Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Felak Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Felak Sûresi, 1. Ayet

    قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul e’ûżu birabbi-lfelak(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "De ki: Sığınırım sabah şafağının Rabb’ine!"

      [Fakih (rahmetullahi aleyh) şöyle dedi:] Sabah şafağının Rabb'ine sığınmanın emredilmesinin üç mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi, emir öğretim amacına yönelik olup sûrenin nâzil olduğu dönemde vuku bulmuş herhangi bir olayı hedeflemiş değildir. Ne var ki Allah Teâlâ, sûrede sözü edilen tiplerin yapabilecekleri kötülüğün büyüklüğünü ezelî ilmiyle bilmiş ve insanlara kendisine sığınmalarını emretmiştir. Aslında genellikle tahmin edileceği gibi sûrede belirtilen kötülükler yine orada bahis konusu edilen yollarla insanların başına gelebilir ve bu husus elbette ki ilâhî ilmin kapsamında yer alır. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şeytanın insanlara düşman olduğunu ve onları farkedemeyecekleri yönden gördüğünü haber vermesi gibi. Buradaki ilâhî hikmet insanların daima kendilerini hazır tutmaları, uyanık olmaları, Allah'a sığınmaları ve O'nun lütfu sayesinde kötülükten korunmalarıdır.

      Felak sûresinde emir şekline bürünmüş bu öğretim Nâs sûresindekinden daha önemlidir, çünkü bu sûrede sözü edilen düşman Nâs sûresinde sözü edilenden daha zararlıdır. Şöyle ki: Orada haber verilen düşmanın zararı, şeytanın çağrı yaptığı işleri yerine getirdiği ve sinsi ayartıcının içine düşürdüğü vesveselere uyduğu takdirde kişi için zararlı olur. Bu ise insanın kaçınabileceği kendi fiilidir. Felak sûresinde haber verilen zarar ise başkasının etkinliği ile meydana gelmiş olup kişi bunun ne yönden geleceğini bilememektedir, yani düğümlere üfürenlerin ve diğerlerinin şerri. Dolayısıyla bu tür kötülüğün kullara öğretilmesi ve o yüce varlığa sığınılmasının emredilmesi son derece önem taşımaktadır, o varlık ki bahis konusu ettiğimiz tiplerden sudûr eden bu şer fiilleri, lütuf ve keremiyle, karşı çıkılıp etki altında bırakılabilir olduğunu açıklamıştır.

      İkincisi, nakledilen şu husustur: Cibril aleyhisselâm Resûlullah'a gelerek şöyle demiş: “İfrit bir cin sana tuzak kurmaya çalışıyor, bu sebeple yatağına gireceğin zaman iki eûzüyü okumak suretiyle onun şerrinden Allah'a sığın!”

      Üçüncüsü, yahudilerden birinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme büyü yapması üzerine nâzil olduğu rivayetidir.

      Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu konuda bir hadis naklettilerse de Hz. Peygamber hakkında caiz olmayan bilgiler içerdiğinden onu terkettim.

      [Fakih (r.h.) şöyle dedi:] Bize göre Resûlullah'a büyü yapıldığı yolundaki rivayet, onun nübüvvet ve risâletinin kanıtlanması açısından iki yoruma tâbi tutulabilir. Birincisi, kendisine büyü yapıldığını vahiy yoluyla bilmiş olmasıdır. Büyü kendisine duyurulmadan gerçekleştirilen bir fiildir, kimsenin vahiy dışındaki bir yolla gayba muttali olması da mümkün değildir. İkincisi, sihir eylemini Kur'ân okumak suretiyle iptal etmesidir. Onun sihri iptal etmek amacıyla Kur'ân okuyuşuna Hz. Mûsâ'nın asâsının konumunda kabul etmek gerekir; hatta Kur'ân okuyarak sihiri iptal etmek etkinlik ve mûcize olması açısından Mûsâ'nın gerçekleştirdiğinden daha büyüktür. Çünkü asânın etkinliği hem temel madde ve yapısı hem de gözle müşahade edilmesi açısından yapılan ve etkili olan türden bir fiil ve bir iştir, zira asâ artık bir yılan olup sihirbazların yaptıklarını yutmaktadır. Büyünün geçersiz hale getirilmesi ve bunun Kur'ân okumak suretiyle gerçekleştirilmesi ise ancak Allah'ın lütfuyla mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu meselede bize göre aslolan şudur ki Cenâb-ı Hakk'ın “Kul eûzü bi-rabbi'l-felak” (قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ) kavliyle sığınma emri vardır. Yukarıda bu emrin bir tek olayı yansıtması veya öğretim ilkesini içermesi halinde muhtevasında oluşacak mâna açılımından bahsetmiştik. Buradaki emir zarar veren işlerden kurtulmayı ve huzura kavuşmayı amaçlar. Yapılması gereken şey de kulun, nezdindeki lütuflara ümit bağlayarak Allah'a sığınmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın kimsenin bilemeyeceği bir yönden gelen lütuf ve keremiyle kişiyi zararlı işleri ortadan kaldırmaya muktedir kılması daima mümkündür. Öyle ki zararı bertaraf etme işini gören kimsenin, yaptığı işin mahiyeti hakkında -zararın ortadan kalkmasını müşahede etmekten başka- hiçbir şey bilmemesi de ihtimal dâhilindedir.

      Allah Teâlâ'nın, lütuf ve keremi çerçevesinde, kendilerinden doğacak yarar ve zararlar sebebiyle bazı işleri yapmayı emretmesi, diğer bir kısmını da yasaklaması tabiî karşılanmalıdır; öyle ki bu hususların mahiyetine nüfuz etmekte insanların herhangi bir etkisi bulunmayıp sadece ilâhî lütuf olarak gerçekleşirler. Meselâ Cenâb-ı Hak bazı yiyeceklerin yenmesini yasaklamış, bazılarına da emredercesine özendirmiştir. Bunun hikmeti onlardaki besleyici veya öldürücü özelliklerdir. Ne var ki biz sözü edilen yiyeceklerin besleyici veya öldürücü mahiyetlerini bilmediğimiz gibi bu emir ve yasaktaki hikmet ve inceliğe de vâkıf değiliz. Kişinin, çocuk sahibi olması amacıyla evlenmesi, Allah'ın yaratıp lütfettiği meyve ve sebzeleri elde etmek için sulama ve ekin ekme etkinlikleri göstermesi de buna benzemektedir. O, bu etkinlikleri gösterirken yapması ve yapmaması gereken işlerin iç yüzünden ve faaliyetinin varacağı nihai sonucun mahiyetinden (çoğu zaman) haberdar değildir. İnsanın işitme ve görme duyusuna bahsedilen hususları dinleyip görmekle emredilmesinin hikmetini de bu söylenenlere eklemek mümkündür; aslında algı olayının mahiyeti onu dinleme ve bakma eyleminden ibaret değildir.

      Şimdiye kadar anlatılanlara bağlı olarak Allah Teâlâ'nın büyü ve üfürükçülük gibi etkinlik türlerinin oluşturduğu esrarengiz bir eylemi (النَّفْثُ) fayda veya zarar amaçlanan bazı fonksiyonlara sebep kılması imkân dâhilindedir. Bu durumlarda kişi olup bitenin mahiyetini, anlamını ve kimden kaynaklanan bir fiil olduğunu bilemez, bununla birlikte gerçek bir etkisi bulunduğundan yerine göre yapması ve yapmaması gerekli olan işlerle karşı karşıyadır, her ne kadar gerçekleşen sonuç doğrudan kendi fiilinin eseri olmasa da!

      Âyetteki “felak” (الْفَلَقِ) kelimesinin mânası hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları felak “sabah” mânasına gelir demiştir. Felak bazı yaratıklarda görüldüğü üzere yarılıp açılan ve böylece içinde bulunanların neden ibaret olduğu anlaşılan her şeydir, diye de bir görüş ileri sürülmüştür; meselâ rahimler, tohum, çekirdek, bazı böcekler ve diğerleri gibi. “Felak” kelimesinin mânasında “sabah vakti” diye bir muhteva belirlemesini benimseyenlerin bakış açısı şudur: Sabah vakti gecenin sonu ve yeni bir günün başlangıç noktasıdır. Allah Teâlâ bu gece ile gündüzü inşa edişi çerçevesinde bütün kâinatı düzenleyip yönetme kanununu koymuştur, öyle ki kimse O'nun gece ile gündüze verdiği düzenin dışına çıkmaya güç yetiremez. [§]Sözü edilen iki faktör, Allah'ın gaybı bildiğine akıl erdirmemizin nihaî vasıtaları konumundadır. Çünkü O'nun gece ve gündüz içinde yer alan zaman birimleri hakkındaki yönetim ve tasarrufu her yıl aynı çizgi üzerinde seyretmiştir. Cenâb-ı Hak gece ile gündüze yaratıklar için rahmet vesileleri tevdi etmiş, imtihan sebepleri yerleştirmiş, ardarda ve düzenli bir şekilde birbirlerini izlemeleri açısından da onları kendi varlığı ve birliği için birer alâmet olarak belirlemiştir. Bu açıdan bakıldığında “birabbi'l-felak” (بِرَبِّ الْفَلَقِ) demek suretiyle “birabbi'n-nâs” (بِرَبِّ النَّاسِ) âyetinde beyan edeceğimiz üzere- bütün yaratıkları zikretmiş gibidir. Sanki O, “birabbi'l-felak” demek suretiyle her bir yaratıkta bulunan özelliği kastetmiş ve bütün kötülüklerden Rabb1'e sığınmayı hedeflemiştir, çünkü hepsinin yaratıcısı O'dur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قل)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün sözlükte bir şeyin hafifliği, çabukluğu veya ağzın açılarak ses çıkarılması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin eklemlenmiş, harflere dökülmüş konuşma için kullanıldığını ifade eder ve bu ayetteki kullanımının doğrudan bir ilahi buyruk formu taşıdığını vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "kavl" kökünün ve özellikle buradaki emir formunun, vahyin doğasını ve Allah'ın kelamının yaratıcı ve yönlendirici gücünü ifade eden temel bir kavram olduğunu analiz eder.

        E'ûzü (أعوذ)

        İbn Fâris, a-v-z kökünün temel anlamının sığınmak, korunmak amacıyla bir şeye tutunmak veya iltica etmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "avz" kavramını bir korku veya tehlike anında koruyucuya yönelmek olarak tanımlar ve fiil formundaki bu kullanımın, insanın ruhsal sığınma halini aktif olarak dile getirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu bağlamda istiâze (sığınma) eyleminin teolojik bir tutumu yansıttığını, insanın kendi acziyetini kabul ederek görünmez kötülükler karşısında mutlak kudret sahibinin himayesine girme talebini ifade ettiğini vurgular.

        Rabb (رب)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün bir şeyi düzeltmek, terbiye etmek, ona sahip olmak ve üzerinde otorite kurmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mutlak anlamda kullanıldığında sadece Allah'ı işaret ettiğini, bir şeyi ilk aşamasından alıp olgunluk ve kemal noktasına gelinceye kadar adım adım besleyip büyüten ve yetiştiren anlamına geldiğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Aramice ve Süryanicedeki "büyük, efendi, öğretmen" anlamlarına gelen kelimelerle bağlantılı olduğunu ancak İslam öncesi dönemde Arapçaya geçerek tam anlamıyla yerleştiğini ve "sahip, efendi" manasını kazandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın dünya görüşündeki en merkezi kavramlardan biri olarak ele alır; kelimenin salt yaratıcılık değil, aynı zamanda mutlak mülkiyet, yönlendirme ve kul ile kurulan hiyerarşik ama şefkatli otorite ilişkisini yansıttığını analiz eder.

        Felak (فلق)

        İbn Fâris, f-l-k kökünün bir şeyi yarmak, çatlatmak veya ikiye ayırmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin gecenin karanlığının yarılarak sabah aydınlığının ortaya çıkmasını ifade ettiğini, aynı zamanda tohumun çatlayıp filiz vermesi gibi yarılarak içinden yeni bir şeyin çıktığı her durumu kapsadığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bazı rivayetlerde bu kelimenin cehennemdeki bir zindan veya kuyu adı olarak tefsir edildiğini aktarsa da, dilbilimsel olarak en yaygın ve güçlü kabulün karanlığı yaran "sabah aydınlığı ve şafak" olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin karanlığın yarılması metaforu üzerinden, insanın içine düştüğü sıkıntı, korku ve kaos ortamından ilahi bir müdahale ile aydınlığa, ferahlığa ve kurtuluşa çıkmasını simgelediğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, karanlığın içinden şafağın sökmesi ve sığınma motiflerinin, evrensel bir kurtuluş tasviri olarak Süryani ve Kitab-ı Mukaddes metinlerindeki ilahi aydınlığa sığınma temalarıyla paralellik gösterdiğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X