Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 28. Ayet

    هُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî ersele rasûlehu bilhudâ ve dîni-lhakki liyuzhirahu ‘alâ-ddîni kullih(i)(c) ve kefâ bi(A)llâhi şehîdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resûlünü doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O'dur. Buna tanık olarak da Allah yeter."

      Resûlünü doğru yol rehberi ile gönderen O'dur. Yani Allah, onu her türlü sapıklıktan veya şaşkınlıktan arınmış doğru yolun rehberi ile göndermiştir. Yahut her türlü körlüğü, cehaleti ve şüpheyi açıklayan bir beyan ile göndermiştir. Bundan maksat da Kur'ân-ı Kerîmdir; Allah ona bazan hidâyet, bazan rahmet, bazan da nur ismini vermektedir. Şanı yüce olan Cenâb-ı Hakk'ın nitelediği gibi Kur'an, kendisine sarılan herkese, âyette ifade buyurduğu üzere her türlü sapıklıktan ve şaşkınlıktan kurtaran bir hidâyet rehberi, her nevi karanlığı aydınlatan bir nur ve her çeşit körlüğü ve şüpheyi açıklayan bir beyandır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Hak din ile ibaresinin hak ile mânasına gelmesi mümkündür. Bu da dinin sıfatı olur, ondan maksat da İslâm dinidir. Çünkü o hak dindir, diğer dinler ise bâtıldır. Hak din lafzının, hak ilâh olan Allah'ın dini mânasına gelmesi de muhtemeldir. Cenâb-ı Hak, ulûhiyet vasfına kâmil mânada sahip yegâne ilâhtır. O'ndan başkasının dinleri ise eşyanın dinidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye. Buradaki "yuzhiru" (ليظهره) kelimesi, galip gelmek mânasına gelir. Onun diğer dinlere galip gelmesi de iki şekilde olur. Birincisi, bu din hak olduğuna ve Allah'tan geldiğine dair delillerle ve kanıtlarla diğer bütün dinlere üstün gelir. Allah'a hamdolsun ki bu husus âyette belirtildiği gibi tecelli etmiştir, o kadar ki aklıyla böbürlenen, hakikate inatla karşı koyan ve hakkın delillerinden gafil olanlar dışında bütün din mensupları, deliller ve kanıtlarla İslâm'ın hak din olduğunu anlamışlardır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      İkincisi, İslâm bütün dinlere üstün gelir, yani diğer bütün din mensuplarına galip gelir, o kadar ki müslümanlar galip ve muzaffer olarak diğerlerinden ayrılırlar, diğer bütün din mensupları ise saklanıp gizlenirler. Ancak bu, bazı müfessirlerin belirttiğine göre tarihin belli bir döneminde gerçekleşir, o vakit de Îsâ aleyhisselâmın nüzulü zamanıdır. O gün, bütün din mensupları tek bir dinin çatısı altında toplanırlar, işte o din de İslâmdır. Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye cümlesi, bu din mensuplarının hepsinin ihtiyaç duyacağı her bilgi, ayrıca diğer bütün dinlere karşı üstün gelmek için ihtiyaç duydukları vasıtalar, bütün olaylara delil olmaya yeterli olacak hükümler, Kur'an'ın ihtiva ettiği mânalarda vardır anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Buna tanık olarak da Allah yeter. Bu cümle iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, efendimiz Muhammed aleyhisselâmın getirdiği vahiylerin hepsi, ancak Allah tarafından gönderilmiştir, mânasına gelir. Bu yorumu kabul edersek, o zaman âyette sözü edilen şahitlik âhirette gerçekleşecek demektir. İkincisi, Allah'ın gönderdiği âyetler, deliller, kanıtlar ve Hz. Muhammed'in (s.a.) risâletine ve nübüvvetine delil olan mûcizeler anlamına gelir. Yani Cenâb-ı Hakk'ın Muhammed aleyhisselâm için yarattığı işaretler ve deliller, dünyada onun risâletine ve nübüvvetine tanıklık etmektedirler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        “Öyle bir hakîm-i ezelîdir ki: İslâm’ı bütün edyâna galip çıkarmak için, Peygamberini hem irşad, hem o dîn-i hakkı telkin vazifesiyle göndermiştir; buna şahid ise Allah kâfidir.”

        İSLÂM GÂLİP GELECEKTİR

        Dîn-i hak olan İslâm’ın –bilâ-istisna– bütün edyâna galib geleceğini; bir gün gelip yeryüzünde hâkim-i mutlak kesileceğini; Allahu Zü’lcelâl bize bu âyet-i celîlede va’d ediyor. Hem yalnız va’d ile de kalmıyor: Bu va’din kat’iyetine kendi zât-ı kibriyapenâhını işhâd ediyor.

        Ne büyük va’d, ne mu’azzam te’yîd!

