Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 4. Ayet

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌۨ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْماً وَزُوراًۚۛ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle-lleżîne keferû in hâżâ illâ ifkun-(i)fterâhu ve-e’ânehu ‘aleyhi kavmun âḣarûn(e)(s) fekad câû zulmen vezûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İnkâr edenler, ‘Bu Kur’ân, onun uydurduğu, birilerinin de bu konuda kendisine yardım ettiği bir düzmeceden ibarettir’ dediler; böylece onlar açık bir haksızlık ve iftirada bulunmuş oldular.”

      İnkâr edenler, “Bu, onun uydurduğu... bir düzmeceden ibarettir” dediler. Bununla Resûlullah’a (s.a,) İndirilen ve onun tarafından kendilerine okunan Kur’ân'ı kastediyorlardı. Şöyle diyorlardı: Bu bir düzmeceden başka bir şey değildir. Yani bizzat kendisinin uydurduğu ve icat ettiği bir yalandır. Müşrikler kendilerine gelen haber ve bilgileri, onların doğru ya da yalan olduğu sonucuna götüren kaynaklara bakmaksızın yalanlarlardı. Bu, onlann âdetleri ve tavırları idi. Haberlerin doğruluğunu ya da yalan olduğunu ortaya koyan kaynaklar semavî kitaplardır ve gökten inen vahiyle konuşan resullerdir. Mekke kâfirleri bu iki kanaldan da yoksundu. Hal böyle iken nasıl olur da bu Kur’ân'ın bizzat peygamberin kendi düzmecesi ve uydurması olduğunu iddia edebilirlerdi? Kendileri haberin doğru ya da yalan olduğunu ortaya koyacak bir ölçütten yoksun bulunmaktayken nasıl olur da onun bir düzmece (iftira) olduğunu söyleyebilirlerdi? Kaldı ki kendileri için onun risâletinin delilleri ve verdiği haberlerdeki doğruluğunun alâmetleri apaçık ortada İdi. Öyle ki onun asla yalan söylediğini görmemişlerdi, Ehl-i Kitap’tan hiçbir kimse ile ilişkisi olmamıştı, kendisi okuma yazma da bilmezdi. İşin başından tâ nihayetine kadar böyle bir mesajı asla duymamışlardı ve kendileri bir meydan okuma ile karşı karşıyaydılar: Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Onun benzeri bir sûre de siz getirin”; “Siz de haydi onun gibi uydurulmuş on sûre getirin!” Bu meydan okuma karşısında aciz kalmaları ve herhangi bir teşebbüse kalkışamamaları göstermektedir ki onlar bu düzmece dedikleri mesajın Allah katından olduğunu ve kendilerinin “onun bir düzmece olduğu” şeklindeki iddialarında yalancı olduklarını biliyorlardı.

      Birilerinin de bu konuda kendisine yardım ettiği. Dediler ki: O bir düzmeceden ibarettir ve uydurmasında birileri ona yardım etmektedir. Kastettikleri Ehl-i Kitap’tan müslüman olmuş kimselerdir. Onlar Tevrat ve Incil’de peygamberin niteliğini ve özelliğini buluyorlardı. Hz. Peygamber geçmiş kavimlere ait haberleri ve olayları haber verince, müşrikler onları Ehl-i Kitab’a soruyorlardı, onlar da onu tasdik edip "Aynen onun dediği gibidir, verdiği haberlerin hepsinde o doğru söylemektedir, biz onları aynen kendi kitaplarımızda bulmaktayız” şeklinde cevap veriyorlardı. Müşrikler onların verdiği bu tasdik edici cevap karşısında hemen harekete geçip dediler ki: Birileri de bu konuda (o düzmecesinde) kendisine yardım etmektedir.

      Sonra Allah onların böylece açık bir haksızlık ve iftirada bulunmuş olduklarını bildirdi. Allah buna haksızlık ve zulüm dedi çünkü onlar ona yalan söylediler; yalan ya da doğru oluşunu bilebilecekleri herhangi bir dayanak olmadan onun düzmece olduğunu ileri sürdüler. Bu yaptıkları onu, lâyık olduğu kendi yerine koymadıkları için zulüm ve haksızlık olmaktadır. Yalan ve iftira oluşuna gelince çünkü onlar onun düzmece olduğunu, onun sihir/ büyü olduğunu, onun bir beşer tarafından kendisine öğretilmekte olduğunu ve bu konuda birilerinin ona yardım etmekte olduğunu söylediler. “Bunlar, onun başkalarına yazdırdığı, sabah akşam kendisine okunan eskilerin masallarıdır!” dediler. Aslında bununla onların kendi aralarında yalancı oldukları ortaya çıkmış oldu. Çünkü onlar onun Ehl-i Kitap'tan birinin yanına gidip geldiğini hiç görmediler, onun bir şeyler yazdığını ya da onun yazı yazabildiğini asla görmediler. Buna rağmen onlar onun hakkında eskilerin masallarıdır dediler. O, eski kitaplarda anlatılan daha önce gerçekleşmiş olan haberleri ve olayları bildiğine göre -ki hiç kuşkusuz o kitaplar kendi diliyle değildi, bizzat onların lisanında yazılmış idi- onların kitaplarında olanı kendi lisanı ile haber vermiş olması gösterdi ki o, bütün bunları Allah’ın kendisine öğretmesi yolu ile bilmektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan "k-f-r" harflerinin sözlükte "örtmek, gizlemek, saklamak" temel anlamlarına geldiğini belirtir. Toprağa tohumu eken ve üstünü örten çiftçiye, ayrıca eşyayı karanlığıyla örttüğü için geceye bu kökten türeyen isimler verildiğini aktarır. Teolojik bağlamda kelimenin, inkar edenin fıtratındaki gerçeğin veya Allah'ın ayetlerinin üzerini bilinçli bir şekilde örtmesi manasını taşıdığını söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kavramının nimetin üzerini örtmek (nankörlük) ve dini hakikatleri inkar etmek şeklinde iki temel boyutu olduğunu açıklar. İmanın zıddı olan küfrün, kişinin kendi aklını ve kalbini ilahi mesaja kapatması ve onu yalanlaması anlamına geldiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Câhiliye döneminde büyük ölçüde kabile içi iyiliklere karşı "nankörlük" anlamında kullanılan bu kelimenin, Kur'an'ın semantik müdahalesiyle nasıl en büyük teolojik suça dönüştüğünü inceler. "Keferû" fiilinin pasif bir inançsızlıktan ziyade, vahye karşı aktif bir direnç, hakikatin üzerini örtme ve Allah'ın otoritesine karşı bilinçli bir isyan eylemini imlediğini vurgular.

        İfkun (إِفْكٌ)

        İbn Fâris, "e-f-k" kökünün "bir şeyi asıl yönünden çevirmek, tersyüz etmek ve saptırmak" anlamına geldiğini belirtir. Rüzgarın yön değiştirmesini ifade etmek için de kullanılan bu kökün, bağlam içerisinde hakikatin kasten saptırılarak batıla dönüştürülmesini anlattığını yazar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ifk" kelimesinin her türlü doğrudan ve haktan sapmış söz veya eylem için kullanılabileceğini açıklar. Müşriklerin Kur'an'a yönelik bu ithamlarının sıradan bir yalan (kizb) olmadığını; vahyi kendi ilahi kaynağından kopararak (tersyüz ederek) beşeri bir uydurma olarak sunma çabası olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki sosyolojik karşılığına değinerek, "ifk" kavramının vahye karşı yürütülen planlı bir dezenformasyon kampanyasını işaret ettiğini belirtir. Hakikati bağlamından koparıp zihinleri bulandırmak amacıyla üretilmiş sistematik bir iftira söylemi olduğunu analiz eder.

        İfterâhu (افْتَرَاهُ)

        İbn Fâris, "f-r-y" kökünün aslen "bir şeyi kesmek, yarmak, deriyi kesip ondan bir şeyler üretmek/biçmek" anlamlarına geldiğini söyler. Soyut manada ise bir yalanı yoktan var etmek, kurgulamak ve uydurmak manasını kazandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iftira" kelimesinin, yalanın özel ve tasarlanmış bir formu olduğunu ifade eder. Müşriklerin bu fiili kullanmalarındaki amacın, Hz. Peygamber'i vahyi pasif olarak alan bir elçi değil, metni bizzat kendi zihninden kesip biçerek (kurgulayarak) üreten aktif bir yazar/şair konumuna indirgemek olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin semantiğinde yer alan "kast ve tasarlama" unsuruna dikkat çeker. Vahyi yalanlamanın ötesinde, onun ardında aylar veya yıllar süren bilinçli bir beşeri kurgu/imalat sürecinin olduğu iddiasını taşıdığını kaydeder.

        E'ânehu (أَعَانَهُ)

        İbn Fâris, "a-v-n" kökünün "arka çıkmak, destek olmak, yardım etmek" anlamına geldiğini yazar. İnsanın gücünü aşan bir durumda dışarıdan aldığı fiziksel veya zihinsel takviyeyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "avn" kavramının bir hedefe ulaşmak için kurulan ittifak ve yardımlaşmayı anlattığını belirtir. Müşriklerin bu iddiayı ortaya atarak, Kur'an'ın edebi ve tarihi yetkinliği karşısındaki çaresizliklerini örtbas etmeye çalıştıklarını; metnin tek bir kişinin kapasitesini aştığını itiraf edip arka planda gizli bir "yardımcılar ekibi" kurguladıklarını açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu ayetin, Kur'an'ın Kitab-ı Mukaddes geleneğiyle olan ilişkisine dair paganların geliştirdiği bir karşı argümanı yansıttığını inceler. Müşriklerin "e'ânehu" (ona yardım etti) fiiliyle, Mekke'de bulunan veya dışarıdan gelen bazı Yahudi/Hristiyan (Ehl-i Kitap) unsurların Hz. Peygamber'e dini ve tarihi bilgiler fısıldadığına dair şüphelerini dillendirdiklerini analiz eder.

        Kavmun (قَوْمٌ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "ayağa kalkmak, dikilmek, sebat etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bir arada duran, ortak hareket eden ve birbirini destekleyen erkekler topluluğuna (ve geniş manada halka) bu eylemden hareketle "kavm" dendiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Câhiliye dönemi Arap toplumunda "kavm" kelimesinin kan bağına dayalı kabile (kabile asabiyesi) anlamına geldiğini, ancak Kur'an'ın bu kelimeye ideolojik ve inançsal bir boyut kazandırdığını belirtir. Ayette geçen "başka bir kavim" (kavmun âharûn) ifadesinin, Arap olmayan, yabancı veya farklı bir inanç/bilgi sistemine mensup organize bir grubu imlediğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sosyolojik evrimine değinerek, "kavm" sözcüğünün zamanla ortak bir amacı veya kültürü paylaşan topluluklar için kullanıldığını aktarır. İddia edilen bu "kavmin", Mekke panayırlarına gelen yabancı köleler veya tüccarlar olabileceği yönündeki tefsir tartışmalarına yer verir.

        Zulmen (ظُلْمًا)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün "bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak" ve "haddini aşmak" anlamlarına geldiğini, ayrıca ışığın olmaması (karanlık) manasını da taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, adaletin zıddı olan "zulm" kavramını, sınırları ihlal etmek ve hakkı ehlinden başkasına atfetmek olarak tanımlar. Allah'ın kelamını (Furkan'ı) bir beşere veya yabancı bir topluluğa atfetmenin, ontolojik hakikati yerinden ettiği ve ilahi hakkı gasp ettiği için en büyük zulüm ve sapkınlık olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "zulm" kavramının sıradan bir ahlaki düşüklükten ziyade, kozmik düzeni bozmaya yönelik teolojik bir cürüm olduğunu analiz eder. Kelimenin bağlamında, vahyin kaynağını karartmaya yönelik bu iftiranın, ilahi otoriteye karşı işlenmiş bir haddi aşma (transgression) eylemi olduğunu vurgular.

        Zûrâ (زُورًا)

        İbn Fâris, "z-v-r" kökünün "merkezden sapmak, eğilmek, bir tarafa yönelmek" temel anlamlarına sahip olduğunu yazar. Yalan sözün, hakikatin dümdüz ekseninden sapmış, eğri büğrü bir söz olması hasebiyle "zûr" olarak adlandırıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zûr" kelimesini, dışı süslenerek doğruymuş gibi gösterilen, ancak içi kof olan yalan olarak açıklar. Müşriklerin ithamının basit bir hata değil; toplumu manipüle etmek için kasten üretilmiş, yaldızlı ve planlı bir batıl söylem (şahitlik/iddia) olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, "zûr" kavramının yalanın estetik ve kurgusal boyutunu temsil ettiğini belirtir. Müşriklerin "zulm ve zûr" ile gelmelerinin, hem ahlaki/ontolojik bir haksızlık (zulm) yaptıklarını hem de bunu son derece asılsız, içi boş ve sahte bir kurgu (zûr) üzerinden pazarlamaya çalıştıklarını, dolayısıyla argümanlarının epistemolojik olarak tamamen çöktüğünü analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X