Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 12. Ayet

    اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İżâ raet-hum min mekânin ba’îdin semi’û lehâ teġayyuzan vezefîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O ateş uzak bir yerden kendilerine görününce homurdanmasını ve uğultusunu işitirler.”

      O ateş uzak bir yerden onları görünce homurdanmasını ve uğultusunu işitirler. O ateş uzak bir yerden onları görünce ifadesi iki ihtimal içerir: Birincisi Allah onun için birtakım esbap hazırlar ve insanlar nasıl onu görüyorsa o da o sayede onları görür. İkincisi onlar onun görebileceği yere vardıklarında sanki onları görmüş gibi sayılır.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Tağayyuzan ve zefîrâ” (تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا) yani onlara cehennemin homurdanmasını. Müfessirler de böyle demişlerdir. Bazıları da şunları söylemiştir: Aksine onlar orada azap görmekte olan kimselerin homurtularını ve uğultularını işitirler. Bunu da şu İlâhî beyana itibarla söylemişlerdir: “Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlar her nefeste acıdan inleyip feryat ederler”. Birinci yorumu yapanlar ise “Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak!” meâlindeki âyetle istidlâlde bulunmuşlardır. Bu, inşallah iki yorumdan daha uygun olanıdır. Çünkü “semiû lehâ” (سَمِعُوا لَهَا) demiş, “semiû fîhâ” ya da “minhâ” (مِنْهَا فِيهَا) dememiştir. O anda onlar “sübûr” diye feryat ederler ve helâk olmaları için çığrışırlar. Aynen şunu diyen gibi: “Vâ helkâh!” (وَا هَلْكَاه)، yani “Ey helâk neredesin, gel kurtar gayrı!” En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Raethum (رَأَتْهُم)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan "r-e-y" harflerinin sözlükte "göz veya kalp/akıl ile idrak etmek, görmek ve bakmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Normal şartlarda şuurlu canlıların gerçekleştirdiği bu eylemin, ayette cehennem ateşine (sa'îr) nispet edilmesinin, ateşe aktif ve bilinçli bir varlık hüviyeti kazandırdığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) kavramının fiziksel, zihinsel veya hayali olabileceğini açıklar. Ateşin inkarcıları "görmesi" ifadesinin, cehennemi pasif bir azap mekanı olmaktan çıkarıp, suçluları uzaktan tanıyabilen, hedef gözeterek onlara yönelen öfkeli ve intikamcı bir varlık (teşhis/personifikasyon) olarak resmettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) semantiğinde doğa unsurlarının ve ahiret mekanlarının nasıl canlandırıldığını (animistik üslup) inceler. Cehennemin kurbanlarını daha onlar yaklaşmadan "görmesi", ona ontolojik bir şuur ve husumet atfedildiğini; müşriklerin inkar ettikleri o ateşi, sıradan bir tabiat olayı değil, ilahi adaletin şuurlu bir infazcısı olarak karşılarında bulacaklarını analiz eder.

        Mekânin (مَّكَانٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "k-v-n" (kevn) harflerinin "var olmak, meydana gelmek, bir halden başka bir hale geçmek" manalarına geldiğini belirtir. "Mekân", bir nesnenin veya eylemin varlık bulduğu, ontolojik olarak yerleştiği mahaldir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mekân" kavramını, varlığın sınırlarını çizen ve onu ihata eden alan olarak tanımlar. Ateşin inkarcıları belli bir mekandan algılaması, ahiret boyutundaki sahnelerin de kendine has bir kozmik coğrafyası ve mekansal (uzamsal) gerçekliği olduğunu gösterir.

        Ba'îdin (بَعِيدٍ)

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "yakınlığın (kurb) zıddı olarak aradaki mesafenin açılması, uzaklaşmak ve ırak olmak" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "bu'd" (uzaklık) kelimesinin hem mekansal hem de zamansal bağlamda kullanılabildiğini ifade eder. Cehennemin öfkesinin "uzak bir mekandan" başlaması, ateşin hararetinin ve dehşetinin çapını gösterir; suçlular henüz ateşe temas etmeden, çok uzak mesafelerden bile o ontolojik terörün menzili içine girmiş olurlar.

        Semi'û (سَمِعُوا)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün sözlükte "kulak vermek, sesi algılamak, işitmek ve idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" eyleminin sadece fiziksel bir titreşimi algılamak olmadığını; aynı zamanda duyulan o sesin kalpte/zihinde bir idrake veya dehşete dönüşmesi olduğunu açıklar. İnkarcıların ateşin sesini işitmeleri, fiziksel temastan önce başlayan psikolojik bir azap aşamasıdır.

        Dücane Cündioğlu, korkunun (havf) fenomenolojisi üzerinden ayetteki "işitme" eylemini analiz eder. İnkarcıların ateşi görmelerinden ziyade, ateşin onları görüp ses çıkarması ve bu vahşi sesin uzaktan işitilmesi (semi'û), dehşetin görsel olandan önce işitsel olarak (auditory terror) ruhu kuşattığını; bunun, kıyameti (saati) yalanlayan aklı yavaş yavaş ve şiddetle sarsmak için kurulan edebi bir mizansen olduğunu ifade eder.

        Tegayyuzan (تَغَيُّظًا)

        İbn Fâris, "g-y-z" kökünün "şiddetli öfke, kin, kanın kaynaması ve gazabın en uç, en taşkın hali" anlamına geldiğini yazar. İnsanın öfkeden yutkunamaması veya boğulacak gibi olması halini ifade etmek için de bu kökün kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "gayz" kelimesini, dışarıya vurulmak istenen ancak içeride kaynayan yoğun bir öfke olarak tanımlar. Kelimenin "tefa'ul" babında (tegayyuz) gelmesi, bu öfkenin kendi kendine kabarmasını, giderek şiddetlenmesini ve patlama noktasına gelen bir canlılığı ifade eder. Cehennem ateşi, adeta yalanlayanlara karşı kendi içinde biriktirdiği ilahi gazabı dışa vurmak için çırpınmaktadır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın beyânî (edebi/estetik) mucizesi bağlamında bu kelimeyi inceler. "Tegayyuz" sözcüğünün fonetik yapısının, çatırdayan, köpüren ve kudurmuş bir ateşin çıkardığı o boğuk ve haşin sesi bizzat lafzıyla (onomatopeik bir etkiyle) muhatabın zihnine kazıdığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cehennemin "tegayyuz" (öfkelenme) ile nitelenmesinin, onun sadece fiziksel bir yanma aracı değil, teolojik bir şuur merkezi olduğunu kanıtladığını ifade eder. Ateş, Yaratıcısına karşı nankörlük eden ve hakikati yalanlayanlara karşı ilahi adaletin "öfkesini" kendi varlığında somutlaştırarak, onlara karşı aktif bir kin gütmektedir.

        Zefîrâ (وَزَفِيرًا)

        İbn Fâris, "z-f-r" kökünün "göğsü dolduracak şekilde derin, hırıltılı ve zorlanarak nefes almak, inlemek, ağır bir yük taşırken çıkarılan ses" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zefîr" kavramının, şiddetli bir üzüntü, öfke veya bunalım anında göğsün kabarmasıyla içe çekilen o gürültülü ve hırıltılı nefes (şehîk kelimesinin zıddı/tamamlayıcısı) olduğunu açıklar. Cehennemin çıkardığı uğultunun, kudurmuş bir hayvanın veya öfkeden göğsü daralan bir devin çıkardığı korkunç hırıltılara benzetilmesi, ateşin tasvirine işitsel bir vahşet katar.

        Toshihiko Izutsu, eskatolojik sahnelerdeki bu tür kelimelerin (zefîr), vahyin ilk muhatapları olan Arap toplumunun bilinçaltındaki primal (ilkel) korkuları harekete geçirdiğini analiz eder. Vahşi hayvanların saldırı öncesi çıkardığı o boğuk hırıltının (zefîr) cehennem ateşine atfedilmesi, ahiret azabını soyut bir kavram olmaktan çıkarıp, tüm duyularla hissedilebilecek somut, vahşi ve şuurlu bir "avcı" figürüne dönüştürür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan azabın nitelikleri bağlamında kelimeyi inceler. "Tegayyuz" (öfke) ateşin psikolojik boyutunu, "zefîr" (hırıltı/uğultu) ise onun fiziksel ve işitsel dehşetini temsil eder. Saati yalanlayan müşriklerin, inkar ettikleri o gerçeğin bizzat kozmik bir öfke sesiyle kendilerini karşılayacağını belirten sarsıcı bir kavramsal ikilidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X