وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاً وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
"Oysa onlar, Allah'ı bırakıp hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış bulunan, bizzat kendilerine bile bir zarar ya da faydaları dokunmayan, ölüm, hayat ve ölümden sonra yeniden diriliş de ellerinde olmayan (sahte) tanrılar edindiler’’
Ondan gayrı tanrılar edindiler. Yani mabut edindiler. Onların tapmakta oldukları putların “âlihe” (آلِهَة), yani tanrılar olarak isimlendirilmesi onların içinde bulundukları duruma itibarla ve kendi kuruntularına göre onların tanrı kabul edilmesi sebebiyledir, “el-İlâh” Araplar’a göre mabut, yani kendisine tapınılan tanrı demektir. Onlar her türlü mabuda “ilâh” derler. Şu İlâhî beyanlardaki kullanım da aynı şekilde onların bâtıl inançlarına dair bir ifadedir; “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı...Hz. Mûsanın (Sâmirîye) “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak...!” demesi de gene onların telakkileri itibariyledir. Onlara göre her tapınılan varlık tanrıdır. Eğer öyle olmasaydı (Hz. Mûsâ) putlara tanrılar dedikleri için onları ayıplardı.
Sonra yüce Allah onların putlara tapınmaları ve onları tanrılar olarak isimlendirmelerine dair beyinsizliklerini ve kıt anlayışlı oluşlarını ortaya koymak üzere şöyle buyurdu: Hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış bulunan... Yani her şeyin yaratıcısı olarak bildikleri Allaha tapınmayı bırakıyorlar ve buna mukabil hiçbir şey yaratamadığını, aksine kendilerinin yaratılmış bulunduğunu bildikleri putlara tapıyorlar. Yarar sağlama ve zarar verme imkânı elinde bulunan varlığa tapınmayı bırakıyorlar, kendileri için ne bir yarar sağlayabilecek ne de bir zarar savabilecek putlara tapıyorlar.
Ölüm, hayat ve ölümden sonra yeniden diriliş de ellerinde olmayan. Yani onlar şayet tapınırlarsa kendilerine bir yarar sağlayamayacağını, tapmayı terkederlerse de kendilerine hiçbir zarar veremeyeceğini, hatta bizzat kendi kendilerine de bir zararları ya da hayırları olmadığını bildikleri putlara tapıyorlar. Bunu şöyle ifade ediyor: Bizzat kendilerine bile bir zarar ya da faydaları dokunmayan, ölüm, hayat ve ölümden sonra yeniden diriliş de ellerinde olmayan (sahte) tanrılar edindiler. Bu beyanın zâhirine göre öyle anlaşılıyor ki onlar putları değil kendilerini ilâhlar diye isimlendiriyor olmaktadır. Çünkü onlar putlara zarar verme ve onlardan yarar sağlama imkânına sahiptiler. Putlar ise ne onlar için ne de kendileri için böyle bir özelliğe sahip değillerdi.
Bazıları şöyle dedi: Ölüm ellerinde olmayan, yani insanların yaratılmasından evvelki ölüm (cansız halleri). Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah’ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? (Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O na götürüleceksiniz.)” ve de (ellerinde olmayan) hayat: Buyuruyor ki: Kendileri için belirlenmiş olan ecel geldiğinde onlar yaşantılarına bir ilâvede bulunamazlar. Ve ölümden sonra yeniden diriliş de ellerinde değildir. Yani ölümden sonra tekrar diriltme imkânları da yoktur. Bazıları dediler ki: Onlar, hayatta olanı eceli gelmeden öldürmeye kadir olamazlar. Ve lâ hayâten, yani ölünün eceli gelmesi halinde de onu yaşatamazlar. Ve lâ nüşûrâ, yani belirttiğimiz üzere ölüleri de tekrar diriltemezler. Hatadan korunmak ancak Allah’ın yardımı sayesinde mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Vettehazû (وَاتَّخَذُوا)
İbn Fâris, "e-h-z" kökünün sözlükte "almak, tutmak, kavramak ve edinmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Fiilin "ifti'âl" babında (ittihâz) gelmesi, bu alma eyleminin sıradan bir tutuş değil, yönelimsel bir benimseme, kendine mal etme ve bir şeyi bilinçli bir çabayla başka bir şeye dönüştürme (ilah edinme) iradesini yansıttığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" kavramının fiziksel bir nesneyi almaktan ziyade, inançsal ve zihinsel bir eyleme işaret ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamıyla, Allah'ın dışında varlıkları ilah edinmek, onlara aslında sahip olmadıkları bir konumu ve kutsaliyeti aktif bir yanılgıyla atfetmek demektir.
Toshihiko Izutsu, şirkin psikolojik ve semantik altyapısını incelerken "ittihaz" fiiline odaklanır. Bu kelimenin, putperest zihnin sahte ilahları bizzat kendi elleriyle veya zihinleriyle inşa edip, ardından bu kurguya boyun eğme paradoksunu ifade ettiğini vurgular. Profandan kutsala doğru yapılan bu suni yükseltme işlemi, kelimenin semantik yükünün merkezini oluşturur.
