Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 21. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 21. Ayet

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّـنَاۜ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُواًّ كَب۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ levlâ unzile ‘aleynâ-lmelâ-iketu ev nerâ rabbenâ(k) lekadi-stekberû fî enfusihim ve’atev ‘utuvven kebîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler, ‘Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi? diyorlar. Gerçek şu ki onlar içlerinde derin bir kibir duygusu besliyor, azgınlıkta sınır tanımıyorlar.”

      Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler... Müfessirler şöyle dedi: Beklemeyenler anlamına gelen “lâ yercûne likâenâ” (لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا) cümlesi, bizimle karşılaşmaktan korkmayanlar, endişe etmeyenler demektir. Yani ölümden sonra Allah’ın diriltilmesi konusunda endişe duymayanlar. Dilçiler ise şöyle dedi “Recâ* ummadır, korku değildir. Ancak bu umma içinde bir endişenin (havf), endişe içinde de ummanın (recâ) olması da mümkündür. Çünkü içinde endişe olmayan recâ (umma) güven (emn) demektir. İçinde umut taşımayan korku de ümitsizliktir (iyâs). Her ikisi de, yani hem emn hem de ye’s yerilen sıfatlardır. (Umut ve korkunun birlikteliği esastır).

      Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi? Bize melekler gönderilmesi gerekmez miydi? sözleri bize beşer peygamberler gönderilmek yerine melek peygamberler gönderilmesi gerekmez miydi? anlamında olabilir. Çünkü onlar beşer peygamberlerin olabileceğini inkâr etmektedirler. Tıpkı “Bu adam, sadece sizin gibi sıradan bir insandır” mealindeki âyette de olduğu gibi. Bize melekler gönderilmesi gerekmez miydi? sözlerinin meleklerin vahyi ve risâleti sana değil bize getirmeleri gerekmez miydi? Çünkü biz başlarız, hükümranlarız ve önderleriz şeklinde anlaşılması da muhtemeldir. Onlar şöyle diyorlardı; Eğer senin dediğin hak olsaydı, senin resûl olduğun, sana vahiy ve melek geldiğine dair iddian doğru olsaydı, o takdirde biz risâlete senden daha lâyık olurduk, çünkü biz reisleriz, hükümranlarız. Tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” diye de eklediler”. Ve emsali İlâhî beyanlar. Çünkü onlar dünyalık konusunda kendilerinden daha alt seviyede olan birilerinin peygamber olmasını kabul edilebilir bulmuyorlardı. Ya da onların şu sözleri gibi olması da mümkündür: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” O melek onun peygamber olduğuna tanıklık ederdi. Veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi? Aşikâr olarak O’nu gözlerimizle görmemiz, O nunla konuşmamız ve onu Oha sormamız gerekmez miydi? En doğrusunu Allah bilir.

      Gerçek şu ki onlar içlerinde derin bir kibir duygusu besliyor. “İstikbâr” (اسْتِكْبَار) kibir besleme, başkasını özünde, işinde gücünde, şeklinde şemailinde kendi gibi biri ve dengi görmemek demektir. Onun böyle olması onların Resûlullah’ı sıfırı tüketmiş züğürt biri olarak görmeleri, onun ihtiyaç içinde olduğunu düşünmeleri, bu yüzden onu risâlete ehil görmemeleri, yersiz bulmaları, buna mukabil kendilerini bunun için uygun bulmaları sebebiyledir. Onların kibir beslemeleri başkalarını kendilerine denk, şekli şemaili itibariyle benzer bulmamaları yüzündendir. Yahut kibir duygusu beslediler ve onun haklı olduğunu kendilerine gönderilmiş Allah’ın peygamberi olduğunu bildikleri halde sırf kibirleri yüzünden Resûlullah’a boyun eğmediler, ona itaat etmediler, ona tâbi olmadılar.

