مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناًۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ۠ۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ۫ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fetih Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Muhammedun rasûlu(A)llâh(i)(c) velleżîne me’ahu eşiddâu ‘alâ-lkuffâri ruhamâu beynehum(s) terâhum rukke’an succeden yebteġûne fadlen mina(A)llâhi ve ridvânâ(en)(s) sîmâhum fî vucûhihim min eśeri-ssucûd(i)(c) żâlike meśeluhum fî-ttevrât(i)(c) ve meśeluhum fî-l-incîli kezer’in aḣrace şat-ehu feâzerahu festaġleza festevâ ‘alâ sûkihi yu’cibu-zzurrâ’a liyaġîza bihimu-lkuffâr(a)(k) va’ada(A)llâhu-lleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti minhum maġfiraten ve ecran ‘azîmâ(n)
-
"O, Allah'ın elçisi Muhammed'dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah'ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur; Tevrat'ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil'deki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri sevindirmek üzere filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. Onlar (müminler) yüzünden kafirler öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur). Onlar arasından iman edip dünya ve ahirete yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vâdetmektedir."
Peygamberleri İsmiyle veya Vasfıyla Belirtmenin Anlamı ve Tafdil Konusu
O, Allah'ın elçisi Muhammed'dir. Muhammed aleyhisselânın diğer peygamberlerden üstün olduğuna (tafdil) bu âyeti ve benzeri başka âyetleri delil gösteren biri şöyle der: Allah Teâlâ Muhammed aleyhisselâmı Kur'ân-ı Kerîmde risâlet veya nübüvvet vasfından başka bir isimle anmamıştır. Meselâ bir âyette "Ey Nebî!" diye, başka bir âyette de "Ey Resûl!" diye hitap etmekte, burada da Muhammed Allah'ın resûlüdür buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak diğer peygamberlere ise risâlet ve nübüvvet vasfını eklemeden, dünyaya geldiğinde konulan kendi isimleriyle hitap etmektedir. Meselâ şöyle buyurmaktadır: "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan gruplar üzerine bizden selâm ve bereketlerle gemiden in!", "Ey Lût!", "Ey Mûsâ!", "Ey Hârun!", "Ey Hûd!", "Ey Salih!". Hz. Peygamber'in dışında Kur'ân'da belirttiği peygamberlerin hepsini, dünyaya geldiğinde kendisine verilen isimleriyle anmaktadır. Risâlet ve nübüvvet vasıflarıyla onları süslememekte ve isimlerini bu vasıflarla birlikte anmamaktadır. Bu, onlardan farklı olarak Muhammed aleyhisselâmın sahip olduğu fazileti göstermektedir. Aynı şekilde Muhammed aleyhisselâmın ümmetine ve ashabına "Ey iman edenler!", "Ey müminler!" diye hitabı da onların diğer ümmetlere olan üstünlüğüne işaret etmektedir. Halbuki diğer ümmetler hakkında "Ey İsrâiloğulları!" ve "Ey âdemoğulları!" buyurmaktadır. Muhammed (s.a.) ümmetinin faziletini gösteren başka âyetler de vardır. Bunlardan biri de şu âyet-i kerîmedir: "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz". Yani önceki kitaplarda da belirtildiği üzere en hayırlı ümmet sizsiniz. En doğrusunu Allah bilir.
Şefkat ve Merhamet Müslümanın Vasfıdır
Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Muhtemelen bu vasıflar, Hz. Muhammed'in (s.a.) ashabının geneli için yapılan bir nitelemedir. Yani onların hepsi, Allah'ın bu âyette sözünü etmiş sıfatlarla muttasıftırlar, bu sıfatların hepsi onlarda vardır. Nitekim onları niteleyen başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar". Yani kâfirlere karşı sert, müminlere karşı merhametlidirler. Allah onların genelini bu şekilde nitelemektedir, burada da bu mânadadır. Cenâb-ı Hakk'ın, onların hepsini değil de bir kısmını veya çoğunluğunu kastetmiş olması muhtemeldir. Nitekim Abdullah b. Mesûd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eğer Allah Teâlâ, “İçinizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti" buyurmamış olsaydı, biz, Muhammed aleyhisselâmın ashabından dünyayı isteyen birinin bulunduğunu anlayamazdık. Dolayısıyla bu vasıf, Abdullah b. Mesûd (r.a.) gibiler hakkında yapılmış bir nitelemedir.