        Dinimiz, dünyayı kaplayacak

        Müfessirîn-i kirâmdan bazıları bu âyet-i kerîmenin yalnız zaman-ı nüzûliyle sebeb-i nüzulüne bakarak daha Mekke’nin fethiyle va’d-i ilâhînin tahakkuk etmiş olduğuna kāni oluyorlarsa da, bizim bu kanaate iştirakimiz ancak dîn-i hakkın galebesini, lâkin kat’î, kāhir bir galebesini görmekle kābil olabilir.

        Demek: Va’d-i ilâhî henüz tahakkuk etmemiştir; demek: İslâm’ın mâzîsinden çok daha parlak bir istikbâli olduğuna iman ederek, ona göre çalışmak en mütehattim bir vazifedir. Yoksa, hem bir taraftan

        (...إِنَّ اللَّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ)

        (...وَلَنْ يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ...)

        (...وَعْدَ اللَّهِ لاَ يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ...)

        âyetlerini dilden düşürmemek; hem diğer taraftan böyle en kat’î bir va’d-i ilâhînin tahakkukundan me’yûs olmak, küfrün, imansızlığın pek garib bir şekli olur!

        Din bütündür: Ya vardır, ya yoktur...

        Bir riyazî-i fatînin dediği gibi “Bu din ya vâhiddir yahud sıfırdır; kesir olmasının ihtimali yoktur.” Dinin vâhid olduğuna iman edenler böyle ikide birde Benî İsrail gibi,

        (أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ...)

        “Yoksa sizler Kitâbullah’ın bir kısmına karşı mü’min de bir kısmına karşı kâfir misiniz?” itabına hedef olmamalıdırlar.

        Zaman durmuyor; düşman çalışıyor

        Ey cemaat-i müslimîn! Geliniz, ye’sin, fütûrun, atâletin küfr-i mahz olduğunu kafalarımıza iyice yerleştirelim de dîn-i ilâhî için mev’ûd olan istikbâl-i nûranûra doğru bir an evvel yürümenin çaresine bakalım.

        Siz, eliniz kolunuz bağlı duruyorsunuz ama zaman durmuyor, süfehâ-yı zaman durmuyor!

        Aranızdaki râbıtayı büsbütün kırarak, sizi şîrâzesi kopmuş bir kitabın evrâkı gibi perişan etmek isteyenler, bakınız nasıl çalışıyorlar, nasıl uğraşıyorlar!

        İslâm’a yapılan planlı hücumlara dikkat!

        Görmüyor musunuz, İslâm’a, şeâir-i İslâm’a, nâmûs-ı İslâm’a, ahlâk-ı İslâm’a edilen hücumlar ne müretteb bir tarzda oluyor?

        Her biri başka yolda rezil bir emel besleyen yığın yığın esâfil kendi mülevves ihtiraslarını tatmine mâni’ gördükleri İslâmı yere sermek için bir araya geliyorlar, el ele veriyorlar da; her hisde, her fikirde, her emelde birleşmesi, aynı gâye-i güzîne doğru bî-perva yürümesi îcab eden sizler nasıl oluyor da bu kadar habersiz, bu kadar hissiz davranabiliyorsunuz?

        Zındıklar hücumda...

        İmâmü’l-müslimîn, Halîfe-i Resûl-i Rabbü’l-âlemîn Cenab-ı Ömer (r.a.);

        (اَشْكُو اِلَى اللَّهِ مِنْ جَلَدِ زِنْدِيقٍ وَبَطَاءَةِ صِدِّيقٍ)

        “Zındıkın celâdet, mü’min-i sıddîkın ise betâet göstermesinden Allah’a sığınırım” dermiş.

        Biz ne diyelim bilmem ki!

        Zındık alabildiğine tecellüd gösteriyor; sıddîk ise son derecede lâkayd davranıyor!

        (وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّٰهِ)

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Huve (هُوَ)

          İbn Fâris, bu kelimenin mutlak varlığı ve tek bir varlığa olan işareti temsil eden zamir olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zamirin doğrudan Allah'a yönelik olduğunu ve tüm eylemlerin asıl failinin O olduğunu vurguladığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "Huve" zamirinin, ilahi öznenin (Allah) tarihe ve olaylara doğrudan müdahale eden mutlak otoritesini ve benzersizliğini temsil eden ontolojik bir başlangıç noktası olduğunu analiz eder.

          Ersele (أَرْسَلَ)

          İbn Fâris, kelimenin "r-s-l" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyi yumuşaklıkla ve belirli bir vazife ile ileri doğru göndermek, bir elçi tayin etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" kavramının ilahi bir mesajın veya misyonun bir beşer vasıtasıyla insanlığa ulaştırılması eylemi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde bu fiilin, aşkın ilahi alan ile yatay insanlık alanı arasındaki iletişim kanalının bizzat Allah tarafından açılmasını niteleyen temel bir kavram olduğunu semantik olarak ortaya koyar.

          Rasûlehu (رَسُولَهُ)

          İbn Fâris, kelimenin "r-s-l" kökünden türediğini ve vazifeli elçi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "risalet" kurumunun ilahi mesajın taşıyıcısı olan peygamberin hem tebliğ hem de temsil makamını ifade ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, kavramsal gelişiminde Süryanicedeki "şlîhâ" (gönderilmiş olan, elçi) kelimesiyle dini terminoloji bağlamında tarihsel ve filolojik bir etkileşim barındırdığını tartışır.