      Azgınlıkta sınır tanımıyorlar. Bazıları şöyle dedi: “el-Utuv” (الْعُتُوّ) kelimesi cüretkârlık demektir. Bu, istikbâr, yani kibir duygusu beslemekten daha şiddetli bir ruh halidir. Bazıları da “el-Utuv” sözde çok aşırı gitmektir, demişlerdir. Bazıları da onun kibirin bir çeşidi olduğunu söylemişlerdir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesli olarak bir söz söylemek, ifade etmek ve bir fikri beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin yalnızca ağızdan çıkan sıradan bir ses dizisi olmadığını; arkasında bir inanç, ideoloji ve kesin bir duruş barındıran düşünsel bir eylem olduğunu açıklar. Ayette müşriklerin ileri sürdükleri bu cüretkar talebin (Allah'ı görme isteğinin), anlık bir heves değil, vahyi reddetmek için ürettikleri sistematik ve ideolojik bir "söz/argüman" (kavl) olduğunu ifade eder.

        Yercûne (يَرْجُونَ)

        İbn Fâris, "r-c-v" kökünün "ümit etmek, bir şeyi arzulamak ve beklemek" anlamlarına geldiğini, ancak insanın bilmediği veya tam emin olmadığı şeylere karşı duyduğu ümit genellikle korkuyla iç içe geçtiği için bu kökün yer yer "korkmak ve çekinmek" manasını da taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "recâ" kavramını, insanın sevdiği ve arzuladığı bir sonuca ulaşma beklentisi olarak tanımlar. Ayette olumsuz formda (lâ yercûne) kullanılması, inkarcıların Allah ile karşılaşma (hesap verme) gibi bir beklentilerinin veya inançlarının kesinlikle olmadığını; ahirete dair içlerinde ne bir ümit (mükafat beklentisi) ne de bir korku/endişe (ceza beklentisi) barındırmadıklarını açıklar.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Câhiliye toplumunda geleceğe dair beklentilerin (recâ) tamamen dünyevi menfaatler, yağmurlar veya kabile zaferleri üzerine kurulu olduğunu inceler. Kur'an'ın bu ayette "recâ" eylemini eskatolojik (ahirete dair) bir karşılaşmaya bağlayarak kavrama teolojik bir derinlik kattığını; müşriklerin bu dikey (ilahi) beklentiden yoksun olmalarının, onların inkarlarının temel psikolojik ve epistemolojik sebebini oluşturduğunu analiz eder.

        Likâenâ (لِقَاءَنَا)

        İbn Fâris, "l-k-y" kökünün "yüz yüze gelmek, karşılaşmak ve bir şeye tesadüf etmek" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kavramının hem fiziksel/gözle görülür bir karşılaşmayı hem de idrak ve basiretle gerçekleşen manevi bir yüzleşmeyi kapsadığını belirtir. "Likâullah" (Allah ile karşılaşma) ifadesinin, O'nu dünyevi gözlerle fiziksel olarak görmek demek olmadığını; kıyamet gününde ilahi huzura çıkarılıp hesap vermek, diriliş gerçeğiyle ve ilahi adaletle yüzleşmek manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "bize kavuşmayı ummayanlar" ifadesinin teolojik ağırlığını analiz eder. Müşriklerin asıl sorununun Allah'ın varlığını inkar etmek değil, "likâ" (hesap verme ve diriliş) fikrini reddetmek olduğunu belirtir. Hesap verecekleri bir karşılaşmaya inanmadıkları için, ahlaki sorumluluktan kaçmakta ve peygamberden mantıksız taleplerde (Allah'ı gözle görmek gibi) bulunmaktadırlar.

        Unzile (أُنزِلَ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün "yukarıdan aşağıya doğru inmek" temel anlamına sahip olduğunu belirtir. Fiilin edilgen (meçhul) formda "unzile" (indirilmeli değil miydi) şeklinde kullanılması, iniş eyleminin yüksek bir ilahi otorite tarafından gerçekleştirilmesi yönündeki beklentiyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin yüksek bir makamdan aşağıya doğru ani ve bütüncül bir aktarım olduğunu açıklar. Müşriklerin "bize melekler indirilmeli değil miydi?" şeklindeki talepleri, vahyin görünmez ve manevi tabiatını reddedip; gökten gözle görülür, fiziksel ve ezici bir ihtişamla inen doğaüstü varlıklar (melekler) aracılığıyla ikna edilme arzularını yansıtır.