Sonra Allah Teâlâ, merhamet ve şefkati müminlerin vasfı yapmıştır, bu sayede birbirlerine karşı merhametli davranırlar. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Birbirinize merhamet göstermedikçe cennete giremezsiniz". Ashâb-ı kirâm, hepimiz çocuklarımıza karşı merhamet gösteriyoruz, dediklerinde şöyle karşılık verdi: "Bu, merhamet değildir. Merhamet ancak insanın kendisi ve çocuğu için istediğini din kardeşi için de istemesidir". Numan b. Beşîr'in rivayet ettiği bir hadiste de Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Bütün müminler tek bir vücut gibidirler; eğer biri rahatsızlanırsa, diğerleri uyumayıp hararetle ona yardıma koşuşurlar". Ayet-i kerîmede müminlerin kâfirlere karşı şiddetli olmakla nitelenmesi, onlara karşı şefkat duymadıkları anlamında değildir. Çünkü peygamber aleyhisselâm, onlar için de kendini helâk edecek derecede büyük bir şefkat duyuyordu. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: "Onlar için üzülerek kendini helâk etme"; "İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!" Allah hepsinden razı olsun, Resûlullah'ın (s.a.) ashabı da böyle idiler.
Allah tarafından kâfirler hakkında savaşma emri de görünürde rahmet olmasa da hakikatte rahmetin ifadesidir. Çünkü savaş, kâfirleri İslâma ve tevhit inancına sevketmek için emredilmiştir ve bu da onların kurtuluşuna vesile olacaktır. Ashabın müminlere karşı merhametli olmakla nitelenmeleri de kötülük ve ahlâksızlık yaptıklarını gördükleri zaman, bu davranışlarını değiştirmeleri için onlara karşı şiddetli davranmayacakları anlamına gelmez. Aksine onları kötülük yapmaktan alıkoymaları, onlara duyulan şefkat ve merhametin ifadesidir, çünkü bu onların kurtuluşuna vesile olacaktır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın nitelemiş olduğu merhamet vasfı onlardan hiçbir halde zail olmaz, aksine her iki durum da onların şefkat ve merhamet duygularını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Namazın Yüzlere Yansıması
Sonra Allah Teâlâ, onların başka bir vasfına daha işaret etmektedir: Onları, Allah'ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur. Buradaki Onları, hep rükûda ve secdede görürsün ifadesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu sözle Allah, onların namazlarını sürekli cemaatle kılmakla nitelemektir. Buradaki rükû ve secde kelimelerini namazdan kinâye olarak kullanmıştır. İkincisi, Ra'blerine karşı boyun eğmek ve müminlere karşı da mütevazi olmak mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın lütuf ve rızasına talip olarak cümlesinden maksat, cennete talip olmaktır. Yani onların sahip oldukları merhamet, şefkat, rükü ve secde edenler diye nitelendiği bütün vasıfları ile cenneti kazanmayı istiyorlar anlamındadır. Ayetteki "fadl" (الفضل) kelimesi Kur'an'ın değişik âyetlerinde cennet mânasında kullanılmıştır. Bu kelimenin, maişetlerinde Allah'tan lütuf ve ikram istiyorlar mânasına gelmesi de mümkündür. Bu cümleye bazıları şöyle mâna verdiler: Onlar, Allah'a itaat etme gücünü kazanmaları için maişet istiyorlar. Ayetteki "rıdvân" (رضوان) kelimesi de Rab'lerinin rızasını kazanmak istiyorlar mânasına gelir; bu da "Allah'ın lütfundan nasip arayın" meâlindeki âyette olduğu gibi "fadl" kelimesiyle aynı mânaya gelir, tekrar ve teyit ifade eder. En doğrusunu Allah bilir.
Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basrî ve diğerleri şöyle dedi: Yani namazın ve huşûun izi yüzlerine vurmuştur. Bazıları şöyle dedi: İnsan gece kalkıp namaz kılar, uzun süre kıyamda durur ve uykusuz kalırsa, sabah olunca yüzünde bunun izi görülür, yüzünde bir sararma ve renk değişimi oluşur. Bütün bunlar dünyada olan değişimlerdir. Hasan-ı Basri'nin rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Hasta olmadıkları halde (gece ibadetiyle benzi sarardığı için) insanların hasta gibi gördükleri kişilere Allah merhamet buyursun". Hasan-ı Basrî bu hadisi şöyle açıkladı: İbadet onları yormuştu. Katâde de şöyle dedi: Onların yüzlerinde namazın, yani toprağın izi vardır. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir. Bazıları da şöyle dedi: Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur, yani secde ve abdest izleriyle yüzleri nurlanmıştır. Aynı mânada Hz. Peygamber'den (s.a.) şu meâlde bir hadis rivayet edilmiştir: "Kıyamet günü ben, diğer ümmetlerin arasından kendi ümmetimi tanıyacağım. Denildi ki: Ey Allah'ın resûlü! Bütün ümmetlerin arasından kendi ümmetini nasıl tanıyacaksın? Şöyle buyurdu: "Kıyamet günü benim ümmetim, secde izleriyle sakar ve sekili atlar gibi (abdest uzuvları parlak) olacaklar". Böyle bir hal, diğer ümmetlerde bulunmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin başka mânalara gelmesi de mümkündür; Cenâb-ı Hak müminlerin ibadetlerinin ve gayretlerinin izleri olarak yüzlerinde nur, tatlılık ve güzellik yaratır, böylece onların Allaha ibadet ve itaat edenler oldukları bilinir. En doğrusunu Allah bilir.
Tevrat'ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil'de de misalleri vardır. Bu âyet, farklı mânalara gelir. Birincisi, Tevrat'ta ve İncil'de onların misalleri, Tevrat ve İncil ehlinin uluları gibi olmalarıdır: Yani onlar diğer insanlar arasından seçilmiş olan bireylerdir, insanlar ve sultanlar onlara değer verir ve saygı gösterirler. Siz de onlar gibi neden bu seçilmişlere saygı göstermez ve neden onlara uymazsınız? En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu onların Tevrat ve İncil'deki vasfıdır anlamına gelir. Yani onlar Tevrat'ta ve İncil'de böyle tavsif edilmişlerdir. Bunu bildiğinize göre Kur'ânda bu şekilde tavsif edilen kişilere tâbi olsanıza! Üçüncüsü, bazıları şöyle dedi: Tevrat'ta onlar için yapılan benzetme budur sözü, müstakil bir cümledir. Bundan maksat da öncesinde geçen şu cümledir: Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah'ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur. Sonra âyet, yeni bir cümleye başlamakta ve şöyle demektedir: İncil'deki misalleri ise filiz veren bir ekindir... Bu, muhtemel bir durumdur ve güzel bir yorumdur. Belirtmiş olduğumuz ilk iki yorumda onların hem Tevrat'taki ve hem de İncil'deki vasıfları söz konusu idi. Sonra filiz veren bir ekin gibidirler ibaresiyle de başka bir vasıflarını belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak bu âyette Resûlullah'ın (s.a.) vasfını değil, Allah kendilerinden razı olsun, ashabının vasıflarını belirtmektedir. Resûlullah'ın (s.a.) vasfını ise başka bir âyette belirtmektedir: "Ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o ümmî peygamber". Allah bu âyette Resûlullah'ın (s.a.) vasfını anlatmakta, Allah kendilerinden razı olsun, ashabının vasıflarını da bu sûrede belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Tevrat'ta ve İncil'de onlar için yapılan benzetme budur. Bu âyet, peygamberliğin delilidir. Çünkü onlar için Kur'ân'da belirtilen vasıfların daha önceki kitaplarda da anlatıldığını haber vermektedir. Sonra önceki kitaplara iman edenlerin hiçbiri, o kitaplarda bu vasıfların veya benzerlerinin geçmediğini söylememiştir. İşte bu, Resûlullah'ın (s.a.) onu Allah'ın bildirmesiyle öğrendiğine işaret eder. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Tıpkı filiz veren, güçlendiren, kalınlaşan ve kendi sapları üzerinde duran ekinler gibidirler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak onları neşvünemâ bulan ekine benzetmektedir. Çünkü onlar, kaybolup giden ve unutulan hak dinin kurallarını ve ahkâmını ihya etmektedirler. Çünkü Hz. İsâ ile Muhammed aleyhisselâm arasında başka bir peygamber gelmemiştir (fetret devri), bu yüzden hak din unutulmuş ve kaybolmuştu. Hak dinin unutulup kaybolmasının arkasından da -salavatın en üstünü ve selâmların en kamili üzerine olsun- Muhammed aleyhisselâm gelmiştir; tıpkı başını yerden çıkaran bir filiz gibi... O, ilk ortaya çıktığında tek başına bir filiz gibi idi. Sonra ashabı ona yardım etti ve destek oldu, tıpkı kendi sapının çevresine sarılıp destek olan ekinler gibi ona yardımcı oldular. Ekinin filiz atmasını ve çoğalmasını sağladılar. Buradaki "şate" (شَطْأَهُ) kelimesinden maksadın Muhammed aleyhisselâm olduğu söylenmiştir; nebat tek başına yerden çıktığı gibi o da tek başına ortaya çıkmıştı. Filiz, başlangıçta incecik iken sonra büyüyüp kalınlaştığı ve çoğaldığı gibi müminler de başlangıçta az iken Muhammed aleyhisselâmın etrafında birleşip toplanarak bir cemaat haline geldiler. Onu güçlendirir ve kalınlaşır. Filiz güçlenip kalınlaştığı ve yeni çıkan filizler de kendi sapları üzerinde durdukları gibi müminler de birbirlerine destek olurlar, güçlenirler ve her biri kendi değerlerinde aynı konuma ulaşırlar. Bu âyetteki "şate" kelimesinin işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. Ebû Avsece şöyle dedi: Ondan maksat ekinin kamışıdır. Yani yerden çıkan filiz gelişti, sağlam bir sapı oldu ve yaprak vermeye başladı. "Fe-âzerahû (فَآزَرَهُ) kelimesi onu destekledi, güçlendirdi mânasına gelir. Sûk (سُوق) kelimesi de "sâk"ın çoğuludur. Ebû Ubeyde şöyle dedi: "Şat'u'z-zer"' (شطء الزرع) tamlaması ekinin filizi, küçük dalı demektir, ekin filiz verdiği zaman böyle denir. Ferrâ da şöyle dedi: "Şate", on, dokuz, sekiz tanenin çıktığı başaktır. "Azerahû" kelimesi de yardım etti, destekledi demektir. "Festağleza" (فاستغلظ) kalınlaştı anlamına gelir. Sonra da kendi sapları üzerinde doğruldu. Burada hedefe ulaşmak ve sonuna varmak kastedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Ekin yerden çıkıp kendi sapı üzerinde ayağa kalktığında sağlamlaştığı gibi... Bunu Allah Teâlâ, peygamberi için bir misal olarak belirtmektedir; nitekim vaktiyle o da tek başına ortaya çıkmıştı, fakat Allah ashabıyla onu güçlendirdi ve o da kuvvetlendi. Tıpkı bir filizin yerden çıkıp büyümesi, kalınlaşması, güçlenmesi ve sağlamlaşması gibi..." En doğrusunu Allah bilir.
Çiftçileri sevindirmek ve onlar (müminler) yüzünden kâfirlerin öfkeden kahrolmaları için. Bazıları şöyle dedi: Buradaki "zürrâ' (الزُّرَّاعَ) yani çiftçiler kelimesinden maksat, Muhammed aleyhisselâmdır. Hz. Muhammed (s.a.), ashabından ve müminlerden gördüğü davranışlara seviniyordu, bu manzaradan kâfirler de öfkeden kahroluyorlardı. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: "Her kim Allah'ın ona (peygamberine) dünyada da âhirette de asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, bir çaresini bulup göğe uzansın da (ona yapılan yardımı) kessin, sonra baksın, bulduğu çare öfkelendiği akıbeti ortadan kaldırabilecek mi?" Bazıları da şöyle dedi: “Zürrâ" kelimesi ile ziraat yapan çiftçi kastedilmiştir. Ürünü ve mahsulü bol yetiştiği zaman çiftçilerin hoşuna gider. Kâfirler öfkeden kahrolurlar, yani diğer çiftçiler kıskanıp öfkelenirler. Bazıları ise şunları söyledi: Çiftçiler, ekinleri büyüyüp geliştiği ve güzel olduğu zaman sevindikleri gibi kâfirler de müminlerin sayıca çoğalmalarından öfkelenip kahrolurlar. Nihayet bazıları da şöyle dedi: Çiftçiler, kâfirler diye isimlendirildi, çünkü onlar örterler, yani tohumu toprağa gizlerler. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar arasından iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vâdetmektedir. Bazıları buradaki "min" (من) harf-i cerrine sıla mânası verdiler, yani kendilerine bağışlama ve büyük bir ödül verilenlerden diye açıkladılar. Buna benzer örnekler Kur'ân-ı Kerîm'de çoktur. Bazıları ise şöyle dedi: O sıla değildir, aksine onunla vazedildiği mâna murat edilmiştir, yani insanlar taifesinden bir bölümü demektir. Sanki şunu söylemektedir: Diğer insanlardan farklı olarak Allah, iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara bir bağışlama ve büyük bir ödül vâdetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyet -Allah kendilerine lânet eylesin- Bâtınîler ile Râfizîler'in iddialarını reddetmektedir. Onlar diyorlar ki: Resûlullah'ın (s.a.) vefatından sonra ashabın hepsi irtidat edip küfre dönmüşlerdi. Onlar buna benzer sözler söylüyorlar. Ayet ise onların sözlerini reddetmektedir, çünkü Allah onlara bir mağfiret ve sözünü ettiği büyük bir mükafatı vâdetmektedir. Dolayısıyla bu meselenin onların iddia ettikleri gibi olmasının imkânı yoktur. Çünkü burada Allah tarafından onlara vâdedilen bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. Dolayısıyla Allah tarafından verilen bir mağfiret ve büyük bir mükâfat olması, ashâb-ı kiramın Resûlullah (s.a.) döneminde oldukları halde sebat ettiklerine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Muhammed (مُحَمَّدٌ)
İbn Fâris, kelimenin "h-m-d" köküne dayandığını, temel anlamının birini defalarca ve hakkıyla övmek, onda bulunan güzel vasıfları sürekli dile getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin "mübâlağa" sîgasında olduğunu, sadece bir kez övülen değil, karakteri, ahlakı ve eylemleriyle sürekli ve tekrar tekrar övgüye mazhar olan kimse manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu ismin sadece bir beşeri nitelemekle kalmadığını, ilahi iradenin yeryüzündeki en yüksek ahlaki ve ontolojik temsilcisini simgeleyen "merkezi bir terim" (key-term) haline geldiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ismin bu ayetin başında zikredilmesinin, Hudeybiye sonrası oluşan tartışmalı atmosferde peygamberin risaletini ve şahsiyetini ilahi bir mühürle yeniden tescillediğini linguistik olarak vurgular.
Rasûlu (رَسُولُ)
İbn Fâris, kelimenin "r-s-l" kökünden geldiğini, asıl anlamının birini belirli bir vazife ile ileri doğru göndermek ve bir mesajı iletmek olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "risâlet" kavramının bir elçilik misyonu içerdiğini, ayetteki tamlamanın (Rasûlullah) peygamberin kendi adına değil, doğrudan Allah adına konuştuğunu ve O'nun mutlak otoritesini temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, kavramsal gelişiminde Süryanicedeki "şlîhâ" (gönderilmiş olan, havari/elçi) kelimesiyle dini terminoloji bağlamında tarihsel ve filolojik bir etkileşim barındırdığını tartışır.
Eşiddâu (أَشِدَّاءُ)
İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün temel anlamının bir şeyi sıkıca bağlamak, sertlik, güç ve tavizsizlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şedîd" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, müminlerin inkârcılar karşısındaki sarsılmaz dirençlerini, boyun eğmez vakarlarını ve inançlarındaki tavizsiz duruşlarını nitelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin semantik tahlilinde bu sertliğin kaba bir şiddet değil, hakikati koruma konusundaki estetik ve kararlı bir mukavemet olduğunu analiz eder.
Ruhamâu (رُحَمَاءُ)
İbn Fâris, kelimenin "r-h-m" köküne dayandığını, asıl anlamının incelik, acıma, şefkat ve koruyuculuk olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın müminlerin kendi aralarındaki ilişkiyi nitelediğini; dışarıya karşı gösterilen "eşiddâ" (sertlik) halinin, içeride birbirlerine karşı derin bir merhamete ve şefkate dönüştüğünü, bu iki zıt halin (paradoksal denge) İslam toplumunun semantik karakterini oluşturduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin vezni itibarıyla müminlerin doğasında yerleşik hale gelen ve toplumu birbirine kenetleyen "aktif ve kurumsal bir merhamet" ağını temsil ettiğini vurgular.
Sîmâhum (سِيمَاهُمْ)
İbn Fâris, "s-v-m" (veya s-y-m) köküne dayanan kelimenin, bir şey üzerine konulan işaret, alamet ve nişan anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sîmâ kavramının kişinin karakterinin veya iç dünyasının yüzüne yansıması olduğunu, ayette ise ibadetin ve takvanın bir sonucu olarak yüzde oluşan o özel manevi nuru ve tanınma işaretini nitelediğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Aramice "sîmâ" veya "semayya" (işaret, nişan) kavramlarıyla yakın ilişkili olduğunu, dini metinlerde seçilmişliği ve adanmışlığı simgeleyen bir terim olarak yerleştiğini filolojik kanıtlarla ortaya koyar.
Et-Tevrâti (التَّوْرَاةِ)
El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapça asıllı olmayıp (muarreb) İbranice kökenli olduğunu ve "şeriat, yasa, öğreti" manalarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Tôrâh" kelimesinden Süryanice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini, Arapçadaki "v-r-y" (ışık yakmak/bilgi vermek) köküyle kurulan halk etimolojisi bağlantılarının filolojik açıdan ikincil olduğunu savunur. Angelika Neuwirth, Tevrat'ın bu ayette zikredilmesinin, Kur'an'ın kendisini önceki kutsal metinlerin devamı ve tescili olarak konumlandıran "intertekstüel" (metinlerarası) stratejisinin bir parçası olduğunu analiz eder.
El-İncîli (الْإِنْجِيلِ)
Arthur Jeffery, kelimenin Grekçe "euangelion" (müjde/iyi haber) kelimesinden Süryanice "ewangeliyûn" formu üzerinden Arapçaya geçtiğini dilbilimsel verilerle ispatlar. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, kelimenin yabancı menşeli olduğunu ve Arapçalaştırılmış (muarreb) kelimeler kategorisinde yer aldığını belirtirler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İncil'in bir bitki benzetmesiyle (zer') anılmasının, Hristiyan teolojisindeki müjde ve büyüme temalarıyla linguistik bir uyum sergilediğine dikkat çeker.
Şat'ehu (شَطْأَهُ)
İbn Fâris, "ş-t-e" kökünün temel anlamının bir şeyin kenarı, kıyısı ve bitkinin yanından çıkan taze sürgün/filiz olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şat'" kelimesinin ana gövdenin etrafında filizlenen ve onu güçlendiren yavruları ifade ettiğini; ayetteki teşbihte peygamberin ana gövdeyi, ashabının ise bu filizleri temsil ettiğini, dolayısıyla İslam'ın büyüme dinamiğini sembolize eden bir ziraat metaforu olduğunu kaydeder.
Âzerehu (فَآزَرَهُ)
İbn Fâris, "e-z-r" köküne dayanan kelimenin, asıl anlamının güç, destek ve bir şeyi kuşatıp sağlamlaştırmak olduğunu belirtir; belin altına bağlanan ve vücuda güç veren örtüye "izar" denilmesinin bu kökten geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "muâzeret" kavramının bir kimseye yardım ederek onun gücünü artırmak ve ona kalkan olmak manasına geldiğini, ayette ise filizlerin ana gövdeyi sarmalayıp desteklemesini nitelediğini ifade eder.
Sûkıhî (سُوقِهِ)
İbn Fâris, kelimenin "s-v-k" kökünden türediğini, temel anlamının bir şeyi ileri doğru sürmek ve üzerinde yükselinen bacak/gövde manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sûk" (sâk kelimesinin çoğulu veya gövde anlamı) kavramının bitkinin üzerinde durduğu, onu dik tutan sağlam sap ve gövde olduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin kullanımının, İslam toplumunun artık kırılgan bir filiz olmaktan çıkıp kendi ayakları üzerinde durabilen, sarsılmaz ve heybetli bir "organik güç" haline geldiğini resmeden linguistik bir zirve noktası olduğunu analiz eder.
Yorum
Yorum