Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 17. Ayet

    لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَر۪يضِ حَرَجٌۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَاباً اَل۪يماً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Leyse ‘alâ-l-a’mâ haracun velâ ‘alâ-l-a’raci haracun velâ ‘alâ-lmerîdi harac(un)(k) vemen yuti’i(A)llâhe ve rasûlehu yudḣilhu cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) vemen yetevelle yu’ażżibhu ‘ażâben elîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur. Kim Allah ve resûlünün sözlerini dinlerse onları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar; kim de yüz çevirirse onu acı bir şekilde cezalandırır."

      Engellilerin Sorumluluğu Farklıdır

      Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur. Müminlerden mazereti olanlar, "Güçsüzler, hastalar ve harcama yapma imkânı olmayanlar için sorumluluk yoktur" meâlindeki âyet-i kerîmede onların savaşa katılmamakta mâzur oldukları ifade buyurulduğu gibi burada geçen Kim Allah ve resûlünün sözlerini dinlerse onları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar; kim de yüz çevirirse onu acı bir şekilde cezalandırır meâlindeki âyetle da onların mâzur oldukları teyit edilmektedir; çünkü döndükleri zaman onlar yine önceki hallerini koruyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-A'mâ (الْأَعْمَى)

        İbn Fâris, kelimenin "a-m-y" kökünden türediğini, temel anlamının görme yetisinin yokluğu, kapalılık, gizlilik ve karanlık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amâ" kavramının aslen fiziksel olarak gözün görme yeteneğini kaybetmesi (basar eksikliği) manasına geldiğini, ancak Kur'an'da mecazi olarak kalbin gerçeği görmemesi (basiret körlüğü) anlamında da sıkça kullanıldığını; ayetin bağlamında ise doğrudan fiziksel bir engeli, savaşa katılmaktan muafiyet sağlayan bedensel bir mazereti nitelediğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada fıkhi ve sosyopolitik bir bağlamda kullanıldığını, İslam devletinin askeri seferberlik (cihad) talebi karşısında, fiziksel yetersizliği olanların ilahi yasa ile bu yükümlülükten kesin bir şekilde muaf tutulduğunu linguistik olarak tescillediğini vurgular.

        Haracun (حَرَجٌ)

        İbn Fâris, "h-r-c" kökünün asıl anlamının darlık, sıkışıklık, dar bir yere toplanma ve içinden çıkılması zor durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "harac" kavramının aşırı darlık ve sıkıntı anlamına geldiğini, dini terminolojide kişiyi vebale ve günaha sokan, ona tahammül edilemez bir zorluk yükleyen durumları ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik evrimini incelerken, başlangıçta fiziksel bir mekânın veya durumun "darlığını" anlatan bu kökün, dini bağlamda insanın vicdanını veya yasal durumunu daraltan "günah, suç, kınama" manasına ontolojik bir geçiş yaptığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ayette "yoktur" (leyse... haracun) olumsuzuyla kullanılmasının, İslam hukukundaki (fıkıh) "meşakkat teysiri celbeder" (zorluk kolaylığı getirir) evrensel ilkesinin etimolojik ve nas temelli referansını oluşturduğunu, engellilere yönelik kınama ve vebalin tamamen ortadan kaldırıldığını belirtir.

        El-A'raci (الْأَعْرَجِ)

        İbn Fâris, kelimenin "a-r-c" kökünden geldiğini, bu kökün temelinde bir şeye meyletmek, yukarı doğru çıkmak (urûc) ve dik/doğru yürüyüşten sapmak anlamlarının bulunduğunu; topallayan kişinin yürüyüşündeki eğrilik ve sekme sebebiyle bu isimle anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bacak veya ayaktaki fiziksel bir kusur sebebiyle normal bir şekilde yürüyememe, topallık hali olduğunu, bağlam içinde savaşa iştirak etmeyi imkânsız kılan fizyolojik mazeretlerden biri olarak zikredildiğini kaydeder.

        El-Merîdı (الْمَرِيضِ)

        İbn Fâris, "m-r-d" kökünün asıl anlamının insanın fıtri, bedensel veya ruhsal dengesinden sapması, zayıflık ve bozulma olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "maraz" kavramının insanın doğasında meydana gelen ve onu normal işlevlerinden alıkoyan her türlü rahatsızlık olduğunu; Kur'an'da "kalpteki hastalık" (nifak/şüphe) olarak da kullanılmasına rağmen, bu ayette kalıcı engellilik durumlarının (körlük, topallık) hemen ardından sayılarak geçici veya kronik fiziksel hastalıkları nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, körlük ve topallık gibi nispeten kalıcı bedensel engellerin yanına "hastalık" gibi geçici olabilen bir durumun eklenmesinin, ilahi merhametin ve hukuki muafiyetin sınırlarının fiziksel kapasite (istitaat) bağlamında ne kadar geniş tutulduğunu gösteren dilbilimsel bir çeşitlendirme olduğunu vurgular.

        Yuti'i (يُطِعِ)

        İbn Fâris, "t-v-a" kökünün temel anlamının bir şeye kendi isteğiyle boyun eğmek, zorlama olmaksızın uyum sağlamak ve yumuşaklık göstermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itaat" kavramının, ikrahın (zorlamanın) tam zıddı olarak, emredenin otoritesini gönülden kabul edip ona sevgi ve rıza ile uymak olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde itaatin salt fiziksel bir komut icrası olmadığını; kişinin kendi varlığını ilahi iradeye teslim ettiği derin, içsel ve ontolojik bir eylem olduğunu, bu ayette fiziksel olarak savaşa katılamayanların dahi "itaat" dairesi içinde kalarak mükâfata erişebileceklerini semantik olarak ortaya koyar.

        Allâhe (اللَّهَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeni üzerine yaptığı filolojik çalışmalarda, "el-ilah" tamlamasından türediği görüşünün yanı sıra, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "Alaha" formundan Arapçaya intikal etmiş olabileceğini tartışır. Theodor Nöldeke, bu ismin İslam öncesi dönemde de Arabistan'da kullanıldığını epigrafik kanıtlarla destekler ve kelimenin zamanla kaynaşarak mutlak özel isim formunu aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "e-l-h" kökünden geldiğini, itaatin ve mutlak kulluğun yegâne merciini ifade ettiğini kaydeder.

        Rasûlehu (رَسُولَهُ)

        İbn Fâris, kelimenin "r-s-l" kökünden türediğini, bu kökün bir şeyi yumuşaklıkla ve belirli bir vazife ile ileri doğru göndermek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "risâlet" kavramının ilahi bir mesajı iletmek üzere tayin edilen elçiyi tanımladığını, ayet bağlamında Allah'a itaat ile peygambere itaatin eşdeğer tutularak risalet kurumunun ilahi otoritenin ayrılmaz bir parçası kılındığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, kavramsal gelişiminde Süryanicedeki "şlîhâ" (gönderilmiş olan, ilahi elçi) kelimesiyle dini terminoloji bağlamında tarihsel bir etkileşim barındırdığını filolojik verilerle açıklar.

        Yudhılhu (يُدْخِلْهُ)

        İbn Fâris, kelimenin "d-h-l" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir yere girmek, nüfuz etmek ve dışarıda kalmanın (huruç) zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ilahi inayet bağlamında, itaat eden müminleri nihai mükafat ve huzur mekanı olan cennete dahil etmeyi, onları ebedi koruma ve lütuf dairesinin içine almayı ifade ettiğini kaydeder.

        Cennâtin (جَنَّاتٍ)

        İbn Fâris, kelimenin "c-n-n" kökünden türediğini, asıl anlamının örtmek, gizlemek ve bir şeyi gözden saklamak olduğunu; ağaçlarının sıklığı sebebiyle toprağı görünmeyecek kadar örten bahçelere bu yüzden "cenneh" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çoğul formda gelen bu kelimenin, Kur'an'da itaatin karşılığı olarak vadedilen eskatolojik (ahiret hayatına dair) ebedi mutluluk yurtlarını nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin eskatolojik bağlamdaki spesifik kullanımının Süryanice veya Aramicedeki "ganta" (cennet, bahçe) kavramıyla tarihsel ve filolojik bir etkileşim barındırdığını ortaya koyar.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, "c-r-y" kökünün temelinde bir şeyin sürekli hareket etmesi, suyun kesintisiz bir biçimde akması ve ilerlemesi anlamı bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin duraksız ve devamlı bir hareketi ifade ettiğini, ayet bağlamında cennet nimetlerinin hiçbir zaman kesintiye uğramayacağını sembolize eden dinamik bir eylem fiili olduğunu kaydeder.

        El-Enhâru (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-h-r" kökünden türediğini, genişlik, ferahlık ve suyun geniş bir yatakta coşkuyla akması manalarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nehr" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, ahiret yurdundaki ilahi lütufların bolluğunu, taşkınlığını ve bitmez tükenmez yaşam kaynağını nitelediğini belirtir.

        Yetevelle (يَتَوَلَّ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-l-y" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeye yüzünü dönmek veya tam aksine sırtını dönüp gitmek, uzaklaşmak gibi birbirine zıt iki durumu barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" kavramının emre itaatten kaçınmak, sırt çevirmek ve ilahi sorumlulukları reddederek haktan ayrılmak anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde bu fiilin, sadece savaştan (cihaddan) bedensel bir kaçışı değil, itaati (yuti'i) reddederek ontolojik olarak iman dairesinden kopmayı ve ilahi sözleşmeye ihanet etmeyi sembolize ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bağlamsal olarak kelimenin, ayetin başındaki kör, topal ve hasta gibi mazereti olanlarla bir zıtlık oluşturduğunu; fiziksel engeli olmadığı halde menfaati veya korkusu uğruna görevden "yüz çevirenlerin" bu eyleminin ne kadar ağır bir ahlaki çöküş olduğunu linguistik bir kontrastla gözler önüne serdiğini vurgular.

        Yu'azzibhu (يُعَذِّبْهُ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün asıl anlamının engellemek, alıkoymak ve men etmek olduğunu; cezanın insanı itaatsizlikten alıkoyması sebebiyle bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azap kavramının kişiye bedensel veya ruhsal olarak şiddetli acı vermek, onu kıvrandırmak manasına geldiğini, ayet bağlamında itaatten yüz çevirenlerin karşılaşacağı kaçınılmaz ilahi yaptırımı ifade ettiğini kaydeder.

        Azâben (عَذَابًا)

        İbn Fâris, fiil haliyle aynı "a-z-b" kökünden gelen bu ismin, bizzat cezanın kendisini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette meful-u mutlak (pekiştirici nesne) olarak yer aldığını, sıradan bir cezayı değil, ciddiyeti ve şiddeti vurgulanan, şüphe götürmez mutlak bir cezalandırmayı isimleştirdiğini ifade eder.

        Elîmâ (أَلِيمًا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-l-m" köküne dayandığını, temel anlamının şiddetli acı, sızı ve insanın içini yakan keder olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramının insanın dayanma sınırlarını aşan, onu fizyolojik ve psikolojik olarak kıvrandıran nüfuz edici azapları nitelediğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın azap tasvirleri üzerine yaptığı çalışmalarda, bu sıfatın genellikle ilahi otoriteyi hafife alan, sadakat yeminini bozan ve itaatten yüz çevirenlere ayrılan; yakıcılığı ve ızdırabı insan tasavvurunu aşan eskatolojik bir cezalandırma modelini nitelediğini semantik bağlamda ortaya koyar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X