinin en güzeli bahşedilmiş olacaktır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ashâbu (أَصْحَابُ)

        İbn Fâris, "s-h-b" kökünün sözlükte "bir şeye bitişmek, ona yakın olmak, eşlik etmek ve ayrılmamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bir şeyin sahibi (mâliki) veya sürekli onunla birlikte bulunan kişi için bu kelimenin kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "suhbet" (arkadaşlık/sahiplik) kavramının rastgele bir karşılaşmayı değil, bedensel, mekansal veya zamansal olarak sürekli bir birikteliği ve aidiyeti gerektirdiğini açıklar. Ayette cennetlikler için "ashâb" kelimesinin kullanılması, onların cennete sadece kısa süreli bir ziyarette bulunmadıklarını; oranın kalıcı, değişmez ve ayrılmaz asıl sahipleri ve sakinleri olduklarını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal evreninde "ashâb" kavramının (Ashâbu'l-Cenne / Ashâbu'n-Nâr), insan grupları ile onların nihai eskatolojik mekanları arasında kurulan kopmaz ontolojik bağı temsil ettiğini analiz eder. Bu kelime, dünyadaki geçici kabile bağlarının (asabiye) yerine, ahiretteki inanç ve ahlak temelli ebedi "aidiyet" (mensubiyet) gruplarının geçtiğini gösteren teolojik bir sınıflandırmadır.

        El-Cenneti (الْجَنَّةِ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel anlamının "örtmek, gizlemek, saklamak ve bir şeyin üzerini kaplamak" olduğunu ifade eder. Ağaçlarının sıklığı, dallarının ve yapraklarının birbirine girmesi sebebiyle toprağı, içindeki canlıları ve altında gölgelenenleri dış gözlerden örttüğü için bağ ve bahçelere "cennet" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cennet kelimesinin yeryüzünde ağaçları toprağı örten her türlü sık ve gölgelik bahçe için kullanıldığını söyler. Bağlam içerisinde bu kelime, dünyevi bir bahçeyi değil, inananlar için hazırlanmış kusursuz, uhrevi ve sonsuz mükafat mekanını temsil eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça etimolojisinin yanı sıra, Sami dillerindeki ortak eskatolojik kökenine dikkat çeker. Aramice ve Süryanicedeki "gantâ" kelimesiyle akrabalığını belirterek, Geç Antik Çağ dini terminolojisinde "ilahi huzurdaki kutsal bahçe" tasavvurunun Kur'an'ın anlamsal evrenine yerleştiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, "cennet" imgesinin sosyo-psikolojik arka planını inceler. Kızgın çöllerle çevrili bir coğrafyada yaşayan Arap toplumunun bilinçaltındaki en derin arzunun "gölge, su ve yeşillik" olduğunu; Kur'an'ın bu yerel arzu nesnesini alıp, onu mutlak bir eskatolojik mükafata ve ontolojik bir ebediyet mekanına dönüştürdüğünü ifade eder.

        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi" veya "belirli bir vakit, an" anlamlarına geldiğini belirtir. "İz" (o vakit/o an) zarfıyla birleştiğinde, belirli ve kesinleşmiş bir zaman kesitine işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin mutlak bir zaman biriminden ziyade, içinde büyük bir olayın vuku bulduğu süreç olduğunu açıklar. "Yevmeizin" (o gün), dünyevi zaman algısının tamamen bittiği ve ilahi adaletin tecelli ettiği o mutlak hesaplaşma ve yerleşme anını (kıyamet gününü) ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde bu tür zaman zarflarının (o gün), Geç Antik Çağ apokaliptik edebiyatındaki "eskatolojik kırılma" noktasını temsil ettiğini inceler. İnkarcıların dünyevi zamanının aniden kesilerek, herkesin ontolojik karşılığını bulacağı dikey (kozmik) bir zamana geçişi analiz eder.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün "iyilik, fayda, üstünlük ve insanın doğası gereği yöneldiği, seçtiği şey" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kelimesini, aklın ve fıtratın arzuladığı, menfaat ve güzellik barındıran nesne veya durum olarak tanımlar. Ayette ism-i tafdil (kıyaslama) formunda "daha hayırlı/daha iyi" anlamında kullanılmıştır. Cehennemliklerin dar ve ateşli mekanına kıyasla, cennet ehlinin durumunun mutlak üstünlüğünü belirtir.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Câhiliye toplumunda "hayr" kelimesinin bütünüyle materyalist bir çerçevede (deve, altın, dünyevi güç) anlaşıldığını inceler. Kur'an'ın bu ayette "hayr" kavramını, müşriklerin geçici dünyevi refah beklentilerini yıkarak, eskatolojik ve ahlaki bir zirveye, ebedi bir mekanın konforuna taşıdığını analiz eder.

        Mustekarran (مُّسْتَقَرًّا)

        İbn Fâris, "k-r-r" kökünün "soğukluk, bir yerde sabit kalmak, hareketin ve sarsıntının durması, yerleşmek" manalarına geldiğini ifade eder. Göze aydınlık veren mutluluğa "kurretü'l-ayn" denmesinin sebebi de gözün arayışının bitip o güzellikte sabitlenmesi ve sükunet bulmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "karar" kavramının, bir nesnenin veya kişinin her türlü sarsıntıdan, tehlikeden ve göçten kurtularak nihai güvenliğine kavuşması olduğunu açıklar. "Müstekarr" kelimesi, ism-i mekân olarak "kesinleşmiş, sabitlenmiş ve huzurla kalınacak nihai durak" anlamına gelir. Dünyanın geçiciliğine (fena) zıt olarak, cennetin hiçbir değişime uğramayan ontolojik kalıcılığını (beka) temsil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ahiret ahvali bağlamında "müstekarr" kelimesini inceler. Cehennemdeki "dar mekan" (mekânen dayyikan) ve oradaki çaresiz çırpınışlarla tam bir tezat oluşturacak şekilde; cennet ehlinin ulaştığı bu mekanın, sarsılmaz bir güvenlik, ontolojik bir denge ve ebedi bir sükunet merkezi olduğunu kaydeder.

        Ahsenu (أَحْسَنُ)

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün "güzellik, iyilik, gözün ve kalbin hoşlandığı her türlü form ve mana; çirkinliğin (kubh) tam zıddı" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüsn" (güzellik) kavramının aklı, kalbi ve duyuları aynı anda tatmin eden kusursuzluk olduğunu belirtir. "Ahsen" kelimesi, bu güzelliğin ve iyiliğin ulaşabileceği en tepe noktayı (en güzel) ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ahsen" kavramının Kur'an'ın cennet tasvirlerindeki estetik boyutunu analiz eder. İlahi mükafatın sadece ontolojik bir güvenlik (müstekarr) sunmakla kalmadığını, aynı zamanda insanın ruhsal ve duyusal fıtratına hitap eden muazzam bir "ilahi estetik" ve görsel/mekansal kusursuzluk (ahsen) barındırdığını ifade eder.

        Makîlâ (مَقِيلًا)

        İbn Fâris, "k-y-l" kökünün "günün ortasında (öğle vakti) uyumak, dinlenmek veya gölgelenmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu eyleme "kaylûle", bu eylemin gerçekleştirildiği huzurlu ve serin mekana ise "makîl" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kaylûle" kavramının, günün en sıcak ve meşakkatli anında çalışmaya ara verip bedeni istirahate çekmek olduğunu açıklar. "Makîl", bu istirahatin yapıldığı, her türlü sıkıntıdan uzak, emniyetli ve konforlu sığınaktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Mekke toplumunun iklimsel ve kültürel bağlamındaki karşılığını analiz eder. Çöl ikliminde günün en dayanılmaz, en boğucu anı öğle sıcağıdır; bu yüzden serin ve gölgelik bir "makîl" (öğle dinlenme yeri), bedevi Arabın zihnindeki en üstün güvenlik, lüks ve konfor imgesidir. Kur'an, bu yerel konfor algısını kullanarak cennetin ferahlığını muhatabın dünyasına tercüme eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi dilindeki "mukabele" (zıtlıklar üzerinden anlam inşası) sanatını bu kelime üzerinden inceler. Bir önceki sahnede cehennemlikler "daracık bir mekanda" (dayyikan), "öfkeyle kaynayan ateşin hırıltıları" (tegayyuzan ve zefîrâ) içinde yavaş yavaş helak olurken; cennet ehlinin durumu "makîl" (ferah, serin ve güvenli bir öğle uykusu/dinlenmesi) imgesiyle resmedilir. Ateşin o boğucu harareti ile öğle gölgesinin o mutlak serinliği arasındaki bu çarpıcı görsel ve işitsel tezat, ahiret sahnelerinin edebî dehşetini ve huzurunu zirveye taşır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X