Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 10. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne yubâyi’ûneke innemâ yubâyi’ûna(A)llâhe yedu(A)llâhi fevka eydîhim(c) femen nekeśe fe-innemâ yenkuśu ‘alâ nefsih(i)(s) vemen evfâ bimâ ‘âhede ‘aleyhu(A)llâhe feseyu/tîhi ecran ‘azîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sana yeminle bağlılık sözü verenler gerçekte bu sözü Allah'a vermiş oluyorlar, Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Bu sebeple kim Allah'a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur, Allah'a verdiği sözün gereğini yerine getirene ise Allah yakında büyük ödül verecektir."

      Sana yeminle bağlılık sözü verenler gerçekte bu sözü Allah'a vermiş oluyorlar. Bütün müfessirler yahut onların geneli, bu âyette geçen biat etmekle kastedilen måna, Hudeybiye'de ashâb-ı kiramın düşmanla karşılaştıklarında asla kaçmayacaklarına dair söz vermeleridir. Mâkıl b. Yesâr şöyle dedi: Resûlullah'ın (s.a.), o ağacın altında insanlarla biat alırken beni görmeliydin; ağacın en üst dallarından birine çıkmıştım. O gün biz bin dört yüz kişi idik. Biz, ölmek için değil, kaçmamak için söz vermiştik. Bu sözleşmenin, başka bir âyette de ifade edildiği üzere kaçmamak şartıyla yapılmış olması mümkündür: "Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allah'a söz vermişlerdi" Mubâyaa (المبايعة) kelimesi, muâhede (المعاهدة) yani antlaşma demektir; görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Kim Allah'a verdiği sözün gereğini yerine getirirse... "Mubâyaa" ile muâhedenin aynı mânaya geldiği bilinsin diye Cenâb-ı Hak âyetin baş tarafında "mubâyaa" kelimesini kullanmış, sonunda da "muâhede" kelimesini kullanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra insanların Resûlullah'a (s.a.) verdikleri sözü Cenâb-ı Hakk'ın kendine nispet etmesi, iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bu sözleşme, Allah'ın emriyle yapıldığı içindir. İkincisi de Resûlullah'ın (s.a.), kendi katındaki değerinin büyüklüğünü ve şanının yüceliğini göstermek için bu sözleşmeyi kendi zatına nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Bazıları şöyle dedi: Yapılan sözleşmenin karşılığını vermek anlamında, Allahın eli sözleşme sırasında onların ellerinin üzerinde idi. Allah'ın eli onların elleri üzerindedir sözünün, Resûlullah'a (s.a.) verdikleri sözde vefa gösterdikleri takdirde, onun mükafatını vermek için Allah'ın eli de onların elleri üzerinde idi, mânasına gelmesi de mümkündür; çünkü onlar Resûlullah'a (s.a.) bîat ettikleri sırada, onlar için Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında başka bir el daha vardı. Böylece Allah, sözleşmeye vefâ göstermelerinin mükâfatını kendilerine vereceğini haber veriyordu. En doğrusunu Allah bilir. Burada bahsedilen Allah'ın eli ibaresinde, elin Allaha nispet edilmesi ile muhtemelen Resûlullah (s.a.) kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Sizin söz verdiğiniz sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) eli, sizin elinizin üzerinde idi. Çünkü bîat ettikleri sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) elinin yanında başka bir elin daha var olduğu fikrinin uyanması ihtimal dâhilinde idi. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar". Cenâb-ı Hak, yaptığınız sözleşme sırasında Resûlullah'ın (s.a.) eli de orada, sizin yanınızda idi demektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sözleşme sırasında Hz. Peygamber'in (s.a.) eli de sizin ellerinizin üzerine uzanmıştı mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın eli onların elleri üzerindedir sözü, resûlüne verdiğiniz sözde Allahın sizi ulaştıracağı başarı ve size yapacağı yardım, sizin verdiğiniz söze vefa göstermenizden daha üstün ve daha hayırlıdır anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Buradaki Allah'ın eli sözünün, Resûlullah'a (s.a.) yardım konusunda Allah'ın eli sizin ellerinizin üzerindedir mânasına da gelebilir. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: "Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir". Gerçek zafer, ancak şânı yüce olan Allah'tan gelendir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Kim Allah'a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Bu cümle iki mânaya gelir. Birincisi kısaca, Allahın şu âyet-i kerîmede söylediği mânaya gelir: "Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur". Buna göre; kim sözünden dönerse, ona ancak sözünden dönmesinin cezası vardır, ki o da cehennemdir. Sözünde vefâ gösterene de vefakârlığın mükâfatı olarak bu âyette belirtilen müjde vardır. İkincisi, kim Allah'a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur cümlesi şu mânaya gelir: Kim Allah'a verdiği sözden dönerse, bu dönekliğinin zararını, Resûlullah (s.a.) ve ashabı -Allah hepsinden razı olsun- değil, sözünden dönen kişi görecektir. Çünkü şanı yüce olan Allah, peygamberine yardım edeceğini ve onları muzaffer kılacağını vadetmişti. Dolayısıyla sözünden dönen, dönmesinin zararını sadece kendisi çeker. Zira Cenâb-ı Hak, Hz. Peygambere (s.a.) vermiş olduğu yardım vâdine vefa gösterecektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yubâyi'ûneke (يُبَايِعُونَكَ)

        İbn Fâris, kelimenin "b-y-a" kökünden geldiğini, bu kökün temelinde el uzatmak, satmak ve alışveriş yapmak manalarının bulunduğunu, İslam öncesi Arap toplumunda bir sözleşme veya anlaşma yapılırken tarafların ellerini birbirine vurarak (musafaha) akdi mühürlemelerinden dolayı bu siyasi ve dini bağlılık yeminine "biat" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mübâyaa" kavramının özünde itaat ve sadakat sözleşmesi yattığını, kişinin adeta kendi nefsini ve malını Allah'a satarak karşılığında cenneti ve ilahi rızayı satın aldığı iki taraflı bir akit olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kavramın Câhiliye dönemindeki sıradan ticari veya kabilevi bir anlaşma anlamından çıkarak, Hudeybiye'deki Rıdvan Biatı bağlamında, peygamberin şahsında doğrudan Allah'a yapılan mutlak bir siyasi, askeri ve teolojik teslimiyet andına dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik ve tarihsel bağlamının Hudeybiye'deki ölüm kalım anında ağaç altında verilen sadakat sözünü nitelediğini, peygambere uzatılan ellerin doğrudan ilahi otoriteye uzatılmış kabul edilerek bu beşeri eylemin kutsallaştırıldığını linguistik olarak vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin Arapça dilbilgisindeki "müfâale" (işteşlik/karşılıklılık) babından gelmesinin son derece kritik olduğunu; bunun tek taraflı bir boyun eğiş değil, inananların sadakatine mukabil Allah'ın da onlara zafer ve cennet vaat ettiği karşılıklı bir sözleşme olduğunu ifade eder.

        Yedu (يَدُ)

        İbn Fâris, kelimenin "y-d-y" kökünden geldiğini, asıl anlamının fiziksel insan eli olduğunu, ancak mecazi olarak güç, kudret, nimet, mülkiyet ve himaye manalarında da kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elin insanın eylem ve kuvvet aracı olması sebebiyle gücü temsil ettiğini, ayetteki "Allah'ın eli" ifadesinin fiziksel bir uzuv değil, Allah'ın mutlak desteğinin, korumasının ve yapılan biattaki ilahi garantinin peygamberin ve müminlerin üzerinde olduğunu ifade eden bir mecaz olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, bu tür antropomorfik (insan biçimci) ifadelerin Kur'an'ın anlamsal çerçevesinde doğrudan bedensel bir nitelik olarak değil, yeryüzündeki sosyopolitik bir sadakat yeminini aşkın ve kozmik bir boyuta taşıyan, ilahi onayı sembolize eden çok güçlü dilbilimsel araçlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kullanımın, sahabelerin peygamberle el sıkışırken hissettikleri beşeri temasın üzerine ilahi kudretin manevi elinin yerleştiğini imlediğini, akdin bozulamazlığını pekiştiren bir dilsel tasvir olduğunu belirtir.

        Nekese (نَكَثَ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-k-s" köküne dayandığını, temel anlamının eğrilmiş bir ipi çözmek, örülmüş bir şeyi bozmak ve dağıtmak olduğunu belirtir; buradan hareketle sağlamlaştırılmış bir sözü veya anlaşmayı bozmaya "nüküs" denildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin atılan düğümü çözmek manasından kinaye olarak "ahdi bozmak" (nakz-ı ahd) anlamında kullanıldığını, Rıdvan Biatı'nda verilen o ağır ve kutsal sözden dönen kişinin bu sadakat bağını kasten kopardığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin semantik örgüsünde, özenle dokunmuş bir kumaşın veya ipin ilmek ilmek sökülmesiyle, büyük bir fedakarlıkla kurulan ilahi sözleşmenin ahlaken yıkılması arasında çok güçlü bir dilbilimsel ve psikolojik bağ kurulduğunu, ihanetin tahrip edici doğasının bu kök üzerinden resmedildiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içinde, sözünden dönenin ilahi düzene veya peygambere değil, kopardığı o ipin kendi boynuna dolanması misali bizzat kendi varlığına zarar vereceğini ifade eden bir ihtar içerdiğini belirtir.

        Nefsihi (نَفْسِهِ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-f-s" kökünden türediğini, asıl anlamının bir şeyin özü, cevheri, can, kan ve nefes almak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, nefis kavramının insanın bütünlüğünü, ruhunu ve şahsiyetini temsil ettiğini, ayet bağlamında biatı bozan kişinin aslında Allah'ı veya toplumu değil, ebedi azaba düçar olmak suretiyle doğrudan kendi öz varlığını cezalandırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an kelime dağarcığında nefis kavramının salt biyolojik bir canlılıktan ziyade, ahlaki sorumluluğun, özgür iradenin ve nihai eskatolojik (ahirete dair) hesaplaşmanın yegâne muhatabı ve merkezi olarak semantik bir analizle ele alındığını belirtir.

        Evfâ (أَوْفَى)

        İbn Fâris, "v-f-y" kökünün temelinde bir şeye tam olarak ulaşmak, bir şeyi noksansız olarak yerine getirmek, eksiği tamamlamak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vefâ" kavramının sözleşmenin şartlarını eksiksiz, en güzel şekilde ve sonuna kadar koruyarak yerine getirmek olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kökündeki tamlık vurgusunun, Rıdvan Biatı'nda canını ortaya koyarak söz veren müminlerin bu sadakatlerinin hiçbir dünyevi menfaatle veya korkuyla zedelenmeden, kemal noktasında korunduğunu gösteren linguistik bir delil olduğunu ifade eder.

        Âhede (عَاهَدَ)

        İbn Fâris, kelimenin "a-h-d" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyi korumak, ona riayet etmek, üst üste yeminleşmek ve sorumluluk yüklenmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ahid kavramının sıradan bir söz vermenin ötesinde, kutsallığı olan, bozulmaması gereken ve tarafları bağlayan kesin bir antlaşma olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla saf Arapça olmakla birlikte, Allah ile insan arasındaki bağlayıcı sözleşme anlamındaki dini kullanımının, Yahudi ve Hristiyan teolojisindeki "ilahi ahit/covenant" kavramıyla tarihsel ve kültürel bir paralellik taşıdığını filolojik olarak tartışır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde ahid kavramının, kabileler arası yatay düzlemdeki bedevi ittifak kültürünü dikey düzleme, yani Allah ile kul arasındaki mutlak ve ihlal edilemez dini bir sözleşmeye dönüştüren anahtar bir semantik terim olduğunu analiz eder.

        Ecren (أَجْرًا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-c-r" köküne dayandığını, temel anlamının yapılan bir işin, amelin veya çekilen zahmetin karşılığı olarak verilen bedel, mükafat ve kırık bir kemiğin iyileşmesi manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ecr kavramının dünyevi bir ücreti kapsadığı gibi, ahirette itaatin karşılığı olarak Allah tarafından verilecek ilahi mükafatı da nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin ticari veya dünyevi karşılık anlamının Arapçada yerleşik olduğunu, ancak ölüm sonrası ilahi mükafat anlamındaki spesifik teolojik kullanımının Süryanice ve Aramicedeki "agrā" kelimesinden dini terminolojiye intikal ettiğini dilbilimsel kanıtlarla açıklar. Christoph Luxenberg, Süryani-Arami köklerinin Kur'an kelime dağarcığına etkisini incelerken, "agrā" kavramının Geç Antik Çağ Ortadoğu'sunun litürjik (dini metin) dilinde eskatolojik mükafatın tam karşılığı olduğunu ve "ecr" kelimesinin doğrudan bu anlamsal mirası devraldığını filolojik olarak teyit eder.

        Azîmâ (عَظِيمًا)

        İbn Fâris, "a-z-m" kökünün kemik (azm) kelimesinden türediğini, büyüklük, sağlamlık, güç ve hacim manaları taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın hem nicelik hem de nitelik olarak ulu, muazzam ve ulaşılamaz olanı nitelediğini, "ecr" kelimesiyle birleştiğinde biata sadık kalanlara verilecek olan mükâfatın sıradan bir karşılık değil, insan havsalasının sınırlarını aşan bir lütuf olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an terminolojisinde bu kelimenin genellikle ilahi gerçekliklere, ahiret boyutuna veya Allah'ın lütfuna atfedilen, insanı aciz bırakan mutlak ve sonsuz bir büyüklük kategorisini ifade ettiğini semantik bağlamda ortaya koyar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X