Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 16. Ayet

    قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْراً حَسَناًۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul lilmuḣallefîne mine-l-a’râbi setud’avne ilâ kavmin ulî be/sin şedîdin tukâtilûnehum ev yuslimûn(e)(s) fe-in tutî’û yu/tikumu(A)llâhu ecran hasenâ(en)(s) ve-in tetevellev kemâ tevelleytum min kablu yu’ażżibkum ‘ażâben elîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar. Bu çağrıya uyarsanız Allah size güzel bir karşılık verecek, daha önce olduğu gibi geri durursanız sizi acı bir şekilde cezalandıracak."

      Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki. Burada sözü edilen kabileler, Hudeybiye seferine katılmayanlardır. Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız. İbn Abbas (r.a.) ve Mukātil'in görüşüne göre onlar, Müseylimetülkezzâb'ın mensubu olduğu Benî Hanîfe kabilesidir; bedeviler Hz. Peygamber'den (s.a.) sonra onlara karşı savaşa çağrıldı, onları savaşa Hz. Ebû Bekir çağırmıştı. Hasan-ı Basrî, âyette kastedilen topluluğun İranlılar ve Bizanslılar olduğunu söyler. Katâde ve diğerleri şöyle derler: İnsanlar Huneyn'de Hevâzin ve Sakîf kabilesine karşı savaşa çağrılmışlardı. Câbir b. Abdullah'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Huneyn günü insanlar Hevâzin ve Sakif kabilesine karşı savaşa çağrıldılar; bazı kabileler cihada katılmak arzusuyla bu davete hemen icabet ettiler, fakat bazıları katılmadı. Ancak Katâde'nin söylediği şey mümkün değildir, çünkü Huneyn günü Hevâzin ve Sakif kabilesiyle yapılan savaş, Resûlullah (s.a.) döneminde vuku bulmuş, savaşı da bizzat kendisi yönetmişti. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: "De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız". Onlarla savaşı bizzat Resûlullah (s.a.) yönettiği halde, bu âyete göre o insanların bu savaşa davet edilmiş olmaları mümkün değildir. Aynı beyanında Cenâb-ı Hak, "Benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız" buyurarak, onların Hz. Peygamber'le birlikte savaşa katılamayacaklarını haber vermektedir. Bu durumda Huneyn savaşı ihtimali ortadan kalktığına göre geriye İbn Abbas (r.a.) ve Mukātil'in söyledikleri kalmaktadır: Onlar ancak Yemâme savaşına davet edilmişlerdi; bu savaş da Benî Hanîfe kabilesiyle yapılmıştı ve onları savaşa Hz. Ebû Bekir çağırmıştı. Ancak, eğer müfessirlerin "De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız" meâlindeki âyetin Tebük Gazvesi hakkında geldiği görüşlerini dikkate alırsak, Tebük savaşı Huneynden sonra yapılmıştı, bu durumda Katâde'nin görüşünün doğru olma ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut "Benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız" meâlindeki âyet, belli bir kabile hakkında gelmiştir, ona da "İçlerinde imkânı olanlar bile kalmak için senden izin istediler" meâlindeki âyette işaret edilmiştir. Bu âyette zengin ve varlıklı olan insanlara işaret edilmektedir. Cenâb-ı Hak bunu ancak, varlıklı olan insanlar bile, oturanlarla birlikte geride kalmak için Resûlullah'tan (s.a.) izin istedikleri için söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız ilâhi kelâmının, Hasan-ı Basrînin söylediğine göre İranlılar ve Bizanslılar ile ilgili olması muhtemeldir. Bu yerler de Hz. Ömer (r.a.) zamanında fethedilmişti. Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut onlar müslüman olacaklar. Buradaki "yüslimûne" (يسلمون) kelimesini "yüslimû (يسلموا) diye okuyanlar vardır, buna göre de âyet, onlarla müslüman oluncaya kadar savaşacaksınız mânasına gelir.