Âliheten (آلِهَةً)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün temelinde "kulluk etmek, sığınmak, yönelmek ve hayranlık/şaşkınlık duymak" manalarının bulunduğunu söyler. "İlâh", kalplerin ibadet kastıyla ve sevgiyle yöneldiği, ihtiyaç anında kendisine sığınılan yüce varlıktır.
Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kelimesinin ibadet edilen her türlü obje için kullanılabileceğine dikkat çeker. Müşriklerin taptıkları nesnelere "âlihe" (ilahlar) demelerinin sebebi, evrenin yönetiminde veya ilahi kudrette bu varlıkların da bir payı olduğuna dair besledikleri inançtır.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökeninin yanı sıra Sami dillerindeki ortak kullanım ağını inceler. İbranice ve Aramicedeki "El" veya "Eloah" kelimeleriyle olan tarihsel akrabalığını belirterek, İslam öncesi Arabistan'da panteondaki çeşitli varlıklar için bu kelimenin genel bir tanrısallık unvanı olarak kullanıldığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, "ilâh" kavramını İslam öncesi Câhiliye sistematiği içinde analiz eder. O dönemde bu kelimenin mutlak Yaratıcı'yı (Allah) değil, günlük hayata, yağmura, ticarete veya savaşa doğrudan müdahale ettiğine inanılan yerel ve işlevsel kabile tanrılarını nitelediğini belirtir. Kur'an'ın bu ayette "âlihe" çoğul formunu kullanarak, bu çoklu otorite inancını işlevsizlikleri üzerinden hedef aldığını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin politeist toplumlarda tapınılan herhangi bir varlığı ifade eden genel yapısından, İslam tevhidiyle birlikte "Allah'tan başka tapınılacak hiçbir varlık olmadığı" ilkesi gereği, diğer tüm varlıklar için kullanımının mutlak bir redde (nefy) dönüştüğü semantik evrimi aktarır.
Yahlukûne (يَخْلُقُونَ)
İbn Fâris, "h-l-k" kökünün "bir şeyi önceden var olan bir modele dayanmaksızın yoktan var etmek" ve "bir şeyi belirli bir ölçüye göre takdir edip biçimlendirmek" anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayette kelimenin olumsuz bir bağlamda sahte ilahlar için kullanılması, onların uluhiyetin en temel şartı olan "var etme" kapasitesinden yoksun olduklarını ontolojik olarak ispatlar.
Râgıb el-İsfahânî, gerçek anlamda yaratma (halk) eyleminin yalnızca Allah'a mahsus bir kudret olduğunu açıklar. Sahte ilahların hiçbir şey yaratamamalarının ötesinde, kendilerinin de birer "yaratılmış" (yuhlekûn) olmaları, tapan ile tapılan arasındaki varoluşsal çelişkiyi ve putperestliğin mantıksal tutarsızlığını gözler önüne serer.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki teolojik tartışmalar bağlamındaki yerini analiz eder. Mekkeli müşriklerin zaten gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu kabul ettiklerini, ancak ayetin onları, hiçbir yaratıcı vasfı olmayan aciz varlıkları Yaratıcı'ya denk tutmalarındaki irrasyonalite ile yüzleştirdiğini belirtir.
Yemlikûne (يَمْلِكُونَ)
İbn Fâris, "m-l-k" kökünün "bir şey üzerinde mutlak tasarruf hakkına, güce ve otoriteye sahip olmak" anlamına geldiğini yazar. Mülk, sadece bir şeye sahip olmayı değil, onun üzerinde hüküm yürütmeyi de içerir. Ayette bu eylemin reddedilmesi, ilah edinilen varlıkların evrenin işleyişinde veya insan hayatında hiçbir yetki alanlarının (yargı ve tasarruf) bulunmadığını kesinleştirir.
Râgıb el-İsfahânî, mülk kavramının "yönetme ve emretme gücü" ile doğrudan bağlantılı olduğunu ifade eder. Sahte ilahların fayda veya zarar verme konusunda hiçbir şeye "mâlik" olamamaları, onların ilahlık iddiasını kökünden çürütür; zira otoritesi ve yaptırım gücü olmayan bir varlığa ibadet edilmesi anlamsızdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam ilmindeki yansımalarına değinerek, uluhiyetin ancak mutlak bir mülkiyet ve egemenlik ile kaim olabileceğini kaydeder. İlah edinilenlerin kendi nefislerine bile malik olamamaları, ilahi sıfatların (kudret, irade, tekvin) onlarda zerre miktar bulunmadığının en açık ilanıdır.
