Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 13. Ayet

    وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَاناً ضَيِّقاً مُقَرَّن۪ينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ ulkû minhâ mekânen dayyikan mukarranîne de’av hunâlike śubûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler.”

      Onun dar bir yerine atılınca... Denildi ki: Cehennem ateşi harlanır, alevlerini yükseltir ve içindekileri kaynatır, üsttekiler alta iner, alttakiler üste çıkar Hepsini bir araya getirir, o anda mekân onlara iyice dar gelir ve azapları iyice artar. Mekân her ne zaman daralsa azapları daha şiddetli olur.

      Sımsıkı bağlı olarak. Bazıları şöyle dedi: Birbirlerine bağlı olarak. Ayrıca bazıları şöyle söyledi: Şeytan bağlanır, bukağıya vurulur. Herkes kendisini çağıran ve uyduğu şeytanı ile birlikte olur. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz: (artık bu onun arkadaşıdır)”. Denildi ki; Allah’tan gayrı kendisine tapılan -ki onlar taptıkları putlardı- ile tapan birbirine bağlanır. "Toplayın o zâlimleri..." mealindeki âyette ifade edildiği gibi.

      Bazıları sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca ifadesi hakkında dedi ki: Yani zincirlerle bağlı olarak. Şöyle ki onlar cehenneme atılınca, aynen mızrak ucundaki temrenin mızrağı kavrayıp sıkması gibi onları sıkar. En alttakileri üste çıkarır, üsttekileri alta indirir. O dar kapılarda iyice sıkışırlar, cehennem de onları olabildiğince sıkar, İşte o zaman helak için neredesin gel gayrı diye çığrışırlar ve “Yâ sübûrâ ve yâ veylâh!” (يَا وَيْلَاه وَيَا ثُبُورَا) diye bağrışırlar. Aynısı Abdullah b. Ömer'den de nakledilmiştir. O şöyle derdi: "Cehennem kâfiri, mızrak temreninin mızrak ucunu kavrayıp sıkması gibi sıkar!”

      Oracıkta yok olmayı isterler. Yani şöyle der: “Veylen ve helâken!" (وَيْلًا وَهَلَاكًا). Allah Teâlâ (bir sonraki âyette) şöyle buyurur: "Bugün boşuna bir defada yok olmayı istemeyin! Defalarca yok olmak için yalvarın!” Sonra o esnada şöyle denilir: De ki: “Bu mu (yani zikrolunan mı) daha iyidir, yoksa Allah’a saygılı olanlara vâdedilen ebedî cennet mi?” İşte bunlar için cennet bir ödül ve nihaî durak (konak) olacaktır” Ebû Avsece şöyle demiştir: “et-Tegayyuz" (التَّغَيُّظ) “gayz”dandır (الْغَيْظ). "Zefir” (الزَّفِير) şehik (الشَّهِيق), yani homurtu demektir, boğazda olur. Çekimi şöyledir; "Şeheka, yeşheku, şehîkan ve şehkan” (شَهَقَ، يَشْهَقُ، شَهِيقًا وَشَهْقًا) şeklindedir. Boğazdaki nefestir ve şiddetli bir sesi olur. “Sübûr” (الثُّبُور) ise helak demektir. Çekimi şöyledir; “Sehere, yesburu, sebran, sübûran" (ثَبَرَ، يَثْبُرُ، ثَبْرًا، ثُبُورًا). Oracıkta yok olmayı İsterler. Yani helak olmayı isterler, “sübûr" (الثُّبُور) helâk demektir. Tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi: “Ey Firavun! Ben de Öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik (mesbûr)!” Yani helâk olmuşsun demektir, "es-Sübûr" (الثُّبُور) ve "el-veyl” (الْوَيْل) helak ve şiddet içinde olan kimsenin kendisiyle ilendiği iki tabirdir, Allah sonra şöyle buyurdu: 14. ayet.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ülkû (أُلْقُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan "l-k-y" harflerinin sözlükte "bir şeyle karşılaşmak, yüz yüze gelmek, fırlatmak ve atmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" kavramının bir şeyi elden çıkarmak, fırlatıp atmak ve değersiz görerek aşağıya bırakmak olduğunu açıklar. Fiilin edilgen (meçhul) formda "ülkû" (fırlatılıp atıldılar) şeklinde kullanılması, inkarcıların cehenneme kendi iradeleriyle girmediklerini, aksine değersiz birer eşya, bir çöp veya yakıt gibi şiddetle ateşe savrulduklarını gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edilgen yapının eskatolojik sahnede yarattığı psikolojik etkiyi analiz eder. Dünyada kendi iradelerini mutlaklaştıran, kibirlenen ve ilahi otoriteye kafa tutanların, ahirette hiçbir kontrole sahip olmayan, pasif ve değersiz nesneler gibi ateşe fırlatılmalarındaki teolojik ironiye ve statü kaybına dikkat çeker.

        Mekânen (مَكَانًا)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "k-v-n" (kevn) harflerinin "var olmak, meydana gelmek, bir halden başka bir hale geçmek" manalarına geldiğini belirtir. "Mekân", bir nesnenin varlık bulduğu, ontolojik olarak yerleştiği veya hapsedildiği mahaldir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mekân" kavramını, varlığın sınırlarını çizen ve onu kuşatan alan olarak tanımlar. Cehennemin salt soyut bir acı durumu değil, sınırları, boyutları ve kendine has ezici bir fiziksel gerçekliği olan kuşatıcı bir uzam (mekan) olduğunu ifade eder.

        Dayyikan (ضَيِّقًا)

        İbn Fâris, "d-y-k" kökünün sözlükte "darlık, sıkıntı, genişliğin ve ferahlığın (vüs'at) tam zıddı" anlamlarına geldiğini yazar. Bu kök hem fiziksel bir alanın daralmasını hem de nefes alamama, göğsün sıkışması gibi psikolojik bunalımları ifade etmek için kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, "dîk" kelimesinin insanın hareket kabiliyetini elinden alan, onu ezen her türlü maddi ve manevi sıkışmışlık hali olduğunu belirtir. Cehennem mekan olarak çok geniş olsa bile, oraya atılan suçlular için onlara azap verecek şekilde özel olarak daraltılmış, nefes aldırmayan klostrofobik bir zindan hüviyetindedir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın cehennem tasvirlerindeki mekansal psikolojiyi analiz eder. Uçsuz bucaksız çöllerde yaşayan, özgürlüğü ve huzuru geniş, açık alanlarda (fezâ/saha) bulan bedevi Arap zihniyeti için "darlık" (dayyik), en büyük varoluşsal korkudur. Ayetin bu kelimeyi kullanarak, azabı sadece ateşin yakıcılığıyla değil, insanın hareket edemeyeceği, nefes alamayacağı mutlak bir mekansal hapis ve ebedi klostrofobi üzerinden anlattığını vurgular.

        Dücane Cündioğlu, "dar mekan" imgesini ontolojik bir sıkışma olarak okur. Yeryüzünde geniş imkanlar içinde, arzularını sınırsızca yaşayarak haddi aşan (tuğyan eden) müşrik aklının, ahirette eylemlerinin tam zıddı olan mutlak bir fiziksel ve varoluşsal "daralma" ile cezalandırılmasındaki ilahi adaleti (ceza-i cins-i amel) inceler.

        Mukarranîne (مُقَرَّنِينَ)

        İbn Fâris, "k-r-n" kökünün temelinde "iki şeyi birbirine yaklaştırmak, bir araya getirmek, eşleştirmek ve aynı ipe/zincire bağlamak" anlamlarının yattığını belirtir. "Karân", iki nesneyi birbirine bağlayan sağlam urgan veya zincirdir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mukarranîn" kelimesinin zincirlere vurularak birbirine veya şeytanlara sıkıca bağlanmış kimseleri ifade ettiğini açıklar. İnkarcıların dar bir mekana atılırken tek başlarına değil, günah ortaklarıyla veya taptıkları sahte ilahlarla aynı zincire vurulmuş olmaları, azabın şiddetini ve çaresizliği katlayan bir unsurdur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, eskatolojik ceza metinlerinde "zincire vurulma" (mukarranîn) motifinin, kişinin bedensel otonomisini tamamen kaybetmesini ve mutlak bir boyun eğişi simgelediğini kaydeder. Dar bir mekanda hareket edememenin üstüne bir de zincirlenmiş olmak, kaçış umudunun ontolojik olarak sıfırlanmasıdır.

        De'av (دَعَوْا)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün "seslenmek, çağırmak, yardım istemek ve feryat etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "duâ" eyleminin normalde bir lütuf veya yardım talebi için üst bir makama yönelmek olduğunu; ancak bu ayetteki bağlamında, inkarcıların kurtuluş umuduyla değil, çektikleri tarifsiz acı ve sıkışmışlık hissiyle tamamen refleksif, umutsuz bir feryat kopardıklarını ifade eder.

        Sübûrâ (ثُبُورًا)

        İbn Fâris, "s-b-r" kökünün "helak olmak, yok olmak, yıkıma uğramak, hayırdan tamamen men edilmek ve parçalanmak" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sübûr" kavramını mutlak hüsran, geri dönüşü olmayan helak ve varlığın silinmesi olarak tanımlar. İnkarcıların cehennemin dar köşesinde feryat ederek "sübûr"u çağırmaları, o dayanılmaz azaptan kurtulmak için "keşke yok olsak, hiçlik mertebesine dönsek" şeklindeki tükenmişliklerini ve ölümü arzulamalarını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahiret inancındaki en trajik unsurlardan biri olan "ölümü/yok oluşu arzulama" psikolojisini bu kelime üzerinden analiz eder. Dünyada ahireti yalanlayan ve dünyevi hayatı tek gerçeklik sayan müşriklerin, ahirette karşılaştıkları dehşet yüzünden "sübûr" (mutlak yok oluş) dilenmelerini, ancak onlara "artık ölüm yok" gerçeğinin çarpmasını ontolojik bir ironi ve sonsuz bir umutsuzluk anı olarak değerlendirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin dini ve eskatolojik kullanımına dikkat çekerek, Sami dillerindeki kök yapısıyla "dışlanmak, lanetlenerek tamamen silinmek" anlamlarını taşıdığını belirtir. İnkarcıların dünyada reddettikleri ilahi rahmetin bedeli olarak, cehennemde bizzat kendi ağızlarıyla kendi ontolojik yıkımlarını (sübûr) çağırmalarının, Kur'an'ın ceza dilindeki (retribution theology) çarpıcı ağırlığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X