Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 20. Ayet

    وَعَدَكُمُ اللّٰهُ مَغَانِمَ كَث۪يرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هٰذِه۪ وَكَفَّ اَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْۚ وَلِتَكُونَ اٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve’adekumu(A)llâhu meġânime keśîraten te/ḣużûnehâ fe’accele lekum hâżihi ve keffe eydiye-nnâsi ‘ankum velitekûne âyeten lilmu/minîne ve yehdiyekum sirâtan mustekîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah elde edeceğiniz birçok ganimeti size vâdetmiş ve şunları şimdi vermiş, insanların ellerini de üzerinizden çekmiştir ki, bunlar aynı zamanda iman edenlere bir kanıt olsun ve Allah sizi dosdoğru yola iletsin."

      Elde edeceğiniz birçok ganimet... Bu ifadeye göre başka yerlerdeki ganimetler kastedilmektedir, çünkü Mekke'de ganimet elde edilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle der: "Allah onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir" ilâhî kelâmında, Resûlullahın (s.a.) ve ümmetinin yaptığı ve yapacağı bütün fetihler kastedilmiştir. "Elde edecekleri birçok ganimetle ödüllendirmiştir" sözü de aynı konuya işaret etmektedir. Bu yoruma göre Allah elde edeceğiniz birçok ganimeti size vâdetmiş ilahi buyruğu ile şunları şimdi size vermiş sözü de aynı olaya işaret etmektedir. Yani Allah bu fetihleri ve ganimetleri size dünyada iken vermiş, âhirette de sizi büyük bir mükafatla ödüllendirecektir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah şunları şimdi size vermiş sözü, Hayber ganimetlerini vermiş mânasına gelir. Sonra Allah elde edeceğiniz birçok ganimeti size vâdetmiş cümlesi de ondan sonra kıyamete kadar elde edeceğiniz ganimetler anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      İnsanların ellerini de üzerinizden çekmiştir ki, bunlar aynı zamanda iman edenlere bir kanıt olsun. Bu âyet-i kerîme çeşitli mânalara gelebilir. Birincisi, Hudeybiye yılında Mekkeliler'in ellerini onların üzerinden çekmişti, çünkü Mekkeliler savaşa hazırlanmışlardı. Müminler ise savaşa hazır değildiler, yanlarında silahları yoktu, çünkü onlar hac ve Kâbe'yi ziyaret etmek için yola çıkmışlardı. Durum böyle olmasına rağmen Allah onların, yani Mekkeliler'in kalplerine korku salmış ve onları anlaşma yapmaya mecbur etmişti. Bu durum, müminler için bir kanıt idi. İkincisi, bazıları şöyle dedi: Allah, Gatafân ve Esed kabilelerinin ellerini müminlerin üzerinden çekmişti. Çünkü Gatafân ve Esed kabileleri, Hayberliler'le beraber idiler ve onlara yardım ediyorlardı. Onlar, Hayberliler'in "halîf"i, yani yeminli dostları idiler. Hz. Peygamber'in Hudeybiye'de yaptığını gördüklerinde onlar da barış istediler, savaş yapmamak ve mallarını bırakıp Hayber'den çıkmak şartıyla Resûlullah (s.a.) ile barış yaptılar. Dolayısıyla Hayber ehli, barış şartlarına uyarak savaşmadan orayı terkettiler. İşte İnsanların ellerini üzerinizden çekmiştir meâlindeki âyet buna işaret etmektedir. Onlar, Hayberliler'in yeminli dostları olmalarına rağmen Resûlullah (s.a.) ile savaşmamışlardı.

      Bunlar aynı zamanda iman edenlere bir kanıt olsun. Yani savaşmadan düşmanı hezimete uğratmaya kanıt olsun. Şöyle denilmiştir: Hayber'in fethi müminler için bir kanıttı, yani onların bütün kâfirlere üstün geleceklerine dair kanıttı. İman edenlere kanıt olması sayesinde onların İslâm'a olan bağlılıkları artar ve Allah'tan yardım geleceği inancını kuvvetlendirir, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "İnananların imanı artsın diye..." Yani Muhammed aleyhisselâmın Kur'ân'da getirmiş olduğu haberlere imanları artsın diye... En doğrusunu Allah bilir.

      İnsanların ellerini üzerinizden çekmiştir. Bu ilâhî beyanın, müslümanların ve iman ehlinin tekrar kendi dinlerine döneceklerine ve kendilerine özenerek tekrar eski hallerine gireceklerine dair olan ümit ve beklentilerini bitirmek anlamına gelmesi de mümkündür. Bundan dolayı Allah meâlen şöyle buyurmuştur: "Bugün, kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım". İşte insanların ellerini üzerinizden çekmiştir ifadesiyle bu durumun kastedilmiş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Va'adekum (وَعَدَكُمُ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-a-d" kökünden türediğini, temel anlamının gelecekte yapılacak bir iyilik veya kötülük için söz vermek, bir taahhütte bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kavramının genellikle iyilik ve lütuf vaatleri için, "vaîd" kavramının ise tehdit ve ceza için kullanıldığını; ayetin bağlamında Allah'ın müminlere yönelik kesin ve geri dönülemez bir ihsan garantisi sunduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu fiilin, insan sözünün değişkenliğine ve güvensizliğine diyalektik bir zıtlık oluşturarak, ilahi vaadin ontolojik sarsılmazlığını ve mutlak bağlayıcılığını temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bağlamsal olarak bu vaadin, Hudeybiye Antlaşması'nın o an için Müslümanların aleyhine gibi görünen diplomatik tavizlerine karşılık, ilahi iradenin onları çok yakın bir gelecekte Hayber ve diğer fetihlerle telafi edeceğine dair tarihsel ve askeri bir sözleşme niteliği taşıdığını linguistik olarak vurgular.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni üzerine yaptığı filolojik incelemelerde, Arapça "el-ilah" (tapılan varlık) tamlamasından türediği görüşünün yanı sıra, kelimenin Aramice veya Süryanicedeki "Alaha" formundan Arapçaya geçmiş olabileceği ihtimalini tarihsel ve dilbilimsel kanıtlarla tartışır. Theodor Nöldeke, bu ismin İslam öncesi dönemde de Arabistan'da bilindiğini epigrafik bulgularla destekler ve kelimenin fonetik olarak "el-ilah" kullanımından zamanla kaynaşarak mutlak özel isim formunu aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "e-l-h" kökünden geldiğini ve itaatin, kulluğun tek merciini ifade eden mutlak isim olduğunu; ayette bu devasa vaadin faili olarak zikredilmesinin, sözün büyüklüğü ile sözü verenin azameti arasındaki uyumu tescillediğini kaydeder.

        Meğânime (مَغَانِمَ)

        İbn Fâris, kelimenin "ğ-n-m" kökünden geldiğini, asıl anlamının herhangi bir meşakkat ve zorluk çekmeden elde edilen kazanç, ganimet ve başıboş bulunmuş koyun sürüsü olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin savaş yoluyla düşmandan ele geçirilen serveti kapsadığını, çoğul (meğânim) formunda kullanılmasının elde edilecek servetin bolluğuna ve çeşitliliğine işaret ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin bağlam içinde, ganimet hırsıyla hareket eden bedevilerin mahrum bırakıldığı, ancak Hudeybiye'de sırf Allah rızası için biat eden ashabın hak ettiği spesifik bir ekonomik ödülü, yani Hayber ganimetlerini nitelediğini linguistik olarak ifade eder.

        Kesîraten (كَثِيرَةً)

        İbn Fâris, kelimenin "k-s-r" kökünden türediğini, temel anlamının azlığın tam zıddı olarak büyüklük, bolluk, yoğunluk ve çokluk olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın miktar ve hacim bakımından devasa bir büyüklüğü nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "meğânim" ismini niteleyen bu sıfatın, müminlerin o güne dek çektikleri ekonomik darlığın tamamen sona ereceğini ve ilahi lütfun insan beklentilerini fersah fersah aşan bir hacimde tecelli edeceğini semantik olarak gösterdiğini belirtir.

        Te'huzûnehâ (تَأْخُذُونَهَا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-h-z" köküne dayandığını, asıl anlamının bir şeyi kendi eline almak, ele geçirmek, tutmak ve kabullenmek olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" kavramının kişinin bir şeyi kendi gücü, iradesi ve tasarrufu altına alması manasına geldiğini belirtir. Patricia Crone, erken İslam dönemindeki sosyopolitik teşekkül bağlamında, bu fiilin etken ve doğrudan bir eylemlilik (alacaksınız/ele geçireceksiniz) bildirmesinin, inananlar topluluğunun pasif bir bekleyiş içinde olmadığını, ilahi vaadin onların askeri ve pratik çabalarıyla (fetih hareketiyle) senkronize bir şekilde kuvveden fiile çıkacağını tarihsel ve dilbilimsel olarak ortaya koyduğunu analiz eder.

        Accele (فَعَجَّلَ)

        İbn Fâris, kelimenin "a-c-l" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyi vaktinden önce yapmak, hızlandırmak ve geciktirmenin (te'hir) tam zıddı olarak ivme kazandırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ta'cil" kavramının beklenen bir lütfu veya olayı normal süresinden daha erkene almak olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin Arapça dilbilgisindeki "tef'il" babında (geçişlilik ve yoğunluk bildiren form) kullanılmasının; Allah'ın, Hudeybiye'den dönen ve psikolojik bir yorgunluk içinde olan sahabeleri teselli etmek amacıyla Hayber zaferini ve ganimetlerini özel bir müdahaleyle hızlandırdığını, ilahi iradenin zaman üzerindeki mutlak tasarrufunu linguistik olarak belgelediğini vurgular.

        Keffe (وَكَفَّ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-f-f" köküne dayandığını, temel anlamının elin kenarı (avuç içi/parmaklar), bir şeyi toparlamak, durdurmak ve engellemek olduğunu; insanın bir eylemi eliyle tutarak durdurması sebebiyle bu fiile "kef" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi şiddetle geri püskürtmek, uzak tutmak ve mani olmak manasına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin semantik örgüsünde, düşmanın askeri ve fiziksel saldırı potansiyelinin adeta görünmez bir ilahi el tarafından sımsıkı tutularak kinetik olarak kilitlenmesinin ve eylemsiz bırakılmasının eşsiz bir edebi mecazla resmedildiğini analiz eder.

        Eydiye (أَيْدِيَ)

        İbn Fâris, kelimenin "y-d-y" kökünden geldiğini, fiziksel insan eli manasının yanında güç, kudret, nimet ve saldırı aracı anlamlarında da mecazi olarak kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elin insanın temel eylem organı olması hasebiyle gücü ve fiiliyatı temsil ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetin bağlamında bu kelimenin doğrudan anatomik bir uzvu değil, müşriklerin ve müttefik Yahudi kabilelerinin Müslümanlara yöneltebilecekleri askeri gücü, kılıç darbelerini ve tahrip edici potansiyeli simgeleyen bir metonimi (mecaz-ı mürsel) olarak semantik bir işleve sahip olduğunu ifade eder.

        En-Nâsi (النَّاسِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeninin hareketlilik ve çalkantı bildiren "n-v-s" veya ünsiyet, yakınlık bildiren "u-n-s" köklerine dayandığı yönünde iki farklı filolojik yaklaşımı aktarır. Râgıb el-İsfahânî, genel anlamda insan topluluklarını niteleyen bu ismin, ayetin özel bağlamında bütün insanlığı değil, Müslümanlara pusu kuran, onları yok etme planları yapan müşrikleri, Hayber Yahudilerini ve onlara yardıma gelmesi muhtemel olan Gatafan kabilesi gibi düşman unsurları tanımladığını belirtir.

        Âyeten (آيَةً)

        İbn Fâris, kelimenin "e-y-y" kökünden türediğini, asıl anlamının bir şeye delalet eden işaret, alamet ve nişan olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, âyet kavramının duyularla algılanan veya akılla kavranan ve insanı gizli bir hakikate ulaştıran açık gösterge olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Aramice ve Süryanicedeki "āthā" (işaret, mucize, ilahi belirti) kavramına dayandığını filolojik kanıtlarla ortaya koyar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "âyet" kelimesinin salt doğaüstü bir mucize olmadığını; alınan ganimetlerin ve düşman saldırılarının durdurulmasının (Hayber süreci), müminler için ilahi iradenin tarihe yön verdiğini okutan sosyopolitik ve semantik bir göstergeye dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bağlamsal olarak bu kazanımların, Ağaç Altı Biatı'nın doğruluğunu ve peygamberin stratejisinin haklılığını kanıtlayan somut bir tarihsel delil (ayet) olarak işlev gördüğünü linguistik bir dille ifade eder.

        El-Mu'minîne (لِلْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-m-n" kökünden geldiğini, korku ve endişenin zıttı olarak güvenmek, emniyette olmak ve bir şeyi kalben tasdik etmek manalarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın salt zihinsel tasdik değil, ilahi vaade güvenerek ruhsal bir sükunete kavuşmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu bağlamda kelimenin, tehlike anında peygamberi terk etmeyen, ona sadakat yemini eden ve şimdi de bu ilahi işaretin (ayetin) lütfuna mazhar olan spesifik sosyolojik zümreyi nitelediğini kaydeder.

        Yehdiyekum (وَيَهْدِيَكُمْ)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün temelinde birine yol göstermek, nazikçe ve lütufla hedefe yönlendirmek, öncülük etmek anlamı bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının özünde "lütuf ve nezaketle kılavuzluk etmek" olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın müminlere peşin ganimetler vermesinin ve düşmanı savuşturmasının ardından bu fiilin gelmesinin; maddi lütufların aslında nihai bir amaç olmadığını, bu nimetlerin inananları daha üst bir manevi şuura, ilahi rehberliğe ve ruhi olgunluğa ulaştıracak bir vasıta olduğunu semantik olarak ilan ettiğini vurgular.

        Sırâtan (صِرَاطًا)

        El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapça asıllı olmadığını (muarreb), büyük ihtimalle Latince veya Aramice kökenli bir kelime olarak "geniş ve açık yol" manasına geldiğini eserinde zikreder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik soykütüğünün Aramice "serṭā" kelimesine, oradan da Latince "strata" (taşla döşenmiş ana yol, cadde) kelimesine uzandığını dilbilimsel verilerle ispatlar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi Arapça "s-r-t" (yutmak) köküyle anlam ilişkisi kurarak, geniş bir yolun üzerinde yürüyenleri adeta yutarcasına içine almasından kinaye ile anayol manasında kullanıldığını ifade eder.

        Mustekîmâ (مُسْتَقِيمًا)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün doğruluk, dik duruş, sabitlik ve eğrilik barındırmayan istikrar anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hiçbir pürüz, zikzak veya sapma içermeyen, hedefe en kestirme ve güvenilir şekilde ulaştıran dosdoğru bir hat olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "sırât" ve "müstakîm" kelimelerinin birleşiminin, bağlamsal olarak müminlerin hem Mekke'nin fethine giden fiziksel ve askeri stratejide zafere doğru sapmadan ilerlemelerini hem de itikadi olarak ganimet hırsına veya kibre kapılmadan İslam davasının manevi rotasında yürümeye devam etmelerini sağlayan çift katmanlı bir istikamet tasviri olduğunu linguistik olarak değerlendirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X