          Bi'l-Hudâ (بِالْهُدَىٰ)

          İbn Fâris, kelimenin "h-d-y" köküne dayandığını, temel anlamının birine yol göstermek, lütufla hedefe yönlendirmek ve öncülük etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının insanı dünyevi ve uhrevi saadete ulaştıracak olan ilahi rehberlik ve ışık olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "Hüdâ" kelimesinin, karanlık (cehalet) içindeki insana yolunu bulmasını sağlayan ontolojik bir harita ve pusula işlevi gördüğünü analiz eder.

          Dîni (وَدِينِ)

          İbn Fâris, kelimenin "d-y-n" kökünden geldiğini, asıl anlamının boyun eğmek, itaat etmek, ceza-mükafat ve bir yaşam tarzını benimsemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "din" kavramının Allah tarafından belirlenen ve insanları hem dünya hem ahiret mutluluğuna yönelten ilahi kanunlar bütünü olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin etimolojik analizinde, borçlanma ve mutlak itaat arasındaki ilişkiye dikkat çekerek; dinin, insanın kendisini var eden yaratıcıya karşı duyduğu o büyük sadakat ve teslimiyet borcunun bir yansıması olduğunu semantik olarak ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Orta Farsçadaki "dēn" (vicdan, din) veya İbranice/Aramicedeki "dîn" (yasa, hüküm) kavramlarıyla Sami dilleri ailesindeki tarihsel ve filolojik geçişlerini tartışır.

          El-Hakkı (الْحَقِّ)

          İbn Fâris, kelimenin "h-k-k" köküne dayandığını, temel anlamının bir şeyin gerçek, doğru, sabit ve sarsılmaz olması, batılın zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının gerçekliğe tam uyum sağlayan ve hiçbir şekilde değişime uğramayan mutlak hakikati nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin "din" kelimesini niteleyerek, İslam'ın sadece bir inanç sistemi değil, evrenin ontolojik gerçekliğiyle (hakikat) tam bir uyum içinde olan yegâne "gerçek yol" olduğunu linguistik olarak pekiştirdiğini analiz eder.

          Liyuzhirahu (لِيُظْهِرَهُ)

          İbn Fâris, kelimenin "z-h-r" kökünden türediğini, asıl anlamının bir şeyin sırtı, üst kısmı, görünür ve baskın olması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "izhar" kavramının bir şeyi diğerlerinden daha belirgin hale getirmek, üstün kılmak ve galip getirmek anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin bağlamsal olarak İslam'ın diğer tüm inanç sistemleri ve ideolojiler (dinler) karşısında mutlak bir fikri, ahlaki ve siyasi üstünlük kuracağını, hakikatin baskın hale geleceğini semantik olarak müjdelediğini vurgular.

          Külli (كُلِّ)

          İbn Fâris, "k-l-l" kökünün bütünlük ve kapsayıcılık anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın istisnasız olarak tüm unsurları içine alan mutlak bir genellik ifadesi olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "din" kelimesiyle birlikte kullanılmasının, İslam'ın üstünlüğünün yerel değil, küresel ve evrensel bir boyutta tüm beşeri sistemleri kuşatacağını linguistik olarak gösterdiğini ifade eder.

          Kefâ (وَكَفَىٰ)

          İbn Fâris, kelimenin "k-f-y" kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyin yeterli olması, başka bir şeye ihtiyaç bırakmaması ve koruma sağlaması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kifayet" kavramının bir ihtiyacı tam olarak karşılamak manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki bu fiilin, İslam'ın haklılığına ve peygamberin doğruluğuna dair başka hiçbir şahide veya kanıta gerek duyulmayacak derecede ilahi bir onayın varlığını linguistik olarak tescillediğini belirtir.

          Billâhi (بِاللَّهِ)

          Râgıb el-İsfahânî, ism-i celal'in başında yer alan "ba" harfinin beraberlik ve vurgu sağladığını, yeterlilik hükmünün doğrudan mutlak otoriteye (Allah) dayandırıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik kurgusunda şahitlik makamının Allah'a nispet edilmesinin, davanın meşruiyetini beşeri tartışmaların ötesine taşıyan en üst düzey ontolojik garanti olduğunu belirtir.

          Şehîdâ (شَهِيدًا)

          İbn Fâris, kelimenin "ş-h-d" köküne dayandığını, temel anlamının bizzat hazır bulunmak, kesin bilgiyle görmek ve tanıklık etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şehîd" isminin her şeyi gören, hiçbir şeyden gafil olmayan ve hakikati tescilleyen mutlak tanık manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayetin sonunda nekra (belirsiz) ve mübalağa formunda kullanılmasının; Allah'ın bu şahitliğinin azametini, kuşatıcılığını ve peygamberin risalet davasındaki mutlak doğruluğuna dair sarsılmaz ilahi mührü semantik olarak temsil ettiğini vurgular.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X