Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 23. Ayet

    سُنَّةَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Sunneta(A)llâhi-lletî kad ḣalet min kabl(u)(s) velen tecide lisunneti(A)llâhi tebdîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bu Allah'ın öteden beri uygulanıp gelen kanunudur, Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın."

      Bu Allah'ın öteden beri uygulanıp gelen kanunudur. Yani bu, helâk ettiği her ümmet hakkında Allah'ın eskiden beri uyguladığı kanunudur. Ancak Allah, ümmetlerin her birini aynı şekilde helâk etmez; söz gelimi Nuh kavmini tûfanla, Firavun kavmini de benzer bir şekilde denizde boğarak helâk etmiş, Ad kavmini şiddetli bir kasırga ile, Semûd kavmini şiddetli bir depremle yok etmişti. Cenâb-ı Hak her ümmeti diğerinden farklı bir şekilde cezalandırmıştı. Bunun ise koyduğu kanunun değişmesi anlamına gelmediğini söylemektedir. Aynı şekilde her ümmet için koyduğu helâk edilme kanunu, diğerlerinde değişmemiştir. Bu Allah'ın öteden beri uygulanıp gelen kanunudur sözü, nihaî zaferin müminlere ait olacağı mânasına da gelir. Buna göre senin ümmetin hakkında da Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın; ancak Allah diğer ümmetlerde nihaî zaferi müminlere verdiği gibi senin ümmetinde de zaferi müminlere verecektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sunnete (سُنَّةَ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-n-n" kökünden geldiğini, asıl anlamının suyun akıp gitmesi, kesintisiz bir şekilde devam eden yol ve yerleşik adet (gelenek) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sünnet" kavramının bir kimsenin takip ettiği ve değişmez kıldığı yol/yöntem olduğunu; "Sünnetullah" tamlamasının ise Allah'ın evrende ve insanlık tarihinde belirlediği, şaşmaz ve değişmez ilahi yasaları, ilke ve prensipleri ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kavramın büyük bir dönüşüm geçirdiğini; Câhiliye döneminde bedevilerin atalarına ait dokunulmaz kabilevi gelenekleri niteleyen bu kelimenin, İslam ile birlikte yatay/beşeri düzlemden dikey/ilahi düzleme taşınarak, tarihe yön veren mutlak ve ontolojik ilahi yasayı sembolize ettiğini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kullanımındaki tarihsel ve sosyolojik zorunluluğa dikkat çekerek, inananların zaferinin ve inkarcıların hezimetinin rastlantısal olmadığını, evrensel bir ilahi kuralın tecellisi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bağlamsal olarak bu ifadenin, hak ile batılın çatışmasında Allah'ın müminlere yardım edip müşrikleri mağlup edeceği yönündeki tarihsel yasayı nitelediğini, ilahi desteğin bu değişmez yasanın bir parçası olduğunu linguistik olarak vurgular.

        Allâhi (اللَّهِ)

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni üzerine yaptığı filolojik çalışmalarda, Arapça "el-ilah" (tapılan varlık) tamlamasından türediği yönündeki klasik görüşün yanı sıra, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "Alaha" formundan Arapçaya intikal etmiş olabileceği ihtimalini tarihsel verilerle tartışır. Theodor Nöldeke, bu ismin İslam öncesi dönemde de Arabistan'da bilindiğini epigrafik bulgularla destekler ve kelimenin zamanla fonetik bir kaynaşma yaşayarak mutlak özel isim formunu aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "e-l-h" kökünden geldiğini, mutlak kulluğun yegâne merciini ifade ettiğini; ayette "sünnet" (yasa) kavramının doğrudan evrenin mutlak otoritesine izafe edilerek (Sünnetullah) yasanın sarsılmazlığının fail üzerinden tescillendiğini kaydeder.

        Halet (خَلَتْ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-l-v" kökünden türediğini, temel anlamının boşalmak, geçip gitmek, yalnız kalmak ve geçmişte kalmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin zamanın geçmesini ve önceki nesillerin dünyadan ayrılmasını anlattığını, ayette geçmiş dönemlerde yaşayıp göçmüş kavimleri ve o dönemlerde işleyen ilahi yasayı nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin mazi (geçmiş zaman) kipiyle kullanılmasının, Allah'ın müminleri destekleme yasasının yeni ortaya çıkmış anlık bir durum olmadığını; önceki peygamberler ve ümmetler çağında da tıkır tıkır işlemiş, köklü ve tarihi bir emsal teşkil eden evrensel bir kanun olduğunu linguistik olarak ispatladığını belirtir.

        Kablu (قَبْلُ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-b-l" köküne dayandığını, temel anlamının yönelmek, yüzünü dönmek, yaklaşmak ve sonranın (ba'd) tam zıddı olarak "önce" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin zaman bakımından önceliği ifade ettiğini, ayetteki "min kablü" (önceden beri/geçmişte) ifadesinin, ilahi yasanın insanlık tarihinin başlangıcından bu yana kesintisiz olarak var olduğunu vurguladığını belirtir.

        Tecide (تَجِدَ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-c-d" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyi bulmak, elde etmek, idrak etmek ve farkına varmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vicdân" veya "vücûd" kavramının insanın duyularıyla veya aklıyla bir şeye ulaşması manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette bu fiilin kesinlik bildiren olumsuzluk edatı olan "len" (asla/hiçbir zaman) ile birlikte kullanılmasının (len tecide); sadece geçmişte değil, gelecekte de ilahi yasada herhangi bir değişme bulmanın aklen, mantıken ve ampirik (deneysel) olarak kesinlikle imkânsız olduğunu linguistik bir meydan okumayla ortaya koyduğunu vurgular.

        Tebdîlâ (تَبْدِيلًا)

        İbn Fâris, "b-d-l" kökünün temel anlamının bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, onun yerine yenisini veya farklısını koymak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "tebdil" kavramının bir varlığın veya yasanın özünü, formunu, işleyişini kökten değiştirerek onu asıl mecrasından saptırmak anlamına geldiğini belirtir. Patricia Crone, erken İslam döneminin tarihsel ve teolojik gelişimi bağlamında bu kelimenin, hiçbir beşeri, siyasi veya askeri gücün ilahi tarih felsefesini (Sünnetullah) kendi lehine değiştiremeyeceği ve ilahi yasanın yerine başka bir yasa ikame edemeyeceği gerçeğini sabitleyen mutlak bir dogmatik terim olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nekra (belirsiz) konumunda gelmesinin; yasanın işleyişinde zerre miktarı, en ufak bir sapma, istisna veya değişimin bile söz konusu olamayacağını ifade ettiğini, bunun da müminlerin kalbine derin bir teolojik ve psikolojik güven aşıladığını semantik bağlamda değerlendirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X