وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fetih Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
"Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir; dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Bununla beraber O, ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir."
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir. Bu âyet-i kerime hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Birincisi, göklerin ve yerin hazineleri Allah'a aittir mânasına gelebilir. Nitekim İbn Mesûd (r.a.) mushafında âyeti şu lafızla okurdu: "Ve lillâhi hazâinü's-semâvâti vel-ard" (ولله خزائن السموات والارض): Göklerin ve yerin hazineleri Allah'a aittir. İkincisi, göklerde ve yerde olan her nesnenin mülkiyeti, Allah'a aittir mânasına gelebilir. Yani göklerde ve yerde olan her varlığın gerçek mülkiyeti Allahındır. Üçüncüsü, göklerde ve yeryüzünde yaşayan herkesin idaresi ve hükümranlığı Allaha aittir, anlamına gelir. Yani göklerde ve yerde yaşayanların idaresi ve hükümranlığı Allah'a aittir. Sonra bunu belirtmesinin iki sebebi olabilir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın insanlara bazı fiilleri emretmesi ve bazı eylemleri yasaklaması, ayrıca onları çeşitli şekillerde imtihan etmesi, kendi menfaati için ve kendi zatının buna ihtiyacı olduğundan değildir; çünkü göklerin ve yeryüzünün mülkiyeti zaten O'na aittir. Bunların mülkiyetine sahip olan birinin, sözü edilen menfaate ihtiyacı olması muhtemel değildir, çünkü O, zatıyla zengindir ve her şeyden müstağnidir. Fakat Allah, insanların ihtiyaçları ve menfaatleri için, onlara bazı fiilleri emretmekte ve bazı eylemleri de yasaklamakta, ayrıca onları çeşitli yollarla imtihan etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu, müminlerin, yaratılanların ellerinde bulunan imkânlardan ümitlerini kesmeleri, ümitlerini ve arzularını sadece yüce Allah'a bağlamaları için söylemiş olabilir. Sahip olmak istedikleri her türlü menfaati ve hayrı kendilerine sadece O'nun verebileceğine inanacaklar, korkulması gereken her konuda sadece O'ndan korkacaklar, O'ndan başkasından asla endişe etmeyecekler ve O'ndan başkasından bir şey beklemeyecekler. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep övgüye lâyık olan O'dur". Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Allah dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Allah dilediğini bağışlar, çünkü O'nun buna gücü yeter; dilediğine de azap eder. Yani birinin günahlarını bağışlamaya veya ona azap etmeye O'ndan başka kimsenin gücü yetmez. Buna ancak Allah'ın gücü yeter, çünkü bunların mülkiyetine sahip olan Odur ve istediğini yapmak da sadece O'nun elindedir, yaratılanların değil. Böylece Cenâb-ı Hak, müminlerin her konudaki arzularını ve ümitlerini yüce Allah'a yönlendirmektedir. Onlar da korkulması gereken her konuda sadece Allah'tan korkarlar. En doğrusunu Allah bilir. Allah, ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir. Yani Allah sürekli bağışlayıp esirgemektedir, yaratılanlara rahmetle muamele etmesi onları yaratması sebebiyle ortaya çıkmış değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Mulku (مُلْكُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "m-l-k" kökünden geldiğini, asıl anlamının güç yetirmek, bir şeye tam anlamıyla sahip olmak, kontrolü elde tutmak ve tahakküm kurmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mülk kavramının mutlak otorite ve yönetim gücü anlamına geldiğini, bir varlığın başka varlıklar üzerindeki kesin ve tartışılamaz egemenliğini ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kavramın, insanların dünyevi ve geçici sahiplik (mâlikiyet) iddialarına karşılık, Allah'ın evren üzerindeki mutlak, devredilemez ve sonsuz krallığını (ontolojik egemenliğini) temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu kelimenin, savaştan kaçarak kendi mülklerini (emval) ve canlarını koruduklarını zanneden bedevilere yönelik çok ağır bir siyasi ve teolojik ihtar olduğunu; zira kaçtıkları yerin de, sığındıkları yerin de mutlak surette Allah'ın "mülkü" yani yargı yetki alanı içinde olduğunu linguistik olarak vurguladığını belirtir.
Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, kelimenin "s-m-v" kökünden türediğini, temel anlamının yükseklik, yücelik ve üstte olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel atmosferin ötesinde ulvi alemleri, gök katlarını ifade ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak İbranice "shamayim" ve Süryanice "shmayyā" formlarıyla akraba olduğunu, Sami dillerinde yüksek ve kutsal otorite merkezini tanımlayan ortak bir kökten geldiğini filolojik verilerle ortaya koyar. Toshihiko Izutsu, bağlam içinde "mülk" kavramıyla birlikte kullanıldığında göklerin, ilahi iradenin şekillendiği, kararların alındığı ve hiçbir beşeri itirazın ulaşamayacağı mutlak aşkınlık alanı olarak semantik bir işleve sahip olduğunu ifade eder.
El-Ardı (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün alçaklık, aşağıda olma ve yayılmışlık anlamları taşıdığını, yüksekliğin tam zıddı olarak ayak basılan yeryüzünü tanımladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın üzerinde yaşadığı fiziksel mekanı anlattığını kaydeder. Arthur Jeffery, bu ismin İbranice "eretz" ve Aramice "ar'ā" gibi dillerle akraba olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında yeryüzünün, göklerin görkemi karşısında insanın sınırlandığı, bedevilerin kaçacak hiçbir yer bulamayacakları dar bir fiziksel eylem sahnesini nitelediğini; "göklerin ve yerin mülkü" tamlamasıyla evrende ilahi otoritenin dışında kalan tek bir milimetrekarelik boşluk (vakum) dahi bulunmadığının linguistik bir haritayla çizildiğini vurgular.
Yagfiru (يَغْفِرُ)
İbn Fâris, kelimenin "ğ-f-r" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve koruma altına almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ilahi merhamet bağlamında, kulun işlediği kusurların üzerini örterek onu cezanın yıpratıcı sonuçlarından korumak manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, mutlak mülk ve egemenlik vurgusunun hemen ardından bu fiilin gelmesinin son derece kritik olduğunu; Allah'ın bu sınırsız otoritesini sadece ezici bir cezalandırma (tiranlık) için değil, dilediği takdirde savaştan kaçan bedeviler de dahil olmak üzere, hatalı kullarına şefkatle muamele etmek ve onlara yeni bir şans vermek için kullandığını linguistik bir zarafet olarak değerlendirir.
Yeşâu (يَشَاءُ)
İbn Fâris, kelimenin "ş-y-e" kökünden türediğini, bir şeye yönelmek, niyet etmek ve bir şeyi var etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" kavramının bir şeyin olmasını dilemek ve irade etmek olduğunu, ayette ilahi iradenin mutlak özgürlüğünü temsil ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin bağlamsal olarak insanın veya toplumun beklentilerini boşa çıkaran bir gücü nitelediğini; kimin bağışlanıp kimin cezalandırılacağının bedevilerin sahte mazeretlerine veya Müslümanların öfkesine göre değil, tamamen Allah'ın kendi hikmetine dayalı, hiçbir şarta bağlı olmayan hür iradesiyle (meşîet) belirleneceğini semantik olarak ilan ettiğini belirtir.
Yuazzibu (يُعَذِّبُ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün asıl anlamının engellemek, alıkoymak ve men etmek olduğunu; cezanın insanı kötülükten alıkoyması sebebiyle bu fiille ifade edildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını eziyet ve şiddetli acı vermek olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu fiilin bağışlamanın (yagfiru) tam zıddı olarak dengeyi sağladığını; ilahi otoritenin merhamet sahibi olmakla birlikte, mazeretlerin arkasına sığınarak kalbinde nifak ve kötü zan taşıyanları adaletle cezalandırma gücünü elinde tuttuğunu, bu durumun ilahi mülkün ciddiyetini tahkim ettiğini kaydeder.
Gafûran (غَفُورًا)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünden türeyen bu sıfatın, örtme ve bağışlama eyleminin sürekliliğini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mübalağa (aşırılık/yoğunluk) sîgasında olduğunu, bunun da Allah'ın bağışlamasının sıradan bir kereliğine mahsus af olmadığını, son derece geniş, kapsayıcı ve tekrarlanan nitelikte muazzam bir merhamet eylemi olduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin morfolojik yapısının, günahın büyüklüğü ne olursa olsun ilahi örtünün (ğufrân) ondan çok daha geniş ve kuşatıcı olduğunu dilbilimsel olarak kanıtladığını, ayetin bu isimle bitirilmesinin kullara yönelik derin bir teolojik umut aşıladığını analiz eder.
Rahîmâ (رَحِيمًا)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde incelik, acıma, şefkat, merhamet ve anne rahmi (koruyucu yuva) anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramının sadece acıma duygusunu değil, ihtiyacı olana iyilikte bulunmayı ve lütfetmeyi zorunlu kılan aktif bir şefkati nitelediğini, "Rahîm" isminin özellikle inananlara yönelik kalıcı ve özel ilahi desteği ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik kurgusunda "Gafûr" ve "Rahîm" sıfatlarının bir arada (ikileme olarak) kullanılmasının; evrenin mutlak hakimi olan (mülk sahibi) Allah'ın azametli ve korkutucu imajını, kullarını sürekli esirgeyen, koruyan ve sevgiyle besleyen "yakın bir Tanrı" imajıyla dengeleyen olağanüstü bir semantik sentez olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla