فَادْخُل۪ي ف۪ي عِبَاد۪يۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fecr Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kullarımın arasına gir, hoş geldin, cennetime gir, fecr suresi, fecr 29, fecr suresi 29. ayet, ibadet
-
27. "Ey imanın huzuruna kavuşmuş insan!"
28. "Sen O'ndan razı, O da senden hoşnut olarak Rabb'ine dön."
29. "Böylece has kullarımın arasına sen de katıl."
30. "Cennetime gir!"
Âyette geçen 'mutmainne” (مُطْمَئِنَّة) asla şüphe duymayan, kararsızlık yaşamayan huzur içinde bulunan kimse demektir. Onun bu iç huzuru, Allah’ın kendisine vâdi, emri, nehyi ve tevhidi ile vücut bulur. Sonra bunun dünyada iken olması da mümkündür. Buna göre Rabb’ine dön hitabı Rabb’inin sana emrettiği yere dön, demek olur. Sen ondan razı olarak, yani Allah’ın vâdinden hoşnut ve razı olarak. Dünyada iken ortaya koymuş olduğu çaba ve yorgunluğun karşılığı olmak üzere âhirette kendisine verileceği vâdedilen nimetler vesilesiyle hoşnut ve razı bir biçimde dön. O da senden hoşnut olarak Allah katında hoşnut olunmuş bir halde. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. Yani salih kullarımla birlikte gir. Cennetime gir! Yani cennete girmeyi hak ettirecek amellerine karşılık olmak üzere cennete gir. Bu âyetlerin âhiret hayatına ilişkin olması da mümkündür. O da şöyle; Dünyada Allah Teâlâ’nın vâd ve vaîdi ile huzur ve sükûna eren ve O’na itaat ile salih ameller işleyen nefis Sen O’ndan razı, O da senden hoşnut olarak Rabb’ine dön. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. Cennetime gir! Denildi ki; Buradaki hitap kendini tamamen dünyaya kaptırmış âhiret kaygısı çekmeyen nefis demektir. Talep ettiğin dünyayı bırak da âhireti talebe dön, Allah’ın has kulları için hazırlamış olduğu cennet nimetlerine dön. Denildi ki; Ey Allah’tan başkasına ibadette kendisini kaptırıp da huzurda olduğunu sanan Idşi! Mahza Allah Teâlâ’ya iman ve itaate dön. Eğer sen bunu yaparsan Allah Teâlâ senden hoşnut ve razı olur ve sen de O’nun sana âhirette lütuf ve ihsanda bulunacağı nimetlerle hoşnut olursun. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Üdhulî (ادْخُلِي)
İbn Fâris, d-h-l (د-خ-ل) kