وَقَالُوا مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يراًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
“‘Dediler ki: 'Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?’”
Dediler ki; Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Kâfirler, Hz. Peygamber’i (s.a.) iki şeyden dolayı dillerine doluyorlardı: Birincisi, onun bir insan olduğunu söylüyorlardı. Şu ilâhı beyanlarda belirtildiği gibi: “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?”; “Siz de bizim gibi sadece insansınız; bizi atalarımızın tapmış olduğu tanrılardan uzaklaştırmak istiyorsunuz”. Onlar beşerden resûl olamayacağına inanıyorlardı. Nitekim, “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler; Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? meâlindeki İlâhî beyanlarda ve benzeri âyetlerde buna değinilmiştir. İkincisi onu yoksulluk, ihtiyaç içinde olma ve sıfırı tüketmiş züğürt biri olarak dillerine doluyorlardı. O yüzden şöyle demişlerdi: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” Buna göre yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor meâlindeki sözlerle yoksullar gibi yemek yiyor, fakir fukaranın ihtiyaçlarını görmek için çarşı pazarlarda dolaşması gibi dolaşıyor; eğer o peygamber olsaydı mal mülk sahibi zengin biri olurdu, hükümdarların yedikleri yemekleri yer, ihtiyacını görmek için öyle ulu orta çarşı pazar yerlerinde dolaşmazdı, demiş oluyorlardı. Allah, müşriklerin onun kendileri gibi bir beşer olduğunu, beşerden de peygamber olamayacağına ilişkin ilgili eleştirilerini çeşitli şekillerde cevaplamıştır: Birincisi şu İlâhî beyandır: “‘Ona bir melek indirilseydi ya!’ dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette İş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi”. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur; Melek indi mi ancak azapla iner. Eğer melek inmiş olsaydı azap ile birlikte gelirdi ve helâk edilirlerdi.
İkincisi şu beyandır: “Şayet peygamberi bir melek yapsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam şekline sokar, (onları yine halen içinde bulundukları kuşkuya düşürürdük). En doğrusunu Allah bilir ya, yorumu şöyledir: Allah, meleklerin oldukları hal ve durum üzere görme gücünü insanlara vermemiştir. Çünkü berikinin cinsi ile öbürününki farklıdır, özleri birbirinden tamamen farklıdır. Bununla birlikte biz bir melek peygamber gönderecek olsaydık, önde gelenlerin kendilerine tâbi olanları iğfal edip yanılttıkları gibi gene onları çıkmaza sürüklerdik, onlar gene “O bir büyücüdür”, “O yalancının tekidir” “O bir cinlenmiş biridir” gibi yaftalarla inkârlarını sürdürürlerdi.
Üçüncüsü: “De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik”. Yani eğer yeryüzünde yaşayanlar melekler olsaydı o takdirde peygamber olarak onlara da kendi türlerinden ve aynı özden yaratılmış olan melek peygamber gönderirdik. Çünkü onlar onu daha iyi tanırlar, kendilerince doğruluğu kendi türlerinden ve aynı özden yaratılmış olmayana nispetle daha açık olurdu. Kalpleri ona, kendi cinslerinden olmayana nispetle daha çok meylederdi.
Yeme içmesi ve çarşı pazarda dolaşması ile ilgili eleştirilerini ise şöyle cevaplandırdı: “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de, hiç şüphesiz yemek yerler, (ihtiyaçları için) çarşıda pazarda dolaşırlardı”. Yani sizin kabul ettiğiniz onun dışındaki diğer peygamberler de aynı şekilde yoksul idiler, yemek yerlerdi, kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere çarşı pazarda dolaşırlardı. Hal böyle iken onların bu halleri peygamber olmalarına bir engel olmamıştı. Hz. Muhammed’in durumu da aynı şekildedir. Hem yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakka hak olduğu için uyanlarla araları ayırdedilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvûd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mûcizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana”. En doğrusunu Allah bilir.
Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? Sanki onlar bunu “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah aşkındır, cömerttir” meâlindeki âyet inince söylemişlerdir.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan "k-v-l" harflerinin "sesli olarak bir söz söylemek, ifade etmek ve bir fikri beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin yalnızca dudaklardan dökülen gelişi güzel sözler olmadığını; inanç, ideoloji ve kararlı bir duruşun dışa vurumu olduğunu açıklar. Ayette müşriklerin toplu bir halde (çoğul sîgasıyla) bu eylemi gerçekleştirmesi, peygamberin sosyolojik ve ontolojik statüsüne karşı organize bir red cephesi oluşturduklarını ve bu itirazı ideolojik bir söylem haline getirdiklerini ifade eder.
Er-Rasûli (الرَّسُولِ)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temelinde "yumuşaklık, sükûnet ve bir şeyi ardı ardına, peş peşe göndermek" anlamlarının bulunduğunu yazar. "Rasûl", bir iradenin mesajını taşıyan ve o maksatla yönlendirilen elçidir.
Râgıb el-İsfahânî, "risalet" kavramının sadece bir haberi nakletmek değil, gönderen otorite adına bir temsil makamını üstlenmek olduğunu belirtir. Ayette müşriklerin "bu elçiye ne oluyor ki" (mâ li hâzer rasûli) şeklindeki kullanımlarında, "elçi" unvanını küçümseyici ve alaycı bir tonda ele aldıklarını; iddia edilen o yüce ilahi temsil makamı ile sıradan beşeri haller (yeme, içme, yürüme) arasındaki sözde uçurumu vurgulamak istediklerini açıklar.
Toshihiko Izutsu, "Rasûl" kavramının müşriklerin zihnindeki ontolojik karşılığını inceler. Dönemin politeist Arap tasavvurunda ilahi olan (kutsal/göksel alan) ile beşeri olan (profan/dünyevi alan) arasında kesin, aşılamaz bir sınır vardır. Bu nedenle ilahi bir mesajın taşıyıcısının (elçinin), etten ve kemikten oluşan, pazar yerlerinde gezen sıradan bir insan olması, onların katı teolojik şablonlarına uymayan, kabul edilemez bir statü skandalı olarak görülmüştür.
Ye'kulu (يَأْكُلُ)
İbn Fâris, "e-k-l" kökünün sözlükte "bir şeyi çiğnemek, yutmak, bedene dahil etmek ve tüketmek" gibi doğrudan fiziksel/biyolojik eylemleri ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yemek yeme eyleminin, canlının hayatta kalabilmek için kendisi dışındaki bir maddeye duyduğu mutlak ontolojik ihtiyacı, yani "fakr" (muhtaçlık) durumunu gösterdiğini açıklar. İlahî otoriteyi temsil eden bir varlığın, böylesine aciz bir hayatta kalma çabasına (beslenmeye) ihtiyaç duyması, pagan aklının yücelik ve bağımsızlık (samediyet) kriterleriyle çatıştığı için en büyük itiraz noktalarından biri olmuştur.
Et-Taâme (الطَّعَامَ)
İbn Fâris, "t-a-m" kökünün "beslenmek, tatmak ve yenilen/tüketilen her türlü rızık" manasına geldiğini ifade eder.
Dücane Cündioğlu, "taam" (yemek) kavramı üzerinden bu itirazın felsefi bir okumasını yapar. Yemek yemenin, insanın maddesel dünyaya, bedensel zorunluluklara ve fizyolojik döngülere (sindirim vb.) mahkumiyetinin en kaba sembolü olduğunu belirtir. Müşrik aklın, peygamberliği salt ruhani, pürüzsüz ve dünyevi kirden arınmış bir "meleklik" makamı olarak kurguladığı için, vahyin taşıyıcısının bu sıradan maddi eylemle kirlenmemesi gerektiği yönündeki beklentisini analiz eder.
Yemşî (يَمْشِي)
İbn Fâris, "m-ş-y" kökünün "ayakları üzerinde hareket etmek, adım atmak, bir yerden bir yere gitmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "meşy" kelimesinin belirli bir amaca veya ihtiyaca binaen yeryüzünde yer değiştirmek olduğunu açıklar. Ayette peygamberin geçimini sağlamak, sosyal hayata karışmak ve tebliğde bulunmak için insanlar arasında attığı somut adımları ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yürüme eyleminin ayetteki sosyolojik bağlamına dikkat çeker. Müşriklerin bilinçaltındaki "kutsal adam" beklentisinin; krallar, kâhinler veya tapınak rahipleri gibi halktan kopuk, gizemli, kendi işini kendi görmeyen ve ulaşılmaz figürler olduğunu belirtir. Kur'an'ın ise, hayatın tam merkezinde, toza toprağa bulanan, sokakta yürüyen "sahici" ve pratik bir peygamber modeli sunarak bu elitist kutsallık algısını yıktığını analiz eder.
El-Esvâk (الْأَسْوَاقِ)
İbn Fâris, "s-v-k" kökünün "bir şeyi sürmek, sevk etmek ve belirli bir yöne yönlendirmek" anlamına geldiğini yazar. Arapçada "sûk" (çarşı/pazar) kelimesinin bu kökten türemesinin sebebinin, insanların satılacak mallarını oraya sevk etmesi veya kendi ihtiyaçlarının insanları o mekana sürmesi (yönlendirmesi) olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökeninin ötesinde, aslen Aramice "şûkâ" (sokak, çarşı, pazar) kelimesinden alındığını ve İslam öncesi dönemde ticari bir terim olarak Arap diline yerleştiğini savunur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, çarşı ve pazarların (Ukaz, Mecenne, Zülmecâz gibi), dönemin dünyevi meşguliyetlerinin, ekonomik rekabetin, telaşın ve sıradan kalabalıkların ana merkezi olduğunu kaydeder. Müşriklerin, peygamberin rızık temini için bu kaotik ve "avam" mekanlarda dolaşmasını, iddia ettiği nübüvvetin yüceliğiyle bağdaştıramadıklarını inceler.
Angelika Neuwirth, çarşıların (esvâk) Geç Antik Çağ şehir yaşantısında sadece ticari malların değil, aynı zamanda fikirlerin, haberlerin ve kamusal tartışmaların dolaşıma girdiği alanlar (agora/forum) olduğunu analiz eder. Peygamberin çarşıda bulunmasının, vahyin doğrudan kamusal alana, sokağa ve sosyal hayata bir müdahalesi olduğunu; müşrik elitlerin asıl rahatsızlığının, bu yeni mesajın sokaktaki halk kitleleriyle aracısız buluşması olduğunu ifade eder.
Unzile (أُنزِلَ)
İbn Fâris, "n-z-l" kökünün "yukarıdan aşağıya doğru inmek" temel anlamına sahip olduğunu belirtir. Fiilin edilgen (meçhul) formda "unzile" (indirilmeli değil miydi) şeklinde kullanılması, inişin ilahi otorite tarafından gerçekleştirilmesi beklentisini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin yüksek bir makamdan aşağıya doğru bir lütuf veya ceza aktarımı olduğunu açıklar. Müşriklerin beklentisi, iddia edilen vahiyle orantılı büyüklükte, gökten somut bir şekilde inen göz alıcı bir kanıtın (meleğin) fiziksel olarak yeryüzüne intikal ettirilmesidir.
Melekun (مَلَكٌ)
İbn Fâris, melek kelimesinin kökeni hakkında klasik dilbilimciler arasındaki iki farklı yaklaşıma yer verir. Birinci görüşe göre kelime "m-l-k" (mülk, güç, iktidar) kökünden gelir ve onların doğaüstü güçlerini vurgular. İkinci görüşe göre ise "e-l-k" (haber, mesaj, risalet) kökünden türemiş olup, "me'lek"ten dönüşerek "melek" halini almıştır ve elçilik işlevini öne çıkarır.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "el-ülûke" (risalet/mesaj) kökünden geldiği görüşünü tercih eder. Meleklerin, Allah ile yarattıkları arasında aracılık yapan, yemek, içmek ve uyumak gibi beşeri zaaflardan (eksikliklerden) münezzeh nurani varlıklar olduğunu açıklar. Müşriklerin bu talebinin, peygamberin insanî sınırlarını aşan, onun sözünü duyusal (fiziksel) bir mucizeyle onaylayacak insanüstü bir varlığa duydukları epistemolojik ihtiyaçtan kaynaklandığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, müşriklerin zihnindeki "melek" konseptini bağlamsal olarak inceler. Câhiliye Araplarının melekleri "Allah'ın kızları" veya uluhiyetten pay almış göksel varlıklar olarak gördüklerini hatırlatır. Onlara göre, eğer gerçekten evrenin yaratıcısı yeryüzüne bir elçi atayacaksa, bu elçinin meşruiyeti ancak yanında belirecek ve onun beşeri eksikliğini kapatacak böyle "supernatural" (doğaüstü) bir refakatçi ile sağlanabilirdi.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça etimolojik köklerinden ziyade, doğrudan İbranice "mal'âkh" ve Aramice/Süryanice "mal'akhâ" (haberci, elçi) kelimelerinden İslam öncesi dönemde Arapçaya dini bir terim olarak transfer edildiğini ileri sürer.
Nezîrâ (نَذِيرًا)
İbn Fâris, "n-z-r" kökünün "bir kimseyi korkutmak, uyarmak ve ona yaklaşan büyük bir tehlikeyi önceden haber verip sakındırmak" anlamına geldiğini yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "nezîr" kavramının insanı yanlış davranışlarının sonucuna karşı ikaz eden uyarıcı makamı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, müşriklerin talebindeki "nezîr" beklentisinin, peygamberin yaptığı gibi sadece sözlü ve ahlaki bir uyanış çağrısı olmadığını vurgular. Onların istediği "uyarıcı" (nezîr), gökten inen meleğin bizzat kendi doğaüstü dehşetiyle insanları korkutması, fiziksel bir boyun eğdirme sağlaması ve peygamberin tebliğini karşı konulamaz kozmik bir tehdit ile mühürlemesidir. Bu, insanın özgür iradesini hiçe sayan, tamamen "zorlayıcı" bir kanıt arayışının dilsel ifadesidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla