Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 24. Ayet

    وَهُوَ الَّذ۪ي كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ اَنْ اَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve huve-lleżî keffe eydiyehum ‘ankum ve eydiyekum ‘anhum bibatni mekkete min ba’di en azferakum ‘aleyhim(c) ve kâna(A)llâhu bimâ ta’melûne basîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Mekke'nin göbeğinde size onları yenmeyi nasip ettikten sonra onların ellerini sizin üzerinizden, sizin ellerinizi de onların üzerinden çeken de O'dur. Allah bütün yaptıklarımızı görmektedir."

      Onların ellerini sizin üzerinizden çeken O'dur. Onların askerleri sayıca çok olmasına, daha kuvvetli ve savaş için daha iyi hazırlanmış olmalarına, buna karşılık bunların daha zayıf ve askerleri daha az olmasına rağmen Allah onların elini sizin üzerinizden çekmiştir. Onlar savaşmak için yola çıkmışlar ve savaşa dair gereken her türlü hazırlığı yapmışlardı. Bunlar ise umre ve Kâbe'yi ziyaret niyetiyle yola çıkmışlardı. İşte onların hazırlıklı ve daha güçlü olmalarına, askerlerinin de sayıca daha çok olmasına, buna mukabil bunların zayıf ve asker sayıları daha az olmasına rağmen Allah onların elini bunların üzerinden çekmiş, hatta onlara karşı bunları muzaffer kılmıştır. Nitekim müslümanlar ok ve taş atmakla uğraştıkları bir halde bile onları yendikleri ve Mekke'nin göbeğine kaçmaya mecbur ettikleri çeşitli rivayetlerde anlatılmaktadır. Üstelik Allah onları muzaffer kılınca, bu sefer onların elini öbürlerinin üzerinden çekmiş ve nihaî zafere ulaştırmamıştı; bunu da her konuda tedbir ve idarenin kendilerinde değil Allah'tan olduğunu, bütün yaratılanların üzerinde hükümranlık hakkının Allah'a ait olduğunu ve O'nun hükümranlığında hiç kimsenin hâkimiyetinin söz konusu olmadığını müminlerin bilmeleri için böyle yapmıştı. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Düşman güçlü-kuvvetli ve sayıca çok, kendileri ise zayıf ve sayıca az olduklarından dolayı müminlerin çok korktuklarını ve büyük endişeye kapıldıklarını Cenâb-ı Hakk'ın hatırlatması ve neticede onları muzaffer kıldığını belirtmesi ise lütfuna karşı müminlerin şükür borcunu ödemeleri ve Cenâb-ı Hakkın müminlerin elini Mekkeliler'in üzerinden çekmesi içindir.

      Şayet şöyle bir soru sorulursa: Cenâb-ı Hakk'ın, müşriklerin elini müminlerin üzerinden çekmesinde Allah'ın lütfu açık ve anlaşılır mahiyettedir; ancak müminlerin ellerini o kâfirlerin üzerinden çekmesinde ne gibi bir lütuf ve minnettarlık vardır?

      Buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hakkın, müminlerin ellerini kâfirlerin üzerinden çekmesi de Allah'ın lütfudur; Allah bu yolla kâfirlere şükür görevlerini eda etmek imkânı vermektedir. Bu şükürden maksat da İslâm'dır. Yarattığı bütün insanlar üzerinde Allahın mutlaka pek çok lütfu vardır; bu bakımdan kâfirlerden de müslümanlardan da şükür borçlarını ödemelerini istemektedir. Cenâb-ı Hakkın, müminlerin ellerini onların üzerinden çekmesi, müminlere de Allah'ın bir lütfudur; nitekim bundan sonra gelecek olan âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyurmaktadır: "Eğer Mekkede kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi)". Eğer Allah müminlerin elini onların üzerinden çekmeseydi, müminler mutlak bir zafer kazanacaklar ve hemen Mekke'ye gireceklerdi; Mekkede ise müminler de yaşıyordu; bilmeden onlara da zarar verecekler ve bu yüzden kendileri de üzülecekler ve zarara uğrayacaklardı. Bu bakımdan, söylediğimiz gibi orada yaşayan müminlere bilmeden zarar vereceklerinden dolayı Allah'ın, müminlerin elini onların üzerinden çekmesi müminler için de büyük bir lütuftur. En doğrusunu Allah bilir.

      Mekke'nin göbeğinde. Aslında onlar Mekke'nin göbeğinde değil, Hudeybiye'de idiler. Mekke ile Hudeybiye arasında kilometrelerce yol vardır. Dolayısıyla bu ifade, iki mânaya gelir. Birincisi, müşriklerin hezimete uğradıkları ve Mekke'deki evlere sığındıkları rivayetlerde zikredilmektedir, buna göre Allah müminleri muzaffer kılmış ve müşrikleri Mekke'nin göbeğine kaçmaya mecbur edecek derecede yenilgiye uğratmıştı. İkincisi, Mekke'nin göbeği ibaresi, Mekke'nin yakını mânasına da gelir. Mekke'nin yakınından kinâye olarak Mekke'nin göbeği denilmesi mümkündür. Bazıları Mekke'nin göbeği ifadesine Harem mânasını vermişlerdir; Haremden kasıt da bütün Mekkedir. Bu âyetin yorumu bu şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. Hiç şüphe yok ki Allah, insanların bütün yaptıklarını bilmekte ve görmektedir. Bu âyette, insanların fiillerinin yaratıldığına işaret vardır. Çünkü Allah, bunların elini onların üzerinden, onların elini de bunların üzerinden çektiğini söylemekte, sonra da insanların fiillerini yaratanın kendisi olduğunun bilinmesi için meâlen şöyle buyurmaktadır: Allah, bütün yaptıklarınızı bilmekte ve görmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Keffe (كَفَّ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-f-f" köküne dayandığını, temel anlamının elin kenarı (avuç içi/parmaklar), bir şeyi toparlamak, durdurmak ve engellemek olduğunu; insanın bir eylemi eliyle tutarak durdurması sebebiyle bu fiile "kef" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi şiddetle geri püskürtmek, uzak tutmak ve mani olmak manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bağlamsal olarak bu fiilin, Hudeybiye Antlaşması sürecinde gerilimin en yüksek olduğu anda Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında dökülmesi muhtemel olan kanı engelleyen, savaşı durduran ilahi müdahaleyi ve diplomatik başarıyı linguistik olarak nitelediğini ifade eder.

        Eydiyehum (أَيْدِيَهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "y-d-y" kökünden geldiğini, fiziksel insan eli manasının yanında güç, kudret, nimet ve saldırı aracı anlamlarında da mecazi olarak kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elin insanın temel eylem organı olması hasebiyle gücü ve fiiliyatı temsil ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetin bağlamında bu kelimenin doğrudan anatomik bir uzvu değil, her iki tarafın (Müslümanların ve müşriklerin) birbirine yöneltebileceği askeri gücü, kılıç darbelerini ve tahrip edici kinetik potansiyeli simgeleyen bir metonimi (mecaz-ı mürsel) olarak semantik bir işleve sahip olduğunu analiz eder.

        Batni (بِبَطْنِ)

        İbn Fâris, "b-t-n" kökünün temel anlamının bir şeyin iç kısmı, gizli tarafı, karın boşluğu olduğunu ve dış/sırt (zahr) kavramının tam zıddını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "batn" kavramının bir mekanın en iç, en derin ve merkezi noktası manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "batn-ı Mekke" (Mekke'nin karnı/içi) tamlamasının, Hudeybiye mevkiinin Harem sınırlarına ve Mekke'nin merkezine olan aşırı yakınlığını vurguladığını; Müslümanların düşmanın adeta "bağrında/karnında" iken büyük bir katliamın eşiğinden dönülmesinin ilahi bir lütuf olarak bu coğrafi-anatomik mecaz üzerinden tasvir edildiğini vurgular.

        Mekkete (مَكَّةَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni üzerine yaptığı filolojik çalışmalarda, ismin kökeninin Güney Arabistan veya Habeş dillerindeki "Makoraba" (tapınak, mabet, kutsal alan) kelimesine dayanabileceği ihtimalini güçlü tarihsel verilerle tartışır; bunun yanında kelimenin Arapça "m-k-k" (emmek, merkeze çekmek) kökünden türediği yönündeki yerel iddiaları da değerlendirir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın semantik coğrafyasında Mekke'nin sadece sıradan bir yerleşim yeri değil, ilahi otoritenin ve kutsal topografyanın (Harem) merkezi olduğunu, ayette ismen zikredilmesinin olayın teolojik ağırlığını artırdığını ifade eder.

        Azferakum (أَظْفَرَكُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "z-f-r" kökünden türediğini, asıl anlamının tırnak (zafûr) olduğunu; bir şeyi tırnaklarıyla sıkıca kavramak, ele geçirmek ve başarıya ulaşmak manasından hareketle "zafer" kelimesinin türetildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zafer kavramının düşmana üstünlük sağlamak ve arzulanan amaca ulaşmak olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu fiilin, Hudeybiye'de Müslüman karargahına gizlice sızmaya çalışan bir grup Mekkeli gencin ashab tarafından yakalanıp esir alınmasını, ancak sonrasında kan dökülmemesi adına peygamber tarafından affedilmelerini anlattığını; bu fiziki ve ahlaki üstünlüğün "zafer vermek" şeklinde linguistik olarak tescillendiğini belirtir.

        Ta'melûne (تَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün temelinde, sıradan ve rastgele bir yapıp etmenin ötesinde, bilinçli, niyetli ve belirli bir hedefe yönelik eylem (amel) anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının genellikle akıl sahibi varlıkların kasıtlı eylemleri için kullanıldığını kaydeder.

        Basîrâ (بَصِيرًا)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün ilim, kesin bilgi, görme yetisi ve bir şeyin hakikatini, içyüzünü kavramak manalarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, basîret kavramının sadece gözle (basar) olan yüzeysel bir görüşü değil, aynı zamanda kalple ve akılla olayların ardındaki hikmeti algılamayı tanımladığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin semantik tahlilinde, Allah'ın bu sıfatının ayetin sonunda yer almasının; Hudeybiye'de esirleri affederek barışı seçen müminlerin bu yüksek ahlaki eylemlerinin ve zor anlardaki ince stratejilerinin ilahi bir nazarla eksiksiz bir şekilde görüldüğünü, onaylandığını ve tescil edildiğini vurgulayan teolojik bir mühür işlevi gördüğünü analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X