Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 18. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 18. Ayet

    قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ وَكَانُوا قَوْماً بُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû subhâneke mâ kâne yenbeġî lenâ en netteḣiże min dûnike min evliyâe velâkin metta’tehum veâbâehum hattâ nesû-żżikra vekânû kavmen bûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlar, ‘Seni tenzih ederiz! Senden başka dostlar edinmek bize yakışmaz. Sen bunları ve atalarını nimetler içinde yüzdürdün; nihayet onlar da seni anmayı unuttular ve böylece uçurumu boylayan bir topluluk oldular’ diyecekler”

      Onlar, Seni tenzih ederiz! Senden başka dostlar edinmek bize yakışmaz. Müfessirler şöyle dediler: “Evliyâ” (أَوْلِيَاءَ) “erbâb” (أَرْبَاب), yani rabler demektir. Onlar Allah’tan gayrı bir Rab edinmediler. Ancak bize göre şu iki durum söz konusu olmalıdır: Senin dostlarının dışında dostlar edinmemiz bize yaraşmaz. Senin dostların da müminlerdir. Ya da şöyle olur: Senin dostluğun dışında başka bir dostluk arayışı içinde olmamız bize yaraşmaz. Bazı kırâatlar da nûnun refı ile ”en nuttehaze min dûnike evliyâ (أَنْ نُتَّخَذَ مِنْ دُونِكَ أَوْلِيَاءُ) şeklindedir. Ancak edebiyatçılar onun hatalı olduğunu söylemektedirler.

      Sen bunları ve atalarını nimetler içinde yüzdürdün; nihayet onlar da seni anmayı unuttular. Bunun muhtemel İki izahı vardır; Birincisi: Onların atalarına gerçekten bu dünyada iken mühlet verilmiş ve nimetler içinde yüzdürülmüşlerdir. Sonunda kendilerine bu dünyada iken kitaplarında vâdedilen azap (vaîd) ya da tercih etmiş oldukları dine ve yapıp ettiklerinden dolayı peygamberlerin korkutmuş olduğu azap ve helak isabet etmeden ölmüşlerdir. Bunun sonucunda kendilerine kitaplarında vâdedilen azaplardan ya da helakten bir şey dokunmamıştır diye kendilerinin hak üzere oldukları kuruntusuna kapılmışlardır. Bu tevile göre unutmuş oldukları “zikr” onların kitaplarıdır ya da resullerinin vâdetmiş olduğu şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer böyle ise o takdirde âyet onlardan Ehl-i Kitap hakkındadır. Âyetin firavunlar ve kâfir Önderler hakkında olması da mümkündür. Onlar bu dünyada mal ve yöneticilik verilerek nimete gark edildiler, o kadar ki onlar insanları ve tabilerini Resûlullah’ı ve ona indirileni yalanlamaya çağırmışlar, karşılık olarak kendilerine ellerindeki mallar verilmiş, bunun sonucunda da Kuranda yer alan vaîdi (azap tehdidini) unutmuşlardır.

      Ve böylece uçurumu boylayan bir topluluk oldular. Buradaki “kânû”nun (كَانُوا) “sârû” anlamında olması muhtemeldir. Ya da “onlar Allah katında uçurumu boylayan bir topluluk idiler” anlamındadır. el-Bûr” (بُورًا) bazılarına göre helak demektir. Bazılarına göre ise “el-bûr” (بُورًا) “fesad” (فَسَاد), yani bozukluk demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan "k-v-l" harflerinin sözlükte "sesli olarak bir söz söylemek, ifade etmek ve bir fikri beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin yalnızca dudaklardan dökülen gelişi güzel sesler olmadığını; inanç, ideoloji ve kesin bir kanaatin dışa vurumu olduğunu açıklar. Ayette müşrikler tarafından ilahlaştırılan varlıkların (melekler, peygamberler veya salih kişiler) eskatolojik mahkemede Allah'a karşı topluca (çoğul sîgasıyla) verdikleri bu cevap, onların ontolojik konumlarını ve tevhidi tasdik eden kesin bir beyandır.

        Subhâneke (سُبْحَانَكَ)

        İbn Fâris, "s-b-h" kökünün sözlükte "suda yüzmek, havada hızla akıp gitmek ve uzaklaşmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu hareketliliğin teolojik dile aktarımıyla "Allah'ı O'na layık olmayan her türlü eksiklikten, noksanlıktan ve beşeri sıfatlardan hızla uzak tutmak (tenzih etmek)" manasını kazandığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, tesbih kavramını, Allah'ı kusurlardan tenzih ederek O'na ibadette ve itaatte hızla koşmak olarak tanımlar. Ayette ilahlaştırılan varlıkların sorguya ilk olarak "Sübhaneke" (Seni tenzih ederiz/Sen yücesin) diyerek başlamaları, müşriklerin onlara atfettikleri o uluhiyet payesini dehşetle reddedip, mutlak otoritenin sadece Allah'a ait olduğunu itiraf etmeleridir.

        Toshihiko Izutsu, putperestlerin şirke dayalı iddialarına karşı "subhan" kavramının oynadığı kritik rolü inceler. İlahlaştırılan varlıkların bizzat kendilerinin Allah'ın aşkınlığını (transcendence) tasdik etmelerinin, Kur'an'ın bozulan teolojik hiyerarşiyi onarmasındaki anahtar kavram olduğunu; pagan aklının varlıklar arasına yerleştirdiği sahte kutsiyet derecelerini bu "tenzih" kılıcıyla yok ettiğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde "sübhan" kelimesinin, Allah'ın mutlak aşkınlığını ve yaratılmışlara (havadis) benzemekten münezzeh oluşunu (muhalefetün lil havadis) ifade eden en temel tenzih formülü olduğunu kaydeder.

        Yenbegî (يَنبَغِي)

        İbn Fâris, "b-ğ-y" kökünün "bir şeyi şiddetle arzulayıp peşine düşmek, istemek ve bazen de haddi/sınırı aşmak" anlamlarına geldiğini yazar. Ancak fiilin bu ayetteki "inbeğa" (infeale) kalıbıyla kullanımının "kolay olmak, yakışmak, yaraşmak ve uygun düşmek" manalarına evrildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bağlam içerisinde olumsuzluk edatıyla (mâ kâne yenbegî) gelen bu fiilin, "bize asla yakışmaz, bizim haddimiz değildir" anlamını taşıdığını açıklar. Sorguya çekilen varlıkların, kendilerinin ilah edinilmesini veya kendilerinin başkalarını veli edinmelerini sadece ahlaki bir ret ile değil, varoluşsal (ontolojik) bir imkansızlık ve "yaraşmazlık" olarak gördüklerini ifade eder.

        Nettehıze (نَتَّخِذَ)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün sözlükte "bir şeyi almak, tutmak ve kavramak" manalarına geldiğini belirtir. İfti'âl babında (ittihaz) gelmesi, eylemin sıradan bir tutuş değil, bilinçli bir yönelim, benimseme ve iradi bir şekilde "edinme" gayretini yansıttığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" kavramının fiziksel bir nesneyi almaktan ziyade, inançsal ve zihinsel bir statü inşası olduğunu açıklar. İlahlaştırılan varlıkların Allah'ı bırakıp (veya O'nunla birlikte) başka veliler "edinmeyi" kesin bir dille reddetmeleri, şirkin iradi ve asılsız bir kurgu olduğunu tesciller.

        Evliyâe (أَوْلِيَاءَ)

        İbn Fâris, "v-l-y" kökünün temelinde "iki şeyin arasında yabancı bir şey kalmayacak şekilde birbirine yakın ve bitişik olması" anlamının yattığını yazar. Dost, yardımcı, koruyucu ve efendi anlamlarına gelen "veli" kelimesinin, bu ontolojik "yakınlık" temelinden türediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "veli" (çoğulu evliyâ) kelimesini, inançta, sevgide, itaatte ve yardımda kişinin en yakını, sığınağı ve otoriteli yöneticisi olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekkeli müşriklerin politeist sistematiğinde "evliya" kavramının işlevini analiz eder. Müşriklerin Allah inancını tamamen reddetmediklerini, ancak O'na ulaşmak, şefaat dilemek veya günlük işlerini yürütmek için aracı kutsal figürler (evliya) edindiklerini belirtir. Ayette bizzat o figürlerin konuşturularak "Bizim senden başka veliler edinmemiz/kabul etmemiz bize yaraşmaz" demeleri, müşriklerin aracı kurum (şefaatçi/veli) kurgusunu kökünden yıkar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki velayet tasavvurunda mutlak ve tek koruyucunun/otoritenin (el-Velî) Allah olduğunu, O'nun "berisinde" (min dûnihi) edinilen evliyanın (sahte dostların) insana dünyada da ahirette de hiçbir fayda sağlayamayacağını teolojik bir ilke olarak kaydeder.

        Metta'tehum (مَّتَّعْتَهُمْ)

        İbn Fâris, "m-t-a" kökünün "bir şeyden bir süre faydalanıp zevk almak, sonra onun bitmesi ve tükenmesi" anlamına geldiğini ifade eder. "Metâ", asla kalıcı olmayan, sadece anlık ve geçici bir tatmin sağlayan dünyevi faydadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "temtî" fiilinin (metta'tehum), birine geçici dünya nimetlerini vermek, onu refah, zenginlik ve konfor içinde yaşatmak olduğunu belirtir. Ayette, müşriklerin şirke düşmelerinin temel sebebi olarak epistemolojik bir bilgisizlik değil, ilahi bir lütuf olarak verilen bu dünyevi refahın (konforun) onları şımartması gösterilir.

        Dücane Cündioğlu, konforun ve maddi refahın (metâ) insan psikolojisindeki yıkıcı etkisini felsefi bir zeminde okur. İnsanın dünyevi hazlara boğulmasının ve sürekli bir refah içinde yaşatılmasının (temtî), onda sahte bir ölümsüzlük, bağımsızlık ve "müstağnilik" (kimseye muhtaç olmama) hissi uyandırdığını; bu geçici faydalanmanın aklı ve idraki nasıl körelttiğini analiz eder.

        Âbâehum (وَآبَاءَهُمْ)

        İbn Fâris, "e-b-v" kökünden türeyen "eb" (baba) kelimesinin insanın varlık sahnesine çıkmasına vesile olan, onu yetiştiren ve besleyen kişi (veya geçmiş ataları) manasına geldiğini yazar.

        Toshihiko Izutsu, Câhiliye Araplarında atalar (âbâ) kültünün ontolojik ağırlığını inceler. Geçmiş nesillerin (ataların) yaşadığı hayat tarzının ve sahip olduğu refahın, sonraki nesiller için tartışılmaz bir "sünnet" (gelenek) ve hakikat ölçütü kabul edildiğini belirtir. Refahın nesiller boyu babalardan oğullara kesintisiz sürmesinin, o toplumu kibre ve atalarının yanlışlarını sorgulamadan taklit etmeye (körü körüne bir muhafazakarlığa) ittiğini vurgular.

        Nesû (نَسُوا)

        İbn Fâris, "n-s-y" kökünün sözlükte "bir bilgiyi zihinden çıkarmak, hatırlamamak ve bir şeyi kasten veya sehven terk edip bırakmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nisyân" kavramını, insanın fıtratındaki gerçeği veya kendisine verilen ilahi öğüdü ihmal etmesi, ona değer vermediği için hatırından çıkarması (kalbinden silmesi) olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında "unutma" eyleminin salt kognitif (bilişsel) bir hafıza kaybı veya masum bir unutkanlık olmadığını inceler. Bu bağlamda nisyân, teolojik bir nankörlük, varoluşsal bir körleşme ve bilinçli bir yüz çevirmedir (aktif bir terk). Uzun süren refah ve bolluğun (meta) doğal bir sonucu olarak, insanın yaratıcısını ve varoluş gayesini kasten "unutma" psikolojisini analiz eder.

        Ez-Zikra (الذِّكْرَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün "bir şeyi dille veya kalple anmak, hatırda tutmak, şan, şeref ve öğüt" manalarına geldiğini, unutmanın (nisyân) tam zıddı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramının bilginin kalpte/zihinde sürekli hazır bulunması, bir teyakkuz ve uyanıklık hali olduğunu açıklar. Aynı zamanda ilahi vahye (Kur'an'a) zikir denilmesinin sebebi, onun insanı daldığı o konforlu gafletten uyandıran en büyük ontolojik sarsıcı ve hatırlatıcı olmasıdır. İnkarcıların "zikri unutması", ilahi uyanıklık halini yitirip dünyaya gömülmeleridir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ dini literatüründe "zikr" (anamnesis) kavramının, sadece kutsal bir metni mekanik olarak okumak değil; ilahi antlaşmayı (misakı) ve evrensel kozmik gerçeği daima hatırda tutarak ritüelistik ve ahlaki bir uyanıklık içinde kalmak (mindfulness of God) anlamına geldiğini kaydeder. Müşriklerin zikri unutması, evrensel sözleşmeyi ihlal etmeleridir.

        Bûrâ (بُورًا)

        İbn Fâris, "b-v-r" kökünün "bir şeyin fesada uğraması, boşa gitmesi, pazarın durgunlaşması ve toprağın hiçbir ekin bitiremeyecek derecede çoraklaşması (bâir)" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "bûr" kelimesini mutlak yıkım, tükeniş ve helak olarak tanımlar. Zikri (ilahi öğüdü) unutan ve dünyevi hazlara (meta) dalan bir toplumun, tıpkı tohum tutmayan, kurumuş ve tamamen işe yaramaz çorak bir toprak gibi ahlaken ve ontolojik olarak ölü hale geldiğini, bunun da kaçınılmaz bir helak (bavâr) ile sonuçlandığını açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin masdar formunda olup "helak olan, hüsrana uğrayıp çoraklaşan toplum" anlamında hem tekil hem de çoğul için kullanılabildiğini (kavmen bûrâ) belirtir. Dünyevi refahın ve kibrin şımarttığı toplumların, ilahi hatırlatıcıyı (zikri) terk ettiklerinde manevi bir çoraklaşma ve nihai varoluşsal yıkımla yüzleşmelerinin Kur'ani/tarihsel bir yasa (sünnetullah) olduğunu kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X