Darran (ضَرًّا)
İbn Fâris, "d-r-r" kökünün "sıkıntı, zarar, eksiklik, hastalık ve zorluk" anlamlarına geldiğini, kelimenin temelinde faydanın (nef') zıddı olan her türlü olumsuz durumun yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "darr" kelimesini insanın bedeninde, ruhunda veya dış dünyasında karşılaştığı her türlü eksilme ve felaket olarak tanımlar. Sahte ilahların zarar verme yetilerinin olmaması, onların gazabından korkulmasını veya onlara yönelik bir çekinme duygusunu (havf) teolojik olarak geçersiz kılar.
Toshihiko Izutsu, pagan zihniyetinde tanrılarla kurulan ilişkinin büyük ölçüde onların potansiyel kötülüklerinden ve hışımlarından korunma (darr'ı def etme) motivasyonuna dayandığını inceler. Kur'an'ın bu putları "zarar veremez" olarak nitelemesi, şirkin psikolojik temelindeki korku unsurunu yıkarak insanı sahte otoritelerin boyunduruğundan özgürleştirir.
Nef'an (نَفْعًا)
İbn Fâris, "n-f-a" kökünün "iyilik, fayda, yarar sağlama ve bir amaca hizmet etme" manalarına geldiğini ifade eder. Zararın tam karşıtı olarak, insana dünyevi veya uhrevi anlamda katkı sunan her şey bu kapsama girer.
Râgıb el-İsfahânî, "nef'" kavramının, kişinin arzuladığı iyiliğe ulaşmasına yardımcı olan durum veya nesneleri anlattığını söyler. İlah edinilen varlıkların fayda sağlama kapasitelerinin reddedilmesi, müşriklerin onlara adaklar adayarak veya dua ederek bir karşılık bekleme mantığını (paganist faydacılığı) ortadan kaldırır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, insan doğasının yönelimlerini belirleyen iki ana eksenin "zararı uzaklaştırmak" (darr) ve "faydayı celbetmek" (nef') olduğuna dikkat çeker. Sahte ilahların bu iki temel varoluşsal beklentiye de cevap verememesi, onların uluhiyet makamından tamamen tecrit edildiklerini gösterir.
Mevten (مَوْتًا)
İbn Fâris, "m-v-t" kökünün "hayatın bedenden ayrılması, canlılığın yitirilmesi, durağanlık ve gücün kaybolması" anlamlarını barındırdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ölümü ruhun bedeni terk etmesi veya canlılık fonksiyonlarının tamamen durması olarak tanımlar. Ayette putların "ölüme malik olamamaları", yaşam süresini belirleme (ecel), can alma veya ölümcül bir tehlikeyi var etme gibi kozmik ve biyolojik süreçler üzerinde hiçbir müdahale şanslarının olmadığını vurgular.
Hayâten (حَيَاةً)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün ölümün zıddı olarak "dirilik, hareket, büyüme, hissetme ve var olma" anlamlarına geldiğini yazar.
Râgıb el-İsfahânî, "hayat" kelimesinin bitkisel canlılıktan başlayıp ilahi varoluşa kadar uzanan geniş bir yelpazesi olduğunu belirtir. Sahte ilahların hayata malik olamamaları, onların ne yeni bir canlı meydana getirebilecek ne de var olan bir canlının yaşamını sürdürmesini (beka) sağlayacak ilahi bir enerjiye (hayy sıfatına) sahip olmadıklarını kanıtlar.
Nüşûrâ (نُشُورًا)
İbn Fâris, "n-ş-r" kökünün "yaymak, dağıtmak, açığa çıkarmak, ölüleri diriltmek ve kabirlerinden kaldırmak" manalarına geldiğini ifade eder. Tohumun topraktan çıkıp yayılması gibi, ölümden sonraki canlanmayı da kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, "nüşûr" kelimesinin hususi olarak kıyamet gününde ölülerin diriltilip kabirlerinden çıkartılarak yayılmalarını ifade ettiğini belirtir. Başlangıçtaki yaratılışı (halk) yapamayan varlıkların, nihai dirilişi (nüşûr) gerçekleştirmelerinin imkansızlığı üzerinden eskatolojik bir argüman sunulduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, "nüşûr" kavramının Arapça kökünden türemekle birlikte, Kur'an'daki kullanım formunun ve eskatolojik (ahiret bilimi) ağırlığının, dönemin Yahudi ve Hristiyan metinlerindeki "ölülerin dirilişi" literatürüyle ortak bir dini kavramsallaştırmaya dayandığını ileri sürer.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde "nüşûr" kavramının kilit bir rol oynadığını analiz eder. Câhiliye Araplarının ölümden sonra dirilişi kesin bir dille inkar eden kaderci/zamancı (dehr) tutumlarına karşı, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak zamanın ve insanlık tarihinin kontrolünün, pasif putlarda değil, ölümü ve sonrasındaki "nüşûr"u (dirilişi) var edecek olan tek bir Yaratıcı'da olduğunu ilan ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla