Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 11. Ayet

    سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَراًّ اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعاًۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Seyekûlu leke-lmuḣallefûne mine-l-a’râbi şeġaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festaġfir lenâ(c) yekûlûne bi-elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim(c) kul femen yemliku lekum mina(A)llâhi şey-en in erâde bikum darran ev erâde bikum nef’â(an)(c) bel kâna(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Arap kabilelerinden savaşa katılmayanlar sana, gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla söyleyerek, 'Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu, bu yüzden Allah'ın bizi bağışlamasını iste diyecekler. Onlara şöyle de: Size bir zarar gelmesini isterse veya size iyilik etmeyi murat ederse, sizin için Allah'a karşı herhangi bir şey yapmaya kimin gücü yeter? Hayır! Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir."

      Arap kabilelerinden savaşa katılmayanlar sana, gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla diyecekler ki... Cenâb-ı Hak burada Arap kabilelerinden savaşa katılmayıp geride kalanları "muhallef (المخلف) yani geri bırakılanlar diye isimlendirmiştir. Onları Resûlullah (s.a.) ve ashabı geri bırakmamış, Allah geri bırakmıştı; çünkü onların kendi iradeleriyle geride kalmayı tercih edeceklerini Cenâb-ı Hak bildiği için, onlar hakkında geride kalmak fiilini yaratmıştı. Bu, Allah'ın şu âyet-i kerîmede ifade buyurduğu gibidir: "Fakat Allah, onların sefere çıkmalarını istemedi ve onları geri koydu". Yani sefere çıkmalarına engel oldu. Buna göre âyette bahsedilen geri bırakılanları, her türlü noksanlıktan münezzeh olan yüce Allah geri bırakmıştı. Onlar, kendileri için geride kalmak fiilini iktisap etmişlerdi. Bu yorum, kulların fiillerini yaratanın da yüce Allah olduğuna işaret eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Azîz ve Celîl olan Allah'ın kelâmı, onların durumlarını haber vermektedir: Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu. Onlar bu sözü, mazeret olarak söylemişlerdi ve mazeretlerinin Resûlullah (s.a.) tarafından kabul edilmesini istiyorlardı. Onlar, Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu şeklindeki itiraflarıyla savaştan geri kalmalarına dair mazeretlerini açıklamaları yanında, Allah'ın bizi bağışlamasını iste sözleri ile de Hz. Peygamber'den kendileri için mağfiret dilemesini istiyorlardı. Yani diyorlardı ki; her ne kadar bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu ise de bizim senden geri kalmamız söz konusu değildir, dolayısıyla Allah'ın bizi bağışlamasını iste. Fakat böyle olmakla birlikte onların mazeretleri kabul edilmedi. Onlar, bağışlanma talebinde gerçeği söylemiyorlardı, çünkü onlar münafık idiler; mağfiretin âhirette kendilerine fayda vermesi için gerekli olan "Hz. Peygamber'in risâletine ve ölümden sonra dirilmeye" inanmıyorlardı. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Onlara, 'Gelin, Allahın resûlü sizin için bağışlama dilesin' dendiğinde başlarını çevirirler". Onların bu tavırları, Allah'ın bizi bağışlamasını iste sözleri ile Hz. Peygamberden talep ettikleri bağışlanmada gerçeği söylemediklerine işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak onlar için şöyle buyurmaktadır: Onlar gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla söyleyecekler. Yani onlar, kalplerinde gerçekten bağışlanma arzusu bulunmadığı halde, dillerinin ucuyla Allah'ın bizi bağışlamasını iste diyecekler. Onlar gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla söyleyecekler cümlesinin, Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu diyerek öne sürdükleri mazeretlerine bağlanması caiz değildir. Yani onlar ileri sürdükleri mazeretlerinde yalan söylüyorlardı, fakat bağışlanma talebi yalan değil gerçekti. Dolayısıyla onları savaştan mallarının ve ailelerinin alıkoyduğu şeklindeki mazeretlerinde doğru söyledikleri iddia edilemez; bu itibarla âyetin bu cümleye bağlanması isabetli olmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Onlara şöyle de: Size bir zarar gelmesini isterse veya size iyilik etmeyi murat ederse, sizin için Allah'a karşı herhangi bir şey yapmaya kimin gücü yeter? Allah hakkında kullanılan soru edatının, ilgili ifadeyi soru cümlesi yapmadığını, aksine normal bir cevap cümlesi mânasına geldiğini daha önce söylemiştik. Düşünülsün ki, eğer bu sual, soruyu sorandan geliyorsa, O'nun adına nasıl cevap verilecektir? Bu yüzden Cenâb-ı Hak'tan gelen soru cümleleri, cevabı olumlu bir cümle anlamına gelir. Buna göre yukarıdaki âyet, şayet Allah size bir zarar vermek isterse kimsenin faydası olmaz, şayet Allah size bir fayda vermek isterse kimse onu engelleyemez demektir. Cenâb-ı Hak haber vermektedir ki; sizler mallarınızı ve ailelerinizi korumak amacıyla savaştan geri kaldıysanız, Allah size bir zarar verecek olsa onu kendi şahsınızdan defetmeye bile gücünüz yetmeyecektir; şayet geri kalmaz ve Peygamber'le birlikte sefere çıkarsanız, hiç kimsenin size zarar vermeye gücü yetmez. Şu kadar var ki, onların Resûlullah'tan (s.a.) geri kalmalarını gerektiren hiçbir mazeretleri yoktu.

      Cenâb-ı Hak sonra bir tehdit ifadesi olarak onlara şunu söylemektedir: Hayır! Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir. Cenâb-ı Hak, münafıkların kendilerini ve davranışlarını, Resûlullah'ın (s.a.) risâletine delil ve alâmet yapmıştır; Allah, onların içlerinde sakladıkları ve kalplerinde gizledikleri düşüncelere, peygamberini muttali kılmıştır. Bunu da bu bilgileri ona ancak Cenâb-ı Hak tarafından verildiğinin bilinmesi için yapmıştır. Aynı zamanda onların yaptıklarını yapmayan ve onların gizlediklerini gizlemeyen diğer kâfirler hakkında da Hz. Peygamber için bir alâmet kılmıştır, bu sayede onlar da Allah'ın bütün bunlara kadir olduğunu anlayacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler şöyle dediler: Allah size bir zarar gelmesini isterse, yani sizin hezimete uğramanızı isterse, yahut size iyilik etmeyi murat ederse, yani düşmanlarınıza galip gelmenizi ve ganimet elde etmenizi dilerse, buna engel olacak kimse yoktur. Bu yoruma göre muhtemelen âyet-i kerîme iman ehline hitap etmekte ve onlara öğüt vermektedir. Çünkü münafıklar zaten Resûlullaha (s.a.) iman etmiyorlar, onun verdiği öğütleri ve diğer tebligatını zaten kabul etmiyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Muhallefûne (الْمُخَلَّفُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-l-f" kökünden geldiğini, bu kökün temel anlamının birinin arkasından gelmek, geride kalmak ve birinin yerine geçmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin edilgen (ism-i meful) yapısına dikkat çekerek, bu kişilerin sıradan bir şekilde geride kalmadıklarını, kendi iradeleri, dünyevi kaygıları ve korkuları sebebiyle sefere çıkmaktan alıkonulduklarını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu kelimenin, Medine toplumundaki sosyo-politik bir kırılmayı resmettiğini; peygamberle birlikte tehlikeye atılan inananlar ile çeşitli bahaneler üreterek konfor alanlarında (geride) kalmayı tercih eden pragmatist gruplar arasındaki ontolojik farkı belirginleştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bağlamsal olarak bu ifadenin, Hudeybiye seferine katılmayan ve Mekkeli müşriklerin Müslümanları yok edeceğini düşünerek kendi yurtlarında kalmayı seçen göçebe bedevileri linguistik bir kınamayla nitelediğini vurgular.

        El-A'râbi (الْأَعْرَابِ)

        İbn Fâris, kelimenin "a-r-b" kökünden türediğini, asıl anlamının çöl bedevileri ve göçebe Araplar olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "a'râb" kelimesinin şehirde yerleşik olan ve medeni özellikler gösteren "Arab" kelimesinden ayrılarak, kırsalda yaşayan, sert tabiatlı ve yerleşik düzenin kurallarına tam adapte olamamış kesimleri tanımladığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin tarihsel dilbilim bağlamında incelendiğinde, epigrafik kayıtlarda ve çevre Sami dillerinde (Süryanice ve Nebatice) çöl göçebelerini yerleşik halktan ayırmak için kullanılan spesifik bir etnonim olduğunu filolojik kanıtlarla ortaya koyar. Toshihiko Izutsu, Kur'an kelime dağarcığında bu kavramın sadece sosyolojik bir bedevi tanımı olmadığını, dini samimiyetten yoksun, İslam'ı içselleştirememiş ve sadece menfaatleri gereği Müslüman görünmeyi tercih eden yüzeysel bir inanç prototipini semantik olarak temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, dilbilgisi açısından bu ismin tekili olmayan bir çoğul/topluluk ismi olduğunu, Kur'an'ın bu ayrımı bilinçli yaparak İslam'ın evrensel mesajına karşı direnen yerel ve göçebe zihniyeti eleştirdiğini belirtir.

