Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 5. Ayet

    وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû esâtîru-l-evvelîne-ktetebehâ fehiye tumlâ ‘aleyhi bukraten ve asîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Yine dediler ki, ‘Bunlar, onun başkalarına yazdırdığı, sabah akşam kendisine okunan eskilerin masallarıdır!’”

      Bunlar, sabah akşam kendisine okunan... Müfessirler şöyle dedi: Âyetin metninde geçen “Bükraten ve asilen” (بُكْرَةً وَأَصِيلًا) sabah akşam demektir. Eğer öyle olsaydı sabah akşam onun yanında olurlar ve onu işitirler, kendisine yazdırılanı müşahede ederlerdi. Çünkü vakit, hazır olma vaktidir. Ancak bize göre sanki onlar “Bükraten ve asilen” sözüyle hazır bulunma ve oturma vakitleri olmayan gecenin başı ile sonunu kastetmişlerdir. Onlar şöyle demekteydiler: Ona gizlice geliyor, yazdırıyor ve öğretiliyor. Eğer onların dedikleri gibi olsaydı gene de vaziyeti öğrenmek ve duruma tanık olmak için gizlice tarassut edip onu gözetlerlerdi. Bunu yapmadıklarına göre bu onların peygamberin doğruluğunu ve kendi isnat ettikleri yakıştırmalarında yalancı olduklarını bildiklerini gösterir. Ne var ki onlar buna rağmen küstahça tavır alıyorlar, inat edip diretiyorlardı.

      Sonra Kur’ân’ı ona indirenin, göklerde ve yerde her ne sır varsa bilen Allah olduğunu haber verdi ve şöyle buyurdu: 6. ayet.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "söz söylemek, telaffuz etmek ve bir fikri beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin sadece dudaklardan dökülen fiziksel bir ses dizisi olmadığını; inanç, görüş ve kararlı bir duruşun ifadesi olduğunu açıklar. Ayette müşriklerin topluca ve organize bir biçimde vahye karşı geliştirdikleri ideolojik söylemi ve iftira kararını bildirmek için kullanıldığını ifade eder.

        Esâtîru (أَسَاطِيرُ)

        İbn Fâris, "s-t-r" kökünün "yazmak, düzgün bir şekilde dizmek ve satır haline getirmek" anlamlarına geldiğini yazar. "Ustûre" veya "istâre" kelimelerinin, aslı astarı olmayan, öncekilerin kaleme aldığı kurgusal yazılar ve masallar için kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "esâtîr" kavramını, hakikat değeri taşımayan, eğlence veya vakit geçirme amacıyla uydurulmuş hikayeler olarak tanımlar. Müşriklerin Kur'an'ı bu isimle anmalarının, metnin ilahi kaynağını reddederek onu sıradan bir beşeri edebiyat/kurgu ürünü seviyesine çekme kastı taşıdığını açıklar.

        Arthur Jeffery ve Theodor Nöldeke, kelimenin Arapça "s-t-r" (yazmak) kökünden türetilmiş gibi görünse de, etimolojik olarak Yunanca "historia" (tarih, araştırma, anlatı) kelimesinden Aramice "isṭoryā" veya Süryanice formları aracılığıyla Arapçaya geçmiş bir alıntı kelime (loanword) olduğunu şiddetle savunurlar. Onlara göre kelime, Geç Antik Çağ'da "geçmişin hikayeleri" manasındayken, Kur'an'ın muhalifleri tarafından "uydurma mitler" şeklindeki pejoratif (aşağılayıcı) anlamıyla kullanılmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, klasik Arap dilbilimcilerinin kelimeyi öz Arapça "satır" köküne bağlama çabaları ile Batılı araştırmacıların "historia" kökenli olduğu yönündeki iddialarını karşılıklı olarak analiz eder. Her iki durumda da kelimenin Mekke ortamında "mitolojik ve asılsız kurgular" manasında kavramsallaştığını kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-psikolojik boyutuna eğilerek, "esâtîr" suçlamasının tesadüfi bir kelime seçimi değil, bilinçli bir psikolojik harp taktiği olduğunu belirtir. Müşriklerin, vahyi "mitoloji" kategorisine hapsederek, onun bireyi ve toplumu dönüştürücü bağlayıcı otoritesini kırmaya çalıştıklarını analiz eder.

        El-Evvelîne (الْأَوَّلِينَ)

        İbn Fâris, "e-v-l" kökünün "zaman, mekan veya statü bakımından önde olmak, başlangıç teşkil etmek" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "evvelûn" kelimesinin geçmişte yaşamış, göçüp gitmiş nesilleri ve eski çağ insanlarını anlattığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Câhiliye zihniyetindeki "öncekiler" (atalar) algısının çelişkisine dikkat çeker. Normal şartlarda Arap ahlak sisteminde ataların (evvelûn) geleneği ve sünneti en yüksek otoriteyken, Kur'an söz konusu olduğunda müşriklerin bu kelimeyi "esâtîr" ile birleştirerek "modası geçmiş, arkaik ve geçerliliğini yitirmiş masallar" şeklinde son derece değersizleştirici bir bağlamda kullandıklarını vurgular.

        İktetebehâ (اكْتَتَبَهَا)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün "parçaları bir araya getirmek, dikiş dikmek, yazıyı harf harf dizmek" temel anlamlarına geldiğini yazar. Fiilin "ifti'âl" babında (iktetebe) gelmesinin, özel bir gayret, uğraş ve kastı ifade ettiğini; yani "yazmak için ciddi bir çaba sarf ettiğini veya ısrarla yazdırdığını" gösterdiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "kendisi için yazılmasını talep etti" veya "büyük bir zahmetle kopyaladı" manasına geldiğini söyler. Müşriklerin bu fiili kullanarak, vahyin gökten inen pasif bir ilham değil, bizzat Hz. Muhammed'in aktif olarak peşine düştüğü, derlediği ve yazıcılara dikte ettirerek topladığı bir kitap olduğunu iddia ettiklerini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin bu ithamındaki iç çelişkiyi analiz eder. Peygamber'in "ümmi" (okuma yazma bilmeyen) statüsünün Mekke toplumunda bilindiğini, bu yüzden müşriklerin "kendi yazdı" diyemedikleri için "iktetebehâ" (kopyalattı/başkasına yazdırdı) şeklinde dolaylı bir fiil kullanarak bu durumu mantıksal bir zemine oturtmaya çalıştıklarını inceler.

        Tumlâ (تُمْلَى)

        İbn Fâris, "m-l-y" kökünün "zamanın uzaması, mühlet vermek ve bir metni başkasına yazması için yavaş yavaş okumak (imla)" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "imlâ" eyleminin, bir sözün yazıya geçirilmesi maksadıyla dikte edilmesi olduğunu belirtir. Fiilin edilgen (meçhul) formda "tumlâ" (ona dikte ediliyor) şeklinde kullanılması, Hz. Muhammed'in arkasında gizli bir suflör veya öğretmen kadrosu bulunduğu ve onun sadece pasif bir alıcı/öğrenci olduğu yönündeki kurguyu yansıttığını açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "tumlâ" kavramını Geç Antik Çağ'ın edebi ve dini üretim mekanizmaları üzerinden okur. O dönemde dini veya felsefi metinlerin, üstatlar tarafından katiplere dikte edilmesinin (dictation) standart bir skolastik uygulama olduğunu hatırlatır. Müşriklerin, Mekke'deki bazı Ehl-i Kitap (Yahudi/Hristiyan) unsurların varlığından yararlanarak, vahyi bu bilindik "katip-öğretmen" (scribal) ilişkisine indirgemeye çalıştıklarını ve metni tarihselleştirmeyi hedeflediklerini analiz eder.

        Bukraten (بُكْرَةً)

        İbn Fâris, "b-k-r" kökünün "bir işe erken başlamak, günün ilk saatleri ve turfanda" anlamlarına geldiğini yazar. "Bükra", gecenin karanlığının bitip sabah aydınlığının başladığı tanyeri vaktidir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sabahın erken vakitlerini ifade ettiğini, insanın zihnen en berrak ve alıcı olduğu zaman dilimi olması hasebiyle ilim meclisleri için tercih edilen bir vakit olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, zaman bildiren bu zarfın, Arapçada sadece günün belirli bir saatini değil, eylemin sürekliliğini ve başlangıcını vurgulamak için de kullanıldığını aktarır.

        Asîlâ (أَصِيلًا)

        İbn Fâris, "e-s-l" kökünün "bir şeyin aslı, temeli ve kökü" anlamına geldiğini, zaman bağlamında ise günün son kısmı (ikindi ile güneşin batışı arası) olan, günün kök salıp yerini geceye bıraktığı vakit manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, günün yorgunluğunun çöktüğü ve istirahate çekilmeden önceki son aydınlık dilimi olarak tanımlar.

        Angelika Neuwirth, "bukraten ve asîlâ" (sabah ve akşam) ikilemesinin etimolojik sözlük anlamlarının ötesinde, Geç Antik Çağ dini literatüründe tapınaklardaki düzenli dua, zikir ve litürjik ritmi (matins and vespers) ifade eden formülik bir kalıp olduğunu analiz eder. Müşriklerin, normalde Allah'a ibadetin sürekliliğini anlatan bu dini formülü alıp, "sabah akşam ona masallar dikte ediliyor" diyerek, vahyi kesintisiz ve sistematik bir "okul/eğitim" mesaisine benzetmek için ironik bir şekilde kullandıklarını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X