        El-Melâiketu (الْمَلَائِكَةُ)

        İbn Fâris, kelimenin etimolojisi hakkında iki farklı yaklaşımı aktarır. Birinci görüşe göre "m-l-k" (mülk, güç, iktidar) kökünden gelir ve onların doğaüstü güçlerini vurgular. İkinci görüşe göre ise "l-e-k" (haber, mesaj, elçilik) kökünden türemiş olup, "me'lek"ten dönüşerek "melek" halini almıştır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerinden ziyade, doğrudan İbranice "mal'âkh" ve Etiyopça/Aramice "mal'ak" (haberci, elçi) kelimelerinden İslam öncesi dönemde Arapçaya dini bir terim olarak transfer edildiğini ileri sürer.

        Toshihiko Izutsu, müşriklerin vahyin kaynağı olarak melekleri talep etmelerinin ardındaki pagan ontolojisini inceler. Câhiliye zihniyetine göre, ilahi (kutsal) alan ile insani (profan) alan arasında kesin bir uçurum vardır. Bu nedenle, ilahi mesajın sıradan, ölümlü bir insan (peygamber) tarafından değil, ancak "insanüstü" varlıklar olan melekler tarafından getirilirse ciddiye alınabileceğini düşünmektedirler. Bu talep, insan iradesini ikna etmeye yönelik değil, insanı dehşetle boyun eğmeye zorlayan (coercive) bir mucize beklentisidir.

        Nerâ (نَرَىٰ)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "göz ile bakıp görmek, idrak etmek ve akılla kavramak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin fiziksel (basar), zihinsel (akıl) veya hayali olabileceğini açıklar. Müşriklerin "Rabbimizi görsek ya!" şeklindeki taleplerindeki "görme" eylemi, mutlak anlamda fiziksel ve ampirik bir görme (rü'yet-i basar) talebidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmindeki "ru'yetullah" (Allah'ın görülmesi) tartışmaları bağlamında bu ayeti inceler. Müşriklerin Allah'ı fiziksel olarak görme talebinin, Yaratıcı'yı zaman ve mekan sınırları içine çekme, O'nu nesneleştirme ve immanent (içkin/maddi) bir varlığa indirgeme cüretinden kaynaklandığını; bunun da tevhidi kavrayamamış kaba bir materyalist aklın ürünü olduğunu kaydeder.

        Rabbenâ (رَبَّنَا)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temelinde "bir şeye sahip olmak, onu koruyup gözetmek ve bir varlığı ilk halinden alıp yavaş yavaş, aşama aşama en mükemmel noktasına kadar terbiye etmek" anlamlarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesinin mutlak mülkiyet, otorite ve terbiye etme yetkisini barındırdığını ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, müşriklerin kendi dilleriyle "Rabbimiz" (Rabbenâ) demelerindeki teolojik paradoksu analiz eder. Hem O'nun kendi yaratıcıları ve sahipleri (Rab) olduğunu sözde kabul ederler hem de O'nun iradesine (insan bir elçi göndermesine) itiraz edip, Rabbe nasıl davranması gerektiğini dikte ederek (O'nu gözleriyle görmeyi şart koşarak) uluhiyet ve kulluk hiyerarşisini tamamen tersyüz ederler.

        İstekberû (اسْتَكْبَرُوا)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün "büyük olmak, hacim veya makamca yücelik" anlamına geldiğini belirtir. Fiilin "istef'ale" babında (istikbâr) gelmesi, kişinin kendisinde aslında bulunmayan bir büyüklüğü vehmetmesi, kibirlenmesi ve kendini olduğundan çok daha üstün görerek başkalarına (veya hakikate) tepeden bakması eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kibr" kavramının insanın kendi nefsini başkalarından üstün görme hali (psikolojik durum), "istikbâr"ın ise bu halin eyleme, reddiyeye ve itaatsizliğe dönüşmesi (davranış) olduğunu açıklar. Müşriklerin melek veya Allah'ı görme taleplerinin masum bir bilgi arayışı değil, kendi egolarına sıradan bir insanı (Peygamber'i) önder olarak yakıştıramadıkları için sergiledikleri devasa bir kompleks ve kibir (istikbâr) patlaması olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sistematiğinde "istikbâr" kavramının "islam" (teslimiyet/boyun eğme) kavramının tam zıddı (antonym) olduğunu inceler. Müşrik elitlerin, kendilerini müstağni (kimseye ve ilahi bir uyarıcıya muhtaç olmayan) olarak görmelerinin, kendi "nefislerinde" ürettikleri bu kibrin, Câhiliye zihniyetinin en temel ontolojik hastalığı olduğunu vurgular.

        Enfusihim (أَنفُسِهِمْ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün "bir şeyin özü, cevheri, kan, nefes ve can" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin insanın iç dünyasını, bilincini, ruhunu ve egosunu temsil ettiğini belirtir. "Kendi içlerinde/nefislerinde kibirlendiler" (fî enfusihim) ifadesi, bu kibrin sadece yüzeysel bir inat olmadığını, onların varoluşsal merkezlerine, karakterlerinin en derin özüne kök salmış karanlık ve hastalıklı bir ego şişmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin taleplerindeki rasyonel görünen kılıfın (delil isteme bahanesinin) altındaki asıl nedeni ayetin bu kelimeyle ifşa ettiğini belirtir. Sorun epistemolojik bir yetersizlik veya delil eksikliği değil, tamamen "nefislerindeki" (iç dünyalarındaki) psikolojik bir üstünlük iddiası ve kibrin ta kendisidir.

        Atev (عَتَوْا) / Utuvven (عُتُوًّا)

        İbn Fâris, "a-t-v" kökünün "haddi aşmak, aşırı derecede isyan etmek, kurumak ve sertleşmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Kuruyan ve esnekliğini yitirip sertleşen odunlar için de bu kök kullanılır; kalbin hakikate karşı katılaşmasını, hiçbir öğüdü kabul etmeyecek kadar kurumuş olmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "utuv" kavramının, azgınlığın (tuğyan) ve isyanın en uç, en katı hali olduğunu açıklar. Kibirlenmenin (istikbâr) bir sonraki aşamasıdır; kişi önce içinde kibirlenir, sonra bu kibir dışarıya karşı dizginlenemez, yıkıcı ve hadsiz bir başkaldırı (utuv) olarak taşar.

        Dücane Cündioğlu, "utuv" kelimesinin fonetik ve semantik yapısındaki kuruluğa/katılığa dikkat çeker. Nefislerinde kibirlenenlerin, ilahi otoriteye "Bize Allah'ı göster!" diyecek kadar fütursuzlaşmalarını; yaratılmışlık sınırlarını parçalayan, haddini bilmez, patolojik bir teolojik azgınlık (utuv) olarak analiz eder.

        Kebîrâ (كَبِيرًا)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün "hacim, miktar veya şiddet bakımından devasa olmak" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kebîr" sıfatının, müşriklerin sergilediği bu isyanın (utuvven) niteliğini belirlediğini söyler. Onların isyanı sıradan bir insana veya lidere karşı değil, göklerin ve yerin Yaratıcısı'na karşı olduğu, O'nun yeryüzüne müdahale biçimine cüretkarca şartlar koştukları için "büyük/korkunç" (kebîr) olarak nitelendirilmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan ayetteki "istikbâr" (kibirlenme) ve "utuvven kebîrâ" (büyük bir azgınlıkla isyan etme) tamlamalarının, küfrün pasif bir bilgisizlikten ibaret olmadığını kanıtladığını kaydeder. Allah'ı gözle görmeyi talep etmek gibi rasyonel sınırları aşan istekler, aslında aklın bir ihtiyacı değil, "büyük bir azgınlığın" ontolojik dışa vurumu ve küfrün en küstah zirvesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X