Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 9. Ayet

    اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Unzur keyfe darabû leke-l-emśâle fedallû felâ yestatî’ûne sebîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gör işte, senin hakkında ne tür yakıştırmalarda bulundular! Bu şekilde yoldan çıkmış bulunuyorlar, artık bir daha da doğru yolu bulamayacaklar.”

      Gör işte, senin hakkında ne tür yakıştırmalarda bulundular! Bu şekilde yoldan çıkmış bulunuyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan şöyledir: Bak gör onların beyinsizliklerini ki sana nasıl yakıştırmalarda bulunuyorlar ve seni onlara benzetiyorlar. Bir keresinde büyüye nispetle sana “Elbette sen büyücüsün” dediler. Bir keresinde cinlenme haline nispetle “Elbette sen cinlenmiş birisin” dediler. Bir başka seferinde şiir söylemeye nispetle “Sen şairsin” dediler. Bir keresinde de yalana nispet ettiler ve “Hayır o, yalancının, küstahın biri!” dediler. Bu ve benzeri ona birtakım asılsız isnatlarda bulundular. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyuruyor: Bak onların beyinsizliklerine senin hakkmda ne tür yakıştırmalarda bulundular ve belirtilen özellikleri sana nispet ettiler. Oysa onlar senin öyle olmadığını, o yakıştırmalardan uzak olduğunu, senin hak yolda kendilerinin ise bâtıl ve yalan üzere olduklarını bilmekteydiler. Yahut senin hakkında ne tür yakıştırmalarda bulundular meâlindeki beyandan maksat “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? Veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı” ve benzeri talepte bulundukları hususlar olmalıdır. İnkârcılar diyorlar ki: Eğer kendisinin resûl olduğunu söylemesi doğru olsaydı bu taleplerinin yerine getirilmesi risâletinin alâmetleri ve doğruluğunun emareleri olurdu. Ancak onlar bilir ki mucizeler ve alâmetler inatçıların pespaye istekleri ve kuruntuları doğrultusunda gelmez. Ancak ve ancak hikmetin gerektirdiği şekilde gelir, o da şöyle olur: Getirdiği mucizeler iddiasının doğruluğunu gösterir ve inatçılık yapıp yüz çevirenin de yalanını ortaya koyar. Ve fiilen de Allah’a hamdolsun ki risâlet ve nübüvvet davasında bulunan peygamberin doğruluğunu ortaya çıkaracak deliller ve kanıtlar vermiştir. Ne var ki onlar deliller karşısında inat etmişler, tavır almışlar, riyasetlerini kaybetme korkusuyla onları kabule yanaşmamışlardır.

      Bu şekilde yoldan çıkmış bulunuyorlar... Hiç kuşku yoktur ki onlar hevâ ve heveslerine tâbi olduklarından sapıtmış ve yoldan çıkmış oluyorlar. Yahut ona birtakım yakıştırmalarda bulunmaları ve nispet ettikleri birtakım asılsız yaftalarda bulunmaları sebebiyle yoldan çıkmışlardır. Artık bir daha da doğru yolu bulamayacaklar. Yani hidâyete eremeyeceklerdir. Yahut istediklerine erişemeyeceklerdir. Hafsanm mushafmda âyet “felâ yehtedûne sebîlâ” (فَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا) şeklindedir. Bazıları da sana yakıştırmakta oldukları yaftalardan kendilerine bir çıkış bulamayacaklardır, diye yorumlamışlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Unzur (انظُرْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan "n-z-r" harflerinin sözlükte "göz ile bakmak, bir şeyi incelemek, beklemek ve tefekkür etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu emir kipi, sadece fiziksel bir görme eylemini değil, aklın ve basiretin devreye girdiği, karşıdaki durumun vahametini ve çelişkisini kavramaya yönelik derin bir zihinsel yönelişi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nazar" kavramını, kalbin veya gözün bir şeyi idrak etmek için o şeye yönelmesi ve onu tetkik etmesi olarak tanımlar. Ayette Peygamber'e hitaben "bak" (unzur) denilmesi, müşriklerin ortaya attığı iddiaların ne kadar temelsiz ve irrasyonel olduğuna dikkat çekmek, onların epistemolojik tutarsızlıklarını ibretle müşahede etmeye bir davettir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "nazar" eyleminin bilişsel (kognitif) boyutuna odaklanır. Bu kelimenin, inanan aklı, inkarcıların ürettiği sahte argümanların ve anlamsal çarpıtmaların anatomisini çözmeye çağırdığını belirtir. Peygamberden istenen şey, sadece maruz kaldığı iftiraları dinlemesi değil, bu iftiraların arkasındaki çökmüş putperest mantığı analitik bir "bakış" ile deşifre etmesidir.

        Darabû (ضَرَبُوا)

        İbn Fâris, "d-r-b" kökünün temelinde "bir şeyi başka bir şeye vurmak, çarpmak ve şiddetle temas ettirmek" anlamının yattığını yazar. Yeryüzünde sefere çıkmak veya para basmak gibi kullanımları da olan bu kök, "darb-ı mesel" (örnek getirmek) kalıbında kullanıldığında, bir iddiayı veya benzetmeyi tıpkı bir kılıç darbesi veya mühür gibi karşıdakinin zihnine şiddetle nakşetme çabasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "darb" eyleminin, somut veya soyut bir şeyi başka bir şeye kıyaslamak, eşleştirmek manasına geldiğini söyler. Müşriklerin Peygamber için çeşitli misaller "vurmaları" (darabû), onu kendi uydurdukları kategorilere zorla sokmak için başvurdukları saldırgan ve zorlayıcı retorik şiddeti simgeler.

        Dücane Cündioğlu, buradaki "darb" eyleminin fiziksel değil, epistemolojik ve dilsel bir şiddet olduğunu analiz eder. Müşriklerin, gerçeği tahrif etmek için ürettikleri "büyülenmiş, şair, uydurucu" gibi asılsız metaforları, ilahi mesajın ve elçinin ontolojik ağırlığını parçalamak maksadıyla birer silah (darbe) gibi kullandıklarını belirtir.

        El-Emsâle (الْأَمْثَالَ)

        İbn Fâris, "m-s-l" kökünün "benzerlik, eşdeğerlik, bir şeyin diğerine sıfat veya mahiyet olarak uyması" anlamlarına geldiğini ifade eder. "Mesel", soyut bir durumu, akılda daha kolay yer etmesi için somut ve bilindik bir şeye benzeterek anlatma yöntemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramının, iki nesne veya durum arasındaki benzerliği ortaya koyarak bilinmeyeni bilinen üzerinden açıklamaya yaradığını belirtir. Ancak ayetteki bağlamıyla müşriklerin ürettiği "emsâl" (misaller/örnekler), hakikati aydınlatmak için değil; aksine Peygamber'i kendi bozuk paradigmaları içinde tanımlayarak halkın gözünde değersizleştirmek için kurgulanmış sahte etiketlerdir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemindeki polemik dili bağlamında "emsâl" kelimesini inceler. Müşriklerin ürettiği bu benzetmelerin, vahyi ve nübüvveti sıradanlaştırmak, onu beşeri/seküler bir zemine çekmek için geliştirilmiş sistematik birer propaganda aracı olduğunu ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'daki teolojik tartışma (münazara) kültüründe "karşı-örnek" (counter-analogy) üretmenin standart bir retorik form olduğunu analiz eder. Müşriklerin Kur'an'a ve Peygamber'e karşı ürettikleri bu "emsâl", vahyin kendi sembolik dilini ona karşı kullanma çabasının bir ürünüdür; ancak Kur'an bu kelimeyi kullanarak onların benzetmelerinin ontolojik olarak ne kadar saçma olduğunu ifşa eder.

        Dallû (ضَلُّوا)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, helak olmak ve bir şeyin izini yitirmek" anlamlarına geldiğini yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramını, ister kasıtlı ister sehven olsun, hedeflenen doğru çizgiden (sırat-ı müstakimden) her türlü sapma olarak tanımlar. Müşriklerin sahte misaller üretmelerinin kaçınılmaz sonucu olarak "dallû" (saptılar) fiilinin kullanılması, onların hakikati çarpıtmaya çalışırken aslında kendi idraklerini körleştirdiklerini ve entelektüel bir sapkınlığa düştüklerini gösterir.

        Toshihiko Izutsu, "dalâlet" kelimesini Kur'an'ın "Hüdâ" (rehberlik/doğru yol) kavramının tam zıddı olarak semantik bir çerçevede inceler. Câhiliye zihniyetinde çölde kılavuzsuz kalıp helak olmaya doğru yürümeyi ifade eden bu kök, ayette epistemolojik bir körleşmeyi anlatır. Müşrikler, Peygamber'i tanımlamak için icat ettikleri yanlış kategorilerin (emsâl) içinde kendi mantıklarını da kaybederek anlamsal bir çölde yolunu yitirmişlerdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan dalâletin pasif bir kayboluştan ziyade, iradi bir tercihin sonucu olduğuna dikkat çeker. Sahte argümanlar üretmek (darb-ı mesel), insanı hakikat zemininden o kadar uzaklaştırır ki, bu aktif eylemin sonucu mutlak bir fikri çöküş ve haktan kopuş (dalâlet) olur.

        Yestetî'ûne (يَسْتَطِيعُونَ)

        İbn Fâris, "t-v-a" kökünün "itaat etmek, boyun eğmek, bir şeye güç yetirmek ve istekli olmak" manalarına geldiğini belirtir. İnsanın bir eylemi gerçekleştirebilme potansiyeline ve imkanına sahip olmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "istita'at" (güç yetirme) kavramının gerçekleşmesi için dört şartın; uygun organın, bedensel kapasitenin, gerekli aletin ve dış engellerin yokluğunun bir arada bulunması gerektiğini açıklar. "Fe lâ yestetî'ûne" (artık güç yetiremezler) ifadesi, müşriklerin kendi ürettikleri yalanların labirentinde kayboldukları için, hakikati bulmaya veya mantıklı bir argüman üretmeye dair tüm zihinsel ve ruhsal kapasitelerini (istita'atlarını) kendi elleriyle yok ettiklerini gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmindeki "istita'at" (insanın eylem kapasitesi) tartışmalarına değinerek, bu ayetteki kullanımın fiziksel bir acziyetten ziyade, inat ve inkar sebebiyle kalbin/aklın hakikate ulaşma yeteneğini ontolojik olarak felç etmesi durumunu anlattığını kaydeder.

        Sebîlâ (سَبِيلًا)

        İbn Fâris, "s-b-l" kökünün "uzayıp gitmek, sarkmak, kolayca yürünülen ve iz bırakılmış açık yol" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kelimesinin düz, engelsiz ve üzerinde rahatça ilerlenen her türlü maddi veya manevi yol için kullanıldığını belirtir. Ayette nekre (belirsiz) formda "sebîlâ" şeklinde kullanılması, müşriklerin düştükleri bu mantıksal çıkmazdan kurtulmak için en ufak bir çıkış yolu, tutarlı bir mazeret veya hakikate götürecek herhangi bir yöntem dahi bulamayacaklarını mutlak surette vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde "sebîlullah" (Allah'ın yolu) kavramının evrenin ontolojik ekseni olduğunu analiz eder. Müşrikler, Peygamber'e karşı asılsız misaller getirip dalâlete düşmekle, sadece tartışmayı kaybetmiş olmazlar; aynı zamanda evrensel gerçeklik ekseninden (sebîl) tamamen koparlar. Artık ne gerçeğe dönmeye ne de kendi içlerinde tutarlı bir yol bulmaya "güç yetiremezler"; zira kendi kurguladıkları yalan, onların etrafındaki tüm varoluşsal yolları kapatmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X