Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 26. Ayet

    اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İż ce’ale-lleżîne keferû fî kulûbihimu-lhamiyyete hamiyyete-lcâhiliyyeti fe-enzela(A)llâhu sekînetehu ‘alâ rasûlihi ve ’alâ-lmu/minîne ve elzemehum kelimete-ttakvâ ve kânû ehakka bihâ ve ehlehâ(c) ve kâna(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı, Allah da resûlünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi, onları takva sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir."

      İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı. Burada onların kalplerine yerleşen "hamiyyet (الحَمِيَّة) ile neyin kastedildiğini bilmiyoruz. Ancak Allah onun Câhiliye hamiyeti olduğunu haber vermektedir. Biz onu tefsir etmiyor ve bununla şu kastedilmiştir demiyoruz. Onlar ise bu hamiyetin ne olduğunu biliyorlardı ve bu yüzden Resûlullah'ın (s.a.) ve ashabının Mekke'ye girmelerine ve niyetlerini yerine getirmelerine engel olmuşlardı. Bu âyetten iki mâna çıkar. Birincisi, Câhiliye döneminin âdetlerinden biri şu idi: Onlardan biri bir suç işlese veya bir adamı öldürecek olsa, katili veya suçluyu ve yakınlarını alıp oradan uzaklaştırırlar veya kontrollerinde tutarlardı. Muhtemeldir ki onlar, Resûlullah'ın (s.a.) veya ashabından birinin kendilerinden biri tarafından öldürüleceğini yahut birinin canına kıyılacağını veyahut da aralarında bir çarpışma vuku bulacağını düşünerek onların Mekke'ye girmelerine engel olmuşlardı. Onları bunu yapmaya sevkeden ve kalplerine yerleştiği bildirilen o hamiyetleri, muhtemelen söylediğimiz bu husustu. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, canlarının istediği ve nefislerinin arzu ettiği her çeşit puta ve benzeri varlıklara tapmak, taptıklarını korumak ve onlara zarar verilmesine engel olmak da onların âdetlerindendi. İşte onları müslümanlara engel olmaya sevkeden de muhtemelen o putları ve onlara tapanları korumak, onların zarar görmelerine engel olmak arzusu idi, bunu da Câhiliye hamiyeti olarak yapıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Sekînet

      Allah da resûlünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi. Cenâb-ı Hakkın burada, resûlüne ve müminlere indirdiğini haber verdiği "sekînet"ten maksadın, gökten indirmiş olduğu bir lütfu olması mümkündür; bu sayede müminlerin kalpleri sükûn bulmuştur. Bu, bir nesne veya niteliği gerçek mânada bir yerden başka bir yere indirmek değil, onların kalplerinde sükûnet yaratmak mânasına da gelebilir. Nitekim bir âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyurmuştur: "O size hayvanlardan sekiz eş indirdi". Yani sizin için o hayvanları yarattı, onları bir yerden başka bir yere indirmedi, fakat yarattı. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra sekînette, kalpleri ve ruhları sükûnete kavuşturan bazı sebepler, farklı birtakım özellikler ve Allah'ın onlara lütfettiği kalplerini rahatlatan başka hallerin bulunması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Onları takvâ sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Bu âyet-i kerîmenin iki mânaya ihtimali vardır. Birincisi, onları takvâ sözüne bağlı kıldı, bu sayede onlar cehennemden korunurlar. Sonra buradaki takvâ sözü ile onları cehennemden koruyacak olan ihlas sözü ve benzeri kelimeler kastedilmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Bağlı kıldı cümlesi de takvâ sözünü açıkça söyledi, o kadar ki bu söz insanlar arasında kıyâmete kadar ebediyen kalacaktır. En doğrusunu Allah bilir. [İkincisi], bazıları şöyle dedi: Onları takva sözüne bağlı kıldı cümlesinden maksat "bismillahirrahmanirrahim" (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ) demektir. Bilindiği üzere Mekkeliler'le Resûlullah (s.a.) arasında yapılan barış anlaşmasında besmele yazılmıştı. Kâfir temsilci dedi ki: Bu yazdığın Rahmân ve Rahîm nedir, biz onu bilmiyoruz? İşte takva kelimesinden maksat bu sözdür. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin yorumu, sözünü ettiğimiz tevillerden ibarettir.

      Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Yani onlar bu söze zaten lâyık idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. Bazı tefsirciler şöyle dedi: Takvâ sözünden maksat, ihlas sözüdür. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı, yani onlar buna, geçmiş ümmetlerden daha lâyık idiler. En doğrusunu Allah bilir. Yahut bunu insanlar arasında açıklamaya ve ona sahip çıkmaya en lâyık olanlar onlardı. Veyahut bu sözü benimsemeye ve ona bağlı kalmaya herkesten daha lâyık idiler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ceale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, kelimenin "c-a-l" kökünden türediğini, bir şeyi bir halden başka bir hale koymak, yaratmak, başlatmak ve bir hükmü yerleşik kılmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" kavramının tesadüfi bir oluş değil, bir failin iradesiyle gerçekleşen bilinçli bir inşa ve takdir olduğunu; ayette müşriklerin kalplerindeki o taşkın öfkeyi bizzat kendi tercihleri ve zihniyetleriyle bir "karakter" haline getirdiklerini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin bağlamsal olarak Kureyşli müşriklerin Hudeybiye sürecindeki psikolojik ve diplomatik duruşlarını sabitleyen, onları uzlaşmazlığa iten içsel süreci nitelediğini belirtir.

        El-Hamiyyete (الْحَمِيَّةَ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-m-y" köküne dayandığını, asıl anlamının kızgınlık, ateşin harareti ve bir şeyi koruma içgüdüsüyle parlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hamiyyet" kavramının insanın onuruna veya aidiyetine yönelik bir müdahale hissettiğinde duyduğu aşırı öfke, asabiyet ve hırs olduğunu; ancak bunun akıl ve din sınırlarını aşan kör bir inatçılığa dönüştüğünü kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kelimenin Câhiliye zihniyetinin (hamiyyetü'l-câhiliyye) çekirdek kavramlarından biri olduğunu; rasyonel olmayan, salt kabilevi gurur ve üstünlük iddiasına dayalı, hakikati reddeden yıkıcı bir "psikolojik barikat" olarak analiz edildiğini belirtir.

        El-Câhiliyyeti (الْجَاهِلِيَّةِ)

        İbn Fâris, kelimenin "c-h-l" kökünden geldiğini, bu kökün sadece bilgi eksikliği değil, aynı zamanda nefse hakim olamama, fevrilik, kabalık ve ilmin zıddı olan bir taşkınlık hali olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, câhiliye kavramının İslam öncesi dönemin sadece zaman dilimini değil, o döneme damga vuran karakteristik akılsızlığı, azgınlığı ve hakka karşı direnme biçimini nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik tahlilinde "cehl" kavramının "hilm" (yumuşak başlılık/sağduyu) kavramının zıddı olduğuna dikkat çeker; ayetteki kullanımının, müşriklerin Hudeybiye'deki uzlaşmaz tavırlarının temelinde yatan o ilkel, kontrolsüz ve asabi kabile gururunu işaretlediğini vurgular.

        Enzele (فَأَنْزَلَ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-z-l" kökünden türediğini, temel anlamının bir şeyin yüksek bir konumdan aşağıya doğru inmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin fiziksel bir inişten ziyade aşkın boyuttan insanlık alemine yönelik manevi bir lütfun, yardımın ve teskin edici bir halin zerk edilmesi manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin kalplerindeki "hamiyyet" ateşine karşılık, Allah'ın müminlerin kalbine "sekînet" indirmesinin, iki topluluk arasındaki ahlaki ve ruhsal karşıtlığı vurgulayan muazzam bir linguistik dengeleme olduğunu belirtir.

        Sekînetehu (سَكِينَتَهُ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-k-n" köküne dayandığını, hareketin ve karmaşanın ardından gelen durulma, sükunet ve dinginlik manalarını taşıdığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak İbranicedeki "Shekhinah" (İlahi mevcudiyet) kavramından türediğini, Aramice ve Süryanice üzerinden Arapçaya geçtiğini filolojik kanıtlarla ortaya koyar. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti de bu kelimenin köken itibarıyla yabancı menşeli olup Arapçalaştırılmış (muarreb) kelimelerden olduğunu tasdik ederler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kelimenin, kriz ve tahrik anlarında müminlerin kalbine indirilen, onları fevri tepkilerden koruyan ve ilahi takdire rıza göstermelerini sağlayan derin bir "metafizik huzur" olduğunu analiz eder.

        Elzemehum (وَأَلْزَمَهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "l-z-m" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyin diğerine ayrılmayacak şekilde yapışması, eşlik etmesi ve ondan kopmaması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilzam" kavramının bir hükmü veya durumu kişiye ayrılmaz bir vasıf olarak yüklemek, onu o şeye mecbur ve sadık kılmak manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette bu fiilin kullanılmasının; müminlerin takva sözüne olan bağlılıklarının yüzeysel bir tercih değil, ilahi bir iradeyle ruhlarına nakşedilmiş, onlardan ayrılmayan ontolojik bir nitelik haline getirildiğini linguistik olarak vurguladığını ifade eder.

        Kelîmete (كَلِمَةَ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-l-m" kökünden türediğini, temel anlamının yaralamak, iz bırakmak (kelm) olduğunu; sözün de zihinde kalıcı bir iz bırakması sebebiyle bu isimle anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelime kavramının burada belirli bir lafzı değil, bir hakikati, bir ilkeyi ve bir inanç sistemini temsil eden özü nitelediğini ifade eder.

        Et-Takvâ (التَّقْوَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-k-y" köküne dayandığını, asıl anlamının bir şeyi zararlı olan şeylerden korumak, araya kalkan koymak ve sakınmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takva kavramının nefsi, günaha ve ilahi azaba sürükleyecek şeylerden koruma altına almak, sorumluluk bilinciyle hareket etmek olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında takvanın, Câhiliye'nin "hamiyyet"ine karşı en temel ahlaki ve manevi panzehir olduğunu; körü körüne öfkelenmek yerine ilahi sınırları gözeterek vakarla hareket etmeyi sağlayan bir "metafizik sorumluluk şuuru" olduğunu semantik olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "kelimetü't-takvâ" tamlamasının burada Lâ ilâhe illallâh kelimesini ve Hudeybiye'deki o zorlu sabır imtihanını nitelediğini ifade eder.

        Ehakka (أَحَقَّ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-k-k" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyin gerçek, doğru, sabit ve değişmez olması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahak" (daha layık/hak sahibi) ism-i tafdilinin, iki durum arasında birinin doğruluğa ve o şeye sahip olmaya çok daha yakın ve uygun olduğunu nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, müminlerin bu takva sözüne "daha layık" olduklarının belirtilmesinin, onların sadece bir iddiada bulunmadıklarını, bilakis eylemleri ve sadakatleriyle (Rıdvan Biatı) bu vasfı en yüksek derecede hak ettiklerini linguistik olarak tescillediğini kaydeder.

        Ehlehâ (وَأَهْلَهَا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-h-l" köküne dayandığını, aynı aslı, mekanı veya vasfı paylaşan, o şeyle tam bir uyum içinde olanları ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ehl kavramının bir şeyle bütünleşmiş, o şeyin mahiyetine sahip olan kimse manasına geldiğini; müminlerin takva sözünün "ehli" olarak nitelendirilmesinin, takvanın onların ayrılmaz bir kimlik parçası olduğunu semantik olarak vurguladığını belirtir.

        Alîmâ (عَلِيمًا)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün temel anlamının bir şeyin hakikatini ve içyüzünü idrak etmek, onu her yönüyle tanımak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın Allah'ın mutlak ve kuşatıcı bilgisini, özellikle kalplerde saklı olan niyetleri ve samimiyet derecelerini perdesiz bir şekilde bildiğini ifade ettiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin bu isimle bitirilmesinin; müşriklerin içindeki "hamiyyet" ile müminlerin içindeki "takva" arasındaki o derin farkın Allah katında tüm detaylarıyla bilindiğini ve her iki tarafın da bu içsel durumlarına göre muamele gördüğünü tescilleyen bir teolojik mühür olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X