        Şeğaletnâ (شَغَلَتْنَا)

        İbn Fâris, "ş-ğ-l" kökünün temelinde bir kimseyi veya nesneyi başka bir işten alıkoymak, meşgul etmek ve oyalamak anlamı bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şuğl" kavramının insanın zihnini ve vaktini kaplayarak onu daha önemli bir vazifeden, özellikle de dini sorumluluklarından uzaklaştıran her türlü dünyevi telaşı ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu fiilin, geride kalan bedeviler tarafından üretilen dilsel bir kamuflaj, peygambere karşı mazeret beyan ederken kendi korkaklıklarını meşrulaştırmak için kullandıkları psikolojik bir savunma mekanizması olduğunu vurgular.

        Emvâlünâ (أَمْوَالُنَا)

        İbn Fâris, kelimenin "m-v-l" kökünden geldiğini, bu kökün asıl anlamının sahip olunan, elde tutulan ve arzulanan şeyler olduğunu, Câhiliye döneminde özellikle sürü hayvanları ve maddi birikimler için kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "mâl" kelimesinin insanın dünyevi arzularını süsleyen her türlü mülkiyeti kapsadığını, bedevilerin tehlikeli bir sefere çıkmamak için öne sürdükleri en temel maddi bahaneyi oluşturduğunu belirtir.

        Festağfir (فَاسْتَغْفِرْ)

        İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek ve koruma altına almak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istiğfar" kavramının, işlenen bir hatanın ilahi bir örtüyle cezadan korunmasını talep etmek olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu ayetteki semantik tahlilinde, bedevilerin peygamberden bağışlanma dilemelerinin samimi bir ruhsal arınma talebi (tevbe) olmadığını, sadece içinde bulundukları siyasi mahcubiyeti savuşturmak için başvurdukları içi boş, sahte ve şekilsel bir dil kalıbı olduğunu analiz eder.

        Elsinetihim (بِأَلْسِنَتِهِم)

        İbn Fâris, kelimenin "l-s-n" kökünden türediğini, fiziksel bir uzuv olan dil manasına gelmekle birlikte konuşma, beyan ve lisan anlamlarını da barındırdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada mecaz-ı mürsel yoluyla bizzat söylenen sözleri ve dışsal beyanları nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki terminolojisinde "dil" (lisan) ile "kalp" (kalb) kavramlarının sıklıkla birbirinin diyalektik karşıtı olarak konumlandırıldığını; dilin dışsal ve aldatıcı bir beyanı, kalbin ise içsel ve gerçek niyeti temsil ettiğini, nifakın (ikiyüzlülüğün) tam da bu ikisi arasındaki ontolojik kopukluktan doğduğunu semantik olarak ortaya koyar.

        Yemliku (يَمْلِكُ)

        İbn Fâris, "m-l-k" kökünün temel anlamının güç yetirmek, bir şeyin kontrolünü elinde tutmak ve tahakküm kurmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramının bir şey üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahip olmak manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "kim mâlik olabilir" istifhamının (soru kalıbı) aslında ağır bir reddiye olduğunu, bedevilerin savaştan kaçarak kendi varlıklarını koruduklarını zannederken, Allah'ın mutlak iradesi karşısında insanın ne denli aciz ve kontrolsüz (mülksüz) olduğunu linguistik bir darbeyle yüzlerine vurduğunu ifade eder.

        Darran (ضَرًّا)

        İbn Fâris, kelimenin "d-r-r" köküne dayandığını, temel anlamının yararın, iyiliğin ve rahatlığın tam zıddı olarak zorluk, kayıp ve bedensel/maddi hasar olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zarar kavramının insana isabet eden ve onu sıkıntıya sokan her türlü olumsuz durumu kapsadığını ifade eder.

        Nef'an (نَفْعًا)

        İbn Fâris, "n-f-a" kökünün temelinde iyilik sağlamak, faydalı olmak ve zararı defetmek anlamı bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insana huzur ve kolaylık getiren, onun durumunu iyileştiren her türlü kazanım olduğunu belirtir.

        Habîrâ (خَبِيرًا)

        İbn Fâris, "h-b-r" kökünün asıl anlamının bir şeyin içyüzünü, gizli tarafını ve mahiyetini derinlemesine bilmek, ondan haberdar olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın sadece yüzeysel bir bilgiyi (ilm) değil, olayların perde arkasını, niyetleri ve gizli gerçekleri eksiksiz bir şekilde kavramayı ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu sıfatın son derece uyarıcı bir tonda kullanıldığını; bedevilerin dilleriyle ürettikleri sahte mazeretlerin ve kalplerinde sakladıkları gerçek korkuların Allah'ın mutlak nüfuz edici bilgisi karşısında hiçbir işe yaramayacağını, ilahi "Habîr" sıfatının insanın ürettiği tüm psikolojik maskeleri düşürdüğünü vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X