      Bu çağrıya uyarsanız Allah size güzel bir karşılık verecektir. Yani cihada davet edildiğinizde itaat ederseniz, Allah size güzel bir karşılık verecektir. Burada Cenâb-ı Hak onlara güzel bir karşılık vereceğini söylemektedir, çünkü onların tövbeleri, küfürdeki halleri hakkında idi; münafıklıkları ise ancak cihaddan geri kaldıklarında ortaya çıkmıştı. Buna göre bu seferki tövbeleri, cihadı gerçekleştirmek konusunda yapılmıştı. Eğer daha önce Hudeybiye ve diğer seferlerde geri durduğunuz gibi cihada çağrıldığınızda yine geri durursanız, Allah sizi acı bir şekilde cezalandıracaktır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-v-l" kökünden türediğini, asıl anlamının ağızdan çıkan söz, ifade ve içsel düşüncenin sese dönüşmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının insanın zihnindeki manaları lafızlarla dışa vurması ve birine hitap etmesi olduğunu, emir kipiyle (kul) peygambere ilahi bir mesajı muhataplarına doğrudan ve tavizsiz bir şekilde iletme görevi yüklendiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu emir kipinin sıradan bir söz aktarımı olmadığını, bedevilerin asılsız mazeretlerine karşı ilahi otoritenin peygamberin şahsında verdiği kesin, sert ve diplomatik bir ültimatomun başlangıcını temsil ettiğini linguistik olarak vurgular.

        El-Muhallefîne (الْمُخَلَّفِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-l-f" kökünden geldiğini, bu kökün temel anlamının birinin arkasından gelmek, geride kalmak ve terk edilmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin edilgen (ism-i meful) formunda olmasının, bu kişilerin Hudeybiye seferinde kendi istekleri ve dünyevi korkuları sebebiyle sefere katılmayıp geride kalmayı tercih ettiklerini anlattığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu kelimenin, tehlike anında konfor alanından çıkmayan çıkarcı zümreyi niteleyen kalıcı bir kavrama dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bağlamsal olarak bu ifadenin, bedevilerin önceki seferdeki ihanetlerinin artık onların üzerine yapışan ontolojik bir damga ve resmi bir sıfat haline geldiğini dilbilimsel olarak ortaya koyduğunu belirtir.

        El-A'râbi (الْأَعْرَابِ)

        İbn Fâris, kelimenin "a-r-b" kökünden türediğini, asıl anlamının çöl bedevileri ve kırsalda yaşayan göçebe Araplar olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin yerleşik şehir hayatının kurallarına tam adapte olamamış, sert tabiatlı kesimleri tanımladığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin tarihsel dilbilim bağlamında epigrafik kayıtlarda da çöl göçebelerini yerleşik halktan ayırmak için kullanılan spesifik bir etnonim olduğunu filolojik kanıtlarla ortaya koyar. Toshihiko Izutsu, Kur'an kelime dağarcığında bu kavramın sosyolojik bir tanımdan ziyade, dini samimiyetten yoksun, menfaatperest ve yüzeysel bir inanç prototipini semantik olarak temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette bu kavramın "muhallefîn" sıfatıyla birleşerek, bedevilerin itaatsizliklerinin kökenindeki o eğitilmemiş, disiplinsiz ve faydacı kabilevi zihniyeti eleştirdiğini vurgular.

        Setud'avne (سَتُدْعَوْنَ)

        İbn Fâris, kelimenin "d-a-v" kökünden geldiğini, asıl anlamının birini çağırmak, seslenmek, davet etmek ve bir göreve sevk etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "da'vet" kavramının bir kişiyi belirli bir amaca yöneltmek üzere yapılan resmi veya gayriresmi çağrı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "sin" ekinin (gelecek zaman bildiren harf) ve edilgen yapının son derece kritik olduğunu; bedevilerin ganimet için yalvarmalarına karşılık Allah'ın onları gelecekte çok daha çetin bir sınava, zorlu bir savaşa "çağıracağını" belirterek onların sahte sadakat iddialarını test edecek kesin bir ilahi planı linguistik olarak ihbar ettiğini kaydeder.

        Kavmin (قَوْمٍ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-v-m" kökünden türediğini, asıl anlamının ayağa kalkmak, dik durmak ve bir işe girişmek olduğunu; birlikte hareket eden insan topluluklarına bu isim verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavim kelimesinin ortak bir amacı, gücü veya kaderi paylaşan örgütlü zümreyi tanımladığını, ayette bedevilerin karşısına çıkarılacak olan düşmanın sıradan bir kalabalık değil, askeri bir disipline sahip ciddi bir topluluk olduğunu ifade ettiğini kaydeder.

        Be'sin (بَأْسٍ)

        İbn Fâris, "b-e-s" kökünün zorluk, sıkıntı, darlık ve savaşta gösterilen şiddetli cesaret ile direnç anlamları taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, be's kavramının savaş meydanındaki ekstrem fiziksel gücü ve çatışmanın çetinliğini ifade ettiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin semantik örgüsünde, bedevilerin Hayber'de arzuladıkları kolay ve tehlikesiz ganimet beklentisinin tam zıddı olarak, ölümcül bir tehlikeyi, kanı ve terör boyutundaki bir savaşı nitelediğini, böylece onların ikiyüzlülüklerinin yüzlerine çarpıldığını analiz eder.

        Şedîdin (شَدِيدٍ)

        İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün asıl anlamının bir düğümü sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, sertlik ve tavizsizlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şedid sıfatının hiçbir gevşeklik barındırmayan mutlak dayanıklılığı ve gücü nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an kelime dağarcığında bu sıfatın, bedevilerin karşısına çıkarılacak ordunun ("kavmin") yıkıcı potansiyelini maksimize eden bir sıfat olarak kullanıldığını; savaşmaktan korkan münafıkların kalbine korku salan, onların gerçek sadakatini ölçecek olan askeri acımasızlığı sembolize ettiğini semantik bağlamda ortaya koyar.

        Tukâtilûnehum (تُقَاتِلُونَهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-t-l" kökünden geldiğini, asıl anlamının can almak, öldürmek ve bir varlığı ortadan kaldırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin "müfâale" (işteşlik) babında kullanılmasının, tek taraflı bir saldırıdan ziyade iki tarafın da birbirini yok etmeye çalıştığı, şiddetli ve ölümcül bir karşılıklı çarpışmayı (mukatele) anlattığını kaydeder. Patricia Crone, erken İslam devletinin siyasi otorite inşası bağlamında, merkezin (Medine'nin) çeperdeki göçebe kabilelerden "kan vergisi" ve askeri seferberlik talep etmesinin, onların devlete boyun eğişlerinin nihai testi olduğunu tarihsel ve dilbilimsel bir analize tabi tutarak, bu fiilin sadece dini değil sosyopolitik bir itaat dayatması olduğunu vurgular.

        Yuslimûne (يُسْلِمُونَ)

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temelinde barış, esenlik, hastalıktan/kusurdan uzak olma ve teslimiyet anlamı bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "islâm" kavramının kişinin kendi iradesini bir başkasının otoritesine boyun eğdirmesi, savaş bağlamında ise düşmanın silah bırakarak mutlak itaat etmesi anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bağlam içinde bu fiilin çift katmanlı bir semantik ağırlık taşıdığını; bedevilerin savaşacağı düşmanın ya tamamen yok edilene kadar savaşacağını ya da İslami siyasi/askeri hegemonyaya (ister inançla ister siyasi boyun eğişle) mutlak surette teslim olacağını ifade ettiğini analiz eder.

        Tutî'û (تُطِيعُوا)

        İbn Fâris, "t-v-a" kökünün temel anlamının isteyerek boyun eğmek, zorlama olmaksızın uyum sağlamak ve itaate yönelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itaat" kavramının, salt fiziksel bir zorbalığa boyun eğmek (kerh) değil, emri verenin otoritesini meşru kabul ederek ona kendi rızasıyla uymak olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, şart cümlesinin (in tutî'û / eğer itaat ederseniz) girişinde yer alan bu fiilin, bedevilerden beklenen asıl şeyin sadece kılıç sallamak değil, peygamberin komutasına ve ilahi otoriteye karşı geçmişteki itaatsizliklerini yıkarak tam bir sadakat göstermeleri olduğunu linguistik olarak vurgular.

        Ecren (أَجْرًا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-c-r" köküne dayandığını, temel anlamının yapılan bir işin, amelin veya çekilen zahmetin karşılığı olarak verilen bedel ve mükafat olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin ticari karşılık anlamının Arapçada yerleşik olduğunu, ancak ilahi/uhrevi mükafat anlamındaki teolojik kullanımının Süryanice ve Aramicedeki "agrā" kelimesinden dini terminolojiye geçtiğini dilbilimsel kanıtlarla açıklar. Christoph Luxenberg, Süryani-Arami köklerinin etkisini incelerken, "agrā" kavramının Geç Antik Çağ Ortadoğu'sunun litürjik dilinde eskatolojik mükafatın tam karşılığı olduğunu ve "ecr" kelimesinin bu anlamsal mirası devraldığını filolojik olarak teyit eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin nekra (belirsiz) formda gelmesinin, bedevilerin Hayber'de hedefledikleri basit maddi ganimetin (meğânim) yerine, onlara mahiyeti insan aklını aşan, çok daha yüce ve ilahi bir ödülün vaat edildiğini semantik olarak gösterdiğini belirtir.

        Hasenen (حَسَنًا)

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün temelinde güzellik, iyilik, aydınlık ve insan fıtratının hoşlandığı şeyler anlamı bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hasen kavramının hem akla, hem duygulara hem de estetik algıya hitap eden eksiksiz bir iyiliği tanımladığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin semantik tahlilinde, "ecr" kelimesini niteleyen bu sıfatın sıradan bir karşılığı değil, bedevilerin dünyevi hırslarını ruhsal bir estetiğe ve ahlaki bir yüceliğe transfer etmeyi amaçlayan, onları çıkarcılıktan kurtarıp erdeme davet eden bir nitelik taşıdığını analiz eder.

        Tetevellev (تَتَوَلَّوْا)

        İbn Fâris, kelimenin "v-l-y" kökünden türediğini, asıl anlamının bir şeye yönelmek, yüzünü dönmek veya sırtını dönüp gitmek, uzaklaşmak gibi birbirine zıt durumları kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" kavramının savaştan kaçmak, yüz çevirmek, ilahi sorumlulukları reddederek gerisin geri dönmek anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde bu fiilin, fiziksel bir geri çekilmenin ötesinde, iman dairesinden nifaka doğru ontolojik bir savrulmayı, peygambere verilen sözden caymayı sembolize ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bağlamsal olarak bu fiilin, bedevilerin Hudeybiye'de sergiledikleri "sırt dönme" (tevellî) eylemini aynen tekrar etmeleri durumunda bu kez ilahi rahmet kapılarının yüzlerine tamamen kapanacağını bildiren çok ağır bir linguistik tehdit olduğunu kaydeder.

        Elîmâ (أَلِيمًا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-l-m" köküne dayandığını, temel anlamının şiddetli acı, sızı ve insanın içini yakan keder olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramının insanın dayanma sınırlarını aşan, onu fizyolojik ve psikolojik olarak kıvrandıran nüfuz edici azapları nitelediğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın azap tasvirleri üzerine yaptığı analizlerde, bu sıfatın genellikle ilahi otoriteyi hafife alan, sözleşmeyi bozan ve inatla itaatsizlik edenlere ayrılan; yakıcılığı ve ızdırabı evrensel boyutta olan eskatolojik bir cezalandırmayı ifade etmek üzere tercih edildiğini semantik bağlamda ortaya koyar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X