Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 1. Ayet

    تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tebârake-lleżî nezzele-lfurkâne ‘alâ ‘abdihi liyekûne lil’âlemîne neżîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren Allah aşkındır, cömerttir.”

      Allah Aşkındır Cömerttir

      Bu beyan hakkında müfessirler şöyle dediler: “Tebârake” (تَبَارَكَ) “tefâ‘ul” veznindedir. “Teâlâ” kelimesinin anlamından gelmektedir. Teâlâ ise yüce oldu anlamındadır. Çünkü “berekât” her türlü yücelik, erdem ve şerefin adıdır. Buna göre “tebârake”nin yorumu yükseklik mânası da içeren “teâlâ” kelimesinin anlamıyla aynıdır, yani yüce ve aşkın oldu demektir. Edebiyatçılar dediler ki “Tebârake” berekettendir. Bereket ise her türlü fazilet, erdem, iyilik ve hayrın ismidir. Yani her türlü fazilet, şeref ve iyilik ancak onunla elde edilebilir. Ebû Avsece şöyle demiştir: Bu bir tenzih ifadesidir ve “Teâlâ” sözü gibidir. Kisâî ve İbn Kuteybe “teâlâ” kelimesinin “bereket” kelimesi hakkında belirttiğimiz anlama geldiğini bildirmiştir.

      Kuluna Furkanı İndiren

      Allah Kur’âna “Furkân” adını verdi. Bazıları dediler ki: Çünkü o hak ile bâtılın arasını, helâl ile haramın arasını, işlenebilen fiiller ile kaçınılması gereken fiiller arasını ayırır. Buna göre Allah’ın peygamberlerine indirmiş olduğu bütün semavî kitapların “Furkân” diye isimlendirilmesi mümkündür. Çünkü onların hepsi hak ile bâtılın arasını, helâl ile haramın arasını, yapılması ve kaçınılması gereken fiillerin arasını ayırmaktaydı. O yüzden Tevrat “Andolsun ki, Mûsâ ve Hârun’a, Furkân’ı verdik” meâlindeki âyette “Furkân” diye isimlendirilmişti. “Kur’ân” ismi ise “nesneleri birbirine ekledi” anlamındaki “Karane” (قَرَنَ) kökündendir. “Birbirine ekledim” anlamında “Karentuş-şey’e ile’ş-şey” denir: Çekimi “karane, yakrinu, karnen” (قَرَنَ، يَقْرِنُ، قَرْنًا) şeklindedir. Bazıları da Kurana “Furkân" denilmesinin sebebi parçalara bölünmüş halde ayrı ayrı olarak İndirilmiş olmasından dolayıdır, demişlerdir. Diğer semavî kitaplar ise toptan indirilmişti. Uygun olan yorum, başta belirttiğimiz yorumdur. O kabule daha yakın ve daha yerinde bir izahtır.

      İbn Kuteybe şöyle dedi: “Tebârake” (تَبَارَكَ), bereket kelimesinden türetilmiştir. Kisâî de aynı görüşleri beyan etmiştir, biz bunu daha önce belirtmiştik Ebû Avsece de şunları söyledi: “Tebârake” (تَبَارَكَ) daha önce de sözünü ettiğimiz gibi “Teâlâ” (تَعَالَى) sözcüğü gibi tenzih içindir. “el-Furkân” Hak’tır; hakkı bâtıldan ayırır. Kuran ise birbirine yakın etmek, bir araya getirmek anlamındaki "Karane” (قَرَنَ) fiilindendir. “Zebûr” ise (kutsal) bir kitabın adıdır; “Zübür” onun çoğuludur. “Zebertü” (زَبَرْتُ) yazdım demektir. “Züber” ise demir filizleri demektir. “Bana demir filizleri getirin!” mealindeki âyette olduğu gibi. Tekili “Zübre” gelir. “Tevrat” (bir kutsal) kitap ismidir, onun Arapça olduğunu sanmıyorum.

      Âlemlere Uyarıcı Olsun Diye

      Bu beyanı şöyle yorumlamak mümkündür: Kuluna indirdiği Kur’ân, sözü edilenler için uyarıcı olur. Bunu şöyle de yorumlayabiliriz: Muhammed, kendisine indirilen Kuran ile âlemlere uyarıcı olsun diye... Tıpkı şu beyanlarda olduğu gibi; “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”; “Bu Kuran bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi”. Yani insanlardan her kime Kur’ân ulaşmış ise Resûlullah (s.a.) onun uyarıcısıdır.

