وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْاَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fetih Sûresi, 22. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fetih suresi, dost yokluğu, yardımcısızlık, fetih suresi 22. ayet, kafirlerin yenilgisi, fetih 22, allah, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
"Eğer kâfirler size karşı savaşsalardı arkalarını dönüp kaçacaklar, bu durumda bir koruyucu, bir yardımcı da bulamayacaklardı."
Eğer kâfirler size karşı savaşsalardı arkalarını dönüp kaçacaklardı. Bu cümlede geçen kâfirlerden maksat, muhtemelen Mekkelilerdir. Arkalarını dönüp kaçarlar; yani askerleri çok ve güçlü-kuvvetli olmalarına, buna karşılık sizin askeriniz az ve haliniz de zayıf olmasına rağmen, onlar hezimete uğramış olarak arkalarına dönüp kaçarlardı. Bu durum, yukarıda sözünü ettiğimiz 20. âyetin tefsirinde geçen üç yorumdan birine göre müminler için bir kanıttı. En doğrusunu Allah bilir. Eğer kâfirler size karşı savaşsalardı cümlesinde, Hayberliler'in yeminli dostları olan Esed ve Gatafân kabileleri ile müfessirlerin bahsettiği diğer kabileler kastedilmiş de olabilir; yani eğer kâfirler size karşı savaşsalardı onlar hezimete uğramış olarak arkalarını dönüp kaçacaklardı.
Bu durumda bu hali kendilerinden defetmek için bir koruyucu da bulamayacaklardı. Ayrıca kendilerine yardım edecek ve bu belâyı başlarından giderecek bir yardımcı da bulamayacaklardı.
Burada bütün kâfirlerin kastedilmiş olması da mümkündür; eğer onlar size karşı savaşsalardı arkalarını dönüp kaçacaklardı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâtelekum (قَاتَلَكُمُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "k-t-l" kökünden geldiğini, asıl anlamının can almak, öldürmek ve bir varlığı ortadan kaldırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin Arapça dilbilgisindeki "müfâale" (işteşlik) babında kullanılmasının, tek taraflı bir saldırıdan ziyade iki tarafın da birbirini yok etmeye çalıştığı, şiddetli ve ölümcül bir silahlı çarpışmayı (mukatele) anlattığını kaydeder. Patricia Crone, erken İslam dönemindeki sosyopolitik teşekkül bağlamında, bu kelimenin sıradan kabilevi baskınlardan veya bireysel çatışmalardan öte, iki organize gücün (Medine İslam toplumu ile Mekkeli müşriklerin) cephe savaşı vererek birbirlerini topyekûn imha etme girişimini niteleyen askeri ve politik bir terminoloji barındırdığını tarihsel ve dilbilimsel bir analize tabi tutar.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, kelimenin temelinin "k-f-r" kökü olduğunu, asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve görünmez kılmak olduğunu, tohumu toprağa gizlediği için çiftçiye de "kâfir" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının ilahi nimetlerin üzerini nankörlükle örtmek ve apaçık hakikati inatla reddetmek manasına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an kelime dağarcığında küfür kavramının sadece pasif bir inançsızlık durumu değil, ilahi otoriteye karşı aktif bir isyan, kibir ve insanın kendi ontolojik sınırlarını aşarak hakikatin kaynağına karşı gösterdiği bilinçli bir savaş durumu olduğunu semantik olarak analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin insanın aklını ve kalbini ilahi ışığa kapatarak mutlak karanlığa mahkûm etmesini anlatan psikolojik ve ahlaki bir çöküşü sembolize ettiğini ifade eder.
Levellev (لَوَلَّوُا)
İbn Fâris, kelimenin "v-l-y" kökünden türediğini, asıl anlamının bir şeye yüzünü dönmek veya tam aksine sırtını dönüp gitmek, uzaklaşmak gibi birbirine zıt iki durumu barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" kavramının savaş meydanında düşmana sırt çevirmek, hezimet halinde kaçmak ve cepheyi terk etmek anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde bu fiilin, fiziksel bir geri çekilmenin ötesinde, ilahi güçle desteklenen inananların karşısında müşriklerin yaşadığı ontolojik paniği ve tutunacak hiçbir manevi/maddi güç bulamayarak savrulmalarını sembolize ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bağlamsal olarak bu fiilin "lev" (eğer) şart edatıyla kullanılmasının, Hudeybiye'de savaştan kaçınan tarafın aslında Müslümanlar değil, savaşılsaydı kesinlikle cepheden kaçacak olan müşrikler olduğu gerçeğini linguistik olarak tescillediğini ve müminlere psikolojik bir üstünlük sağladığını vurgular.
El-Edbâra (الْأَدْبَارَ)
İbn Fâris, "d-b-r" kökünün asıl anlamının bir şeyin arka kısmı, sonu ve önün (kubul) tam zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul formunda sırtlar ve arkalar manasına geldiğini, "arkalarını dönüp kaçarlardı" (levellevu'l-edbâr) deyiminin Arapçada mutlak bir mağlubiyeti ve cepheden topyekûn firar etmeyi tanımlayan köklü bir ifade olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette bu ifadenin kullanılmasının salt stratejik bir geri çekilmeyi değil, müşriklerin savaş meydanında Müslümanların karşısında içine düşecekleri zilleti, yüzkarasını ve arkalarına bakmadan yaşayacakları onur kırıcı paniği niteleyen güçlü bir dilbilimsel tasvir olduğunu belirtir.
Yecidûne (يَجِدُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "v-c-d" kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyi bulmak, elde etmek, ona ulaşmak ve farkına varmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vicdân" veya "vücûd" kavramının, kaybedilen veya arzulanan bir şeye çaba harcayarak veya tesadüfen ulaşmak anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin olumsuz edatla (lâ) kullanılmasının, müşriklerin savaş meydanından kaçarken sığınacak bir yer veya yardım edecek bir güç için umutsuzca sağa sola bakınacaklarını, ancak bu arayışlarının mutlak bir çaresizlikle (bulamamakla) sonuçlanacağını gösteren linguistik bir vurgu olduğunu ifade eder.
Veliyyen (وَلِيًّا)
İbn Fâris, "v-l-y" kökünün temelinde yakınlık, bitişiklik ve arada hiçbir engel bulunmaksızın yan yana olmak anlamı bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "velî" kavramının bir kimsenin işini üstlenen, onu koruyan, destekleyen ve ona arka çıkan müttefik veya hâmî olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın indirildiği sosyopolitik bağlamda bu kelimenin, Câhiliye bedevi kültürünün en temel güvenlik ağı olan kan bağına dayalı koruyucuyu veya ittifak kurulan kabileyi (mevlâ/velî) ifade ettiğini; ayette bu kavramın reddedilmesinin, Allah'ın ordusu karşısında müşriklere kabilevi hiçbir dayanışmanın veya antlaşmanın güvenlik sağlayamayacağını semantik olarak ilan ettiğini analiz eder.
Nasîrâ (نَصِيرًا)
İbn Fâris, kelimenin "n-s-r" kökünden türediğini, temel anlamının birine destek vermek, onu tehlikeden kurtarmak ve zafere ulaştırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nasîr" isminin "yardımcı" manasına geldiğini ancak mübalağa (yoğunluk) sîgasında olduğu için sıradan bir yardımı değil, düşmanı alt edecek güce ve kapasiteye sahip aktif bir kurtarıcıyı tanımladığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda "velî" (içsel/siyasi koruyucu) ve "nasîr" (dışsal/askeri destekçi) kelimelerinin peş peşe olumsuzlanarak zikredilmesinin; müşriklerin hem diplomatik hem de askeri anlamda mutlak bir yalnızlığa terk edileceklerini, hiçbir beşeri gücün ilahi irade karşısında onlara tutamak olamayacağını gösteren eksiksiz bir anlamsal kapanış (merismus) oluşturduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla