Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 21. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 21. Ayet

    وَاُخْرٰى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veuḣrâ lem takdirû ‘aleyhâ kad ehâta(A)llâhu bihâ(c) ve kâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Henüz elde edemediğiniz başkaları da var. Kuşkusuz bunlar Allah'ın bilgisi ve gücü dâhilindedir; şüphesiz Allah her bir şeye kadirdir."

      Henüz elde edemediğiniz başkaları da var. Denildi ki: Bu cümle, henüz sahip olamadığınız başka yerler de var demektir. "Allah elde edeceğiniz birçok ganimeti size vâdetmiş" meâlindeki âyette yaptığımız yoruma göre bundan maksat Hayber ganimetleridir. Buna göre henüz elde edemediğiniz başkaları da var cümlesi ile müminlerin henüz sahip olamadıkları diğer ganimetler kastedilmektedir. Cenâb-ı Hak onlara, bu ganimetleri de ele geçireceklerini ve bunları kendilerine vereceğini vâdetmektedir. Henüz elde edemediğiniz başkaları da var cümlesinde, Hayber dışındaki mekânları da fethedecekleri kastedilmiş olabilir. Bu durumda henüz elde edemediğiniz sözü, henüz fethetmediğiniz, başkaları lafzı da başka yerler mânasına gelir. Kuşkusuz bunlar Allah'ın bilgisi ve gücü dâhilindedir. Yani gücünüzün yetmesi mümkün olmadığı halde Allah bunları size takdir etmiştir. Cenâb-ı Hak bütün bunların kendi bilgisi ve kudreti dâhilinde olduğunu ve Allah'ın bunu onlara takdir buyurduğunu haber vermektedir. Bunu da ancak Allah'ın sonsuz kudretiyle ve yaptıkları iyi işler sayesinde o yerleri kendilerine verdiğini, hiçbir şeyin O'nun gücünün önüne geçemeyeceğini anlamaları için haber vermektedir. Şüphesiz Allah her bir şeye kadirdir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Uhrâ (أُخْرَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-h-r" kökünden türediğini, asıl anlamının bir şeyin geride kalması, sonraya bırakılması ve ön (kabl/emâm) kavramının tam zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "başka, diğer" manasına gelen bu kelimenin, daha önce zikredilen yakın fetihlerden (Hayber) zaman ve mekan olarak daha geride/sonrada gerçekleşecek olan bir başka fethi veya ganimeti nitelediğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu kelimenin, o an için henüz gerçekleşmemiş ancak gelecekte muhakkak elde edilecek olan Mekke fethine veya İran ve Bizans gibi büyük imparatorluklardan elde edilecek devasa kazanımlara işaret eden linguistik bir müjde ve tasvir olduğunu vurgular.

        Tekdirû (تَقْدِرُوا)

        İbn Fâris, kelimenin "k-d-r" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyin miktarını ve nihayetini belirlemek, ölçüye vurmak ve bir işe güç yetirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kudret kavramının bir eylemi zorlanmadan yapabilme kapasitesini ifade ettiğini; burada olumsuz edatla (lem tekdirû) kullanılarak Müslümanların henüz o dönemdeki sayısal, fiziksel ve askeri donanımlarının bu büyük fetihleri kendi başlarına gerçekleştirmeye elvermediği gerçeğini tescillediğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu fiilin, insanın sınırlı, sonlu "kudret"i ile Allah'ın mutlak ve sınırsız "kudret"i arasındaki ontolojik farkı çizen bir bağlam oluşturduğunu; insanın gücünün tıkandığı o acziyet sınırında ilahi iradenin devreye girdiğini analiz eder.

        Ehâta (أَحَاطَ)

        İbn Fâris, "h-v-t" kökünün temel anlamının bir şeyi her yönden sarmak, korumak, kuşatmak ve çember içine almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ihata kavramının bir nesneyi veya durumu bütünüyle kendi sınırları ve kontrolü içine almak olduğunu; Allah'a nispet edildiğinde ise olayların, düşman güçlerin ve henüz ele geçirilememiş fetihlerin hem ilim (mutlak bilgi) hem de kudret açısından O'nun kesin tahakkümü altında olduğunu ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette ihata fiilinin mazi (geçmiş zaman) kipiyle gelmesinin son derece kritik bir dilbilimsel incelik olduğunu; inananların kendi güçleriyle henüz ulaşamadıkları o gelecek fetihlerin ve ganimetlerin aslında ilahi planda çoktan "kuşatılıp" garanti altına alındığını, eylemin kesinliğini pekiştiren bir zaman kipi kullanımıyla müjdelendiğini vurgular.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni üzerine yaptığı filolojik çalışmalarda, Arapça "el-ilah" (tapılan varlık) tamlamasından türediği görüşünün yanı sıra, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "Alaha" formundan Arapçaya intikal etmiş olabileceği ihtimalini tarihsel verilerle tartışır. Theodor Nöldeke, bu ismin İslam öncesi dönemde de Arabistan'da bilindiğini epigrafik bulgularla destekler ve kelimenin zamanla fonetik bir kaynaşma yaşayarak mutlak özel isim formunu aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "e-l-h" kökünden geldiğini, kulluğun yegâne merciini ifade ettiğini; ayetin bağlamında henüz Müslümanların eline geçmemiş her şeye ilmi ve kudretiyle mutlak surette hükmeden yegâne faili nitelediğini kaydeder.

        Külli (كُلِّ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-l-l" kökünden türediğini, asıl anlamının dağınık parçaları bir araya getirmek, bütünü oluşturmak ve tamamen kapsamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın istisnasız olarak tüm cüzleri, fertleri ve durumları içine alan mutlak bir genellik (umum) ifadesi olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda "şey'in" kelimesiyle tamlama oluşturan bu kelimenin, ilahi kudretin nüfuz edemeyeceği hiçbir ontolojik boşluk, vakum veya coğrafi sınır tanımadığını gösteren mutlak bir kapsayıcılık vurgusu olduğunu linguistik olarak ifade eder.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, kelimenin "ş-y-e" kökünden geldiğini, var olan, kastedilen ve irade edilerek yönelinen herhangi bir nesne veya durum manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şey kavramının, insan veya ilahi akıl tarafından tasavvur edilebilen, varlığı bilinebilen, üzerine hüküm kurulabilen her türlü varlığı (canlı, cansız, olay) kapsayan Arapçadaki en geniş ontolojik terim olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık felsefesinde bu kavramın, sadece fiziksel olarak var olanları değil; ilahi iradenin üzerinde tasarrufta bulunabileceği, şu an için meçhul olan ancak gelecekte vuku bulacak potansiyelleri ve henüz yaşanmamış tarihi olayları (Mekke'nin veya diğer beldelerin fethini) de kapsayan devasa bir semantik alana sahip olduğunu analiz eder.

        Kadîrâ (قَدِيرًا)

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün güç, ölçü, miktar ve belirleme manalarını taşıdığını, kelimenin buradan türeyerek mutlak güç ve takdir sahibi manasında bir isim/sıfat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kadîr sıfatının sadece Allah'a atfedilen, zatında hiçbir acizlik ve noksanlık barındırmayan, dilediği şeyi dilediği zamanda, dilediği miktar ve ölçüde var etmeye yahut şekillendirmeye muktedir olan iradeyi niteleyen mübalağa (yoğunluk) sîgası olduğunu kaydeder. Gabriel Said Reynolds, ayetin "Müslümanların güç yetiremediği" (lem tekdirû) gerçeğiyle başlayıp Allah'ın her şeye mutlak surette "güç yetiren" (Kadîr) olduğu ilanıyla bitmesinin; insanlık tarihini ve savaşların sonucunu belirleyen asıl faktörün bedensel veya askeri kapasite değil, aşkın ve evrensel bir ilahi kudret olduğunu gösteren kusursuz bir tematik ve teolojik kapanış olduğunu semantik bağlamda ortaya koyar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X