      Âlemlere. “Âlemler” anlamına gelen “âlemin” (عَالَمِينَ) kelimesinden maksat insan ve cin türleri olabilir. Sonra uyarmadan söz etmiş, müjdelemeden ise bahsetmemiştir. Eğer bu böyle ise o takdirde âyet Ebû Hanîfe İçin delil olur. Ona göre cinler itaat ettikleri takdirde sadece azaptan kurtulmuş olurlar, ayrıca sevap almazlar. Günah işlemeleri halinde ise onlara ceza vardır. Çünkü Allah Teâlâ Kitap’ta onlar için sevaptan söz etmedi, sadece isyan etmelerinden ötürü görecekleri azaptan bahsetti: “Ey halkımız! Allah’ın davetçisine uyun ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acılı azaptan korusun”. Onların sevaplarını, yakıcı bir azaptan kurtulmaları kıldı. Uyarıda müjdenin de içkin olması mümkündür. Hem de geçmiş ve kıyamete kadar da geleceğe ait müjdenin olması mümkündür. Çünkü onlar Allaha muhalefetten ve Oha isyan etmekten korunurlarsa o takdirde akıbet kendilerinin olur. Bunda da onlar için hem müjde hem de uyarı vardır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Biz seni başka değil, ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak bütün insanlara gönderdik...”.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tebârake (تَبَارَكَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan "b-r-k" harflerinin sözlükte "sebat, devamlılık, artış ve büyüme" anlamlarına geldiğini belirtir. Ona göre "bereket", ilahi hayrın bir şeyde sabit ve kalıcı olmasıdır. Kelimenin "tefâul" babında gelmesi, bu artışın ve yüceliğin zirvesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "bereket" kavramını ilahi hayrın bir şeyde bulunması olarak tanımlar ve "tebârake" fiilinin yalnızca Allah için kullanıldığını vurgular. Bu kullanım, bağlam içerisinde Allah'ın hayrının, lütfunun ve furkanı indirmesindeki bereketin sonsuz, kalıcı ve aşkın olduğunu gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kökenindeki "devenin çöküp yerleşmesi" anlamından yola çıkarak, zamanla "iyilik ve hayrın ziyadeleşip kalıcı hale gelmesi" manasına evrildiğini aktarır. Ayetteki bağlamında Allah'ın şanının yüceliği, eksikliklerden münezzeh oluşu ve kullarına yönelik lütuflarının kesintisizliği üzerinde durulur.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerinin yanı sıra, Sami dillerindeki ortak kullanımına dikkat çekerek Aramice ve Süryanice'deki "berek" (kutsamak) fiiliyle olan akrabalığını belirtir ve Kur'an'daki dini terminolojiye yerleşmiş formunu inceler.

        Nezzele (نَزَّلَ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere konaklamak" temel anlamını taşıdığını ifade eder. Fiilin "tef'îl" kalıbında (nezzele) kullanılması, eylemin şiddetini, çokluğunu veya peyderpey (aşama aşama) gerçekleştiğini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nüzul" kavramını inmek olarak açıklar ve vahyin indirilişini ifade eden "inzâl" ile "tenzîl" (nezzele) arasındaki farka dikkat çeker. Ona göre "tenzîl", vahyin bir anda değil, zaman içinde olaylara ve ihtiyaçlara göre parça parça indirilmesini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin teolojik boyutuna eğilerek "tenzîl" kavramının, vahyin tarihsel süreç içerisinde insanlık durumuyla ve toplumsal olaylarla etkileşim halinde, tedrici olarak yıllara yayılan nüzul sürecini vurguladığını belirtir. Vahyin "inzal" değil "tenzil" formatında olması, muhatap kitleyle kurulan canlı iletişimin bir göstergesi olarak analiz edilir.

        El-Furkân (الْفُرْقَانَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökü olan "f-r-k" harflerinin "iki şeyi birbirinden ayırmak, bölmek ve aralarını açmak" anlamlarına geldiğini söyler. Hak ile batılı, doğru ile yanlışı kesin bir çizgiyle birbirinden ayırdığı için ilahi mesaja bu ismin verildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "furkân" kelimesinin hak ile batılın arasını ayıran her şey için kullanılabileceğini, ancak bağlamı gereği burada doğrudan Kur'an'ı işaret ettiğini açıklar. Zira o, tevhid ile şirki, iyi ile kötüyü ayıran en büyük ontolojik ve ahlaki ölçüttür.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Arapça etimolojisinin yanı sıra, yabancı dillerden (özellikle Süryanice'den) Arapçaya geçmiş (muarreb) kelimeler arasında olabileceği yönündeki görüşleri de eserlerinde aktarır ve köken hakkındaki dilbilimsel tartışmalara yer verir.

        Arthur Jeffery ve Theodor Nöldeke, kelimenin Aramice ve Süryanice'deki "purkānā" (kurtuluş, selamet) kelimesinden Arapçaya geçtiğini savunurlar. Onlara göre kelime, erken dönem Yahudi-Hıristiyan literatüründe "kurtuluş" manasındayken, Kur'an'da Arapça "f-r-k" köküyle anlamsal bir kaynaşma yaşayarak "ayırıcı ölçüt" manasını da içine alacak şekilde genişlemiştir.

        Christoph Luxenberg, kelimenin tamamen Süro-Aramice "pūrqānā" (kurtuluş) kökenine dayandığını iddia eder ve ayetteki anlamının klasik Arapça tefsirlerin ötesinde, "kurtuluş (kitabı/müjdesi) indiren" şeklinde okunması gerektiği tezini öne sürer.

        Angelika Neuwirth, "Furkân" kavramının Geç Antik Çağ'daki dini metinler arası ilişkiler bağlamında incelenmesi gerektiğini belirtir. Kelimenin önceki ilahi metinlerdeki "kurtuluş" temasıyla Kur'an'ın "hak ile batılı ayıran" epistemolojik iddiasını birleştiren kilit bir kavram olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin etimolojik yolculuğunda "kurtuluş" anlamından ziyade İslam teolojisindeki "ayırıcı ölçüt" (kriter) anlamının nasıl merkeze oturduğunu inceler. Hakikatin bilgisini ayırma ve temyiz etme işlevinin, kelimenin Kur'ani semantiğindeki asli rolü olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, her iki ana yaklaşımı da sentezleyerek kelimenin hem "f-r-k" kökünden türeyen öz Arapça "ayırmak" anlamını hem de müsteşriklerin öne sürdüğü Aramice kökenli "kurtuluş" anlamını detaylıca tartışır; İslam geleneğinin bağlamsal uyum sebebiyle birinci görüşü temel aldığını kaydeder.

        Abdihî (عَبْدِهِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temelinde "yumuşaklık, boyun eğme, itaat ve zelil olma" manalarının yattığını ifade eder. "Abd", iradesini mutlak surette yaratıcısına teslim eden kişidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ubudiyyet" (kulluk) kavramının tevazunun ve boyun eğişin en ileri derecesi olduğunu açıklar. Ayette vahyi alana doğrudan ismiyle veya "peygamber" sıfatıyla değil de "kulu" (abdihî) şeklinde hitap edilmesinin, en yüksek makamın Allah'a karşı tam bir kulluk ve teslimiyet makamı olduğunu göstermek amacı taşıdığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal evreninde "Rabb" ve "Abd" (Efendi ve Kul) ilişkisinin ontolojik bir eksen oluşturduğunu inceler. "Abd" kelimesinin, insanın Yaratıcı karşısındaki mutlak bağımlılığını ve varoluşsal statüsünü ifade eden en temel yapı taşı olduğunu vurgular. İlahi vahyin ağırlığını taşıyabilmenin, ancak bu derecede bir ontolojik teslimiyet makamıyla mümkün olabileceğini analiz eder.

        Lil'âlemîne (لِلْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nişan, alamet ve iz" anlamlarına geldiğini belirtir. Ona göre "âlem", Yaratıcı'nın bilinmesini sağlayan, O'nun varlığına ve sıfatlarına alamet olan her şeydir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âlem" kelimesinin bir şeyin kendisiyle bilindiği araç/vasıta manasına geldiğini söyler. Kainata "âlem" denmesinin sebebi, Allah'ın varlığına dair bir işaret olmasıdır. "Âlemîn" çoğul formunun ise bağlam gereği şuurlu varlık türleri (insanlar ve cinler) için kullanıldığını ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "alamet" köküyle olan fonetik benzerliğine rağmen, aslen Aramice ve İbranice'de "dünya, çağ, sonsuzluk" manalarına gelen "ālmā" veya "olam" kelimelerinden dini bir terim olarak arapçaya geçtiğini ileri sürer.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, klasik Arap dilbilimcilerinin kelimeyi "ilm" (bilmek) veya "alamet" kökünden türetme çabaları ile Batılı araştırmacıların Aramice/İbranice köken iddialarını karşılıklı olarak analiz eder. Ayet bağlamında kelimenin "bütün çağlardaki akıl sahibi varlıklar" manasında kullanılarak inen Furkan'ın evrenselliğini ilan ettiğini belirtir.

        Nezîrâ (نَذِيرًا)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün "bir kimseyi korkutmak, sakındırmak ve ona yaklaşan bir tehlikeyi haber vermek" anlamına geldiğini yazar. "Nezîr", uyarıcı ve tehlikeye karşı uyanık olmaya çağıran kişidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inzâr" eylemini, içinde korkutma bulunan bir haberi iletmek olarak tanımlar ve "müjdelemek" (beşaret) kavramının zıddı olarak konumlandırır. "Nezîr" (uyarıcı), peygamberin insanları ilahi hesaplaşmaya ve kendi iradelerinin kötü sonuçlarına karşı ikaz etme misyonunu sembolize eder.

        Toshihiko Izutsu, "nezîr" kavramının Kur'an'daki peygamberlik tasavvurunun temel unsurlarından biri olduğunu vurgular. Kelimenin, özellikle inananları ahlaki ve teolojik uykularından uyandırmak için ontolojik bir sarsma/korkutma işlevi gördüğünü analiz eder. Ayetteki kullanımıyla peygamberin sadece kendi kavmine değil, tüm alemlere yönelik küresel bir uyarıcı olduğu gerçeğini pekiştirdiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X