وَقَدِمْنَٓا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 23. Ayet
Daralt
X
-
"Onların yaptığı her işi ele almış ve onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız.”
Onların yaptığı her işi ele almış ve onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız. Sözü edilen işleri, daha önce de belirttiğimiz üzere bu dünyada iken âhirette (karşılığını) bulacakları umuduyla yapmış oldukları işleridir. Onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız. Müfessirler “ve kadimnâ” (وَقَدِمْنَا) kelimesine onların işlemiş oldukları amellere yöneldik ve onları değerlendirmeye aldık anlamı vermişlerdir. Ancak bize göre onların o amellerini temelden savrulup giden toz toprak (هَبَاءً مَنْثُورًا) yaptık, diye yorumlamak gerekir. Bazıları dediler ki; “Hebâen mensûra” (هَبَاءً مَنْثُورًا) hayvanların çıkardığı toz bulutu demektir. Bazıları onun elbisenin tozu olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da onun güneş ışığında uçuşan toz zerrecikleri olduğunu ve onun zerre diye isimlendirildiğini ifade etmişlerdir.
Savrulup giden toz toprak. Yani hiçbir şey değil demektir. “Heba” (هَبَاء) kor ateş üzerindeki ince tabaka, yani ateşin sönmeye yüz tutması halinde üzerinde oluşan ince kül tabakasıdır. Ateşin sönmeye yüz tuttuğunu ve içindeki korların henüz sönmemiş olduğunu, küllerin ise onları örttüğünü ifade etmek için “hebeti’n-nâru tehbû, hebven” (هَبَتِ النَّارُ تَهْبُو، هَبْوًا) denilir. Değeri olmayan her şeye “Heba” denilir. “Bu hebadır” dersin, yani hiçbir şey değil demek istersin. “Mensûr” ise savrulmuş demektir.
Yorumu Yorumla
-
Kadimnâ (وَقَدِمْنَا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünü oluşturan "k-d-m" harflerinin sözlükte "öne geçmek, ilerlemek, bir şeye doğru adım atmak ve yönelmek" temel anlamlarına geldiğini belirtir. Ayak (kadem) kelimesinin de insanın öne doğru attığı organ olması hasebiyle bu kökten türediğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kudûm" (k-d-m) eyleminin bir maksatla bir yere veya bir şeye doğru ilerlemek olduğunu açıklar. Ayette bu fiilin Allah'a nispet edilerek "Onların yaptıklarına (amellerine) yöneldik/geldik" şeklinde kullanılmasının, fiziksel bir yer değiştirme (intikal) olmadığını; ilahi iradenin, adaletin ve hesap sorma kastının müşriklerin amellerini doğrudan hedef alması ve hükme bağlaması manasına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu ayetteki antropomorfik (insan biçimci) dilini analiz eder. "Amellerine doğru yürüdük/vardık" (kadimnâ) ifadesinin, Câhiliye aklının anlayabileceği canlı, dinamik ve sarsıcı bir hesaplaşma tablosu çizdiğini; ilahi adaletin, müşriklerin dünyada büyük bir güvenle biriktirdikleri eylemlerin tam karşısına dikilip onlarla ontolojik bir yüzleşme gerçekleştirdiğini ifade eder.
Amilû (عَمِلُوا) / Amelin (عَمَلٍ)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün "bir işi belli bir kast, irade ve bilinçle yapmak" manasına geldiğini belirtir. İradesiz ve tesadüfi olarak meydana gelen "fiil" kavramından farklı olarak, "amel"in arkasında daima bir niyet ve çaba bulunduğunu yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini, şuurlu bir varlığın kendi tercihiyle ortaya koyduğu her türlü çaba ve üretim olarak tanımlar. Ayette hem fiil (amilû/yaptılar) hem de isim (amelin/işler) formunda tekrarlanması, müşriklerin dünyadayken gösterdikleri çabanın hacmini, ciddiyetini ve miktarını (belki de Kabe'ye hizmet, hacılara su dağıtma gibi sosyal iyiliklerini) vurgulamak içindir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "amel" (özellikle amel-i salih) kavramının zorunlu olarak "iman" (tevhid) kavramına sıkı sıkıya bağlı olduğunu inceler. Müşriklerin ne kadar büyük ve faydalı "ameller" üretirlerse üretsinler, bu amellerin ontolojik merkezden (tevhidden) kopuk olduğu için eskatolojik (ahiret) düzlemde hiçbir ağırlık taşımayacağını; imansız amelin, köksüz bir ağaç gibi teolojik olarak geçersiz sayılacağını analiz eder.
Ce'alnâhu (فَجَعَلْنَاهُ)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün sözlükte "yapmak, koymak, kılmak ve bir şeyi bulunduğu halden başka bir duruma dönüştürmek" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ce'ale" fiilinin, var olan bir nesnenin veya durumun formunu, işlevini veya ontolojik statüsünü değiştirmek olduğunu açıklar. İnkarcıların dünyada somut birer gerçeklik olarak inşa ettikleri "amellerin", hesap gününde ilahi bir müdahaleyle (ce'alnâhu / onu kıldık/dönüştürdük) bir anda hiçliğe transfer edilmesini, değerinin sıfırlanmasını ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin kullanımındaki dinamizme dikkat çeker. "Ce'alnâ" (Biz kıldık) eylemi, amellerin kendiliğinden yok olmasını değil; arkasında şirkin ve inkarın bulunduğu o sahte birikimlerin, ilahi adaletin aktif ve doğrudan bir müdahalesiyle geçersiz ilan edilmesini, yani ontolojik bir "iptal" (ihbat) işlemini simgeler.
Hebâen (هَبَاءً)
İbn Fâris, "h-b-e" kökünün "havada uçuşan, ağırlığı olmayan, ancak güneş ışığı bir pencereden içeri sızdığında gözle görülebilen son derece ince toz zerreleri" anlamına geldiğini belirtir. Boşa giden, hiçbir değeri ve aslı olmayan şeyler için kinaye olarak kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, "hebâ" kelimesini, elle tutulamayan, tartılamayan ve hiçbir şekilde bir araya getirilip fayda sağlanamayan toz zerrecikleri olarak tanımlar. Müşriklerin büyük bir kibirle güvendikleri amellerinin, ilahi terazide (mizan) zerre kadar bir ağırlık (vezn) bile ifade etmediğini gösteren çarpıcı bir metafordur.
Dücane Cündioğlu, "hebâ" kavramını estetik ve nihilistik bir çerçevede okur. Dünyevi iktidarların, servetlerin ve şirke dayalı iyiliklerin devasa birer yapı (bina) gibi algılandığını; ancak ahiret güneşinin (hakikatin) doğmasıyla birlikte, bu devasa yapıların aslında sadece bir "optik illüzyon", güneş ışığında oynaşan anlamsız toz zerreleri (hebâ) olduğunun ifşa edildiğini analiz eder. Bu, putperest çabanın mutlak hiçliğinin (nihilizminin) Kur'ani ifadesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde "ihbât-ı a'mâl" (amellerin boşa gitmesi) prensibi bağlamında bu kelimeyi inceler. İman şartını taşımayan amellerin, dünyada ne kadar faydalı görünürse görünsün, ahiret boyutunda sevap ve kurtuluş (necat) üretemeyeceğini; "hebâ" kelimesinin bu teolojik geçersizliğin ve amellerin iptalinin en somut dilsel karşılığı olduğunu kaydeder.
Mensûrâ (مَّنثُورًا)
İbn Fâris, "n-s-r" kökünün "tohum, söz, su veya toz gibi şeyleri etrafa saçmak, dağıtmak ve bir arada duran yapıyı bozmak" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "nesr" eyleminin, parçaları birleştirilmiş ve bir nizam içinde olan şeyi dağıtıp savurmak olduğunu açıklar. "Mensûr" kelimesi ism-i mef'ul (edilgen ortaç) yapısında olup "savrulmuş, darmadağın edilmiş" demektir. "Hebâen mensûrâ" tamlaması, amellerin sadece ağırlıksız bir toz olmakla kalmayıp, aynı zamanda şiddetli bir rüzgarla her bir yana savrulduğunu, bir daha asla toplanamayacak ve kendisinden faydalanılamayacak şekilde ontolojik bir yıkıma uğradığını belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın beyânî (edebi ve görsel) mucizesi bağlamında bu kelimenin gücünü analiz eder. Ayetin başındaki "amel" (inşa edilmiş, yapılmış somut iş) kavramının ağırlığından, ayetin sonundaki "savrulmuş toz" (hebâen mensûrâ) imgesine doğru yaşanan o keskin düşüşün, inkarcının psikolojisindeki çöküşü anlattığını belirtir. Bu kelimeler, bir ömür süren çabanın saniyeler içinde mutlak bir boşluğa savruluşunun sarsıcı ve görsel (cinematic) bir resmini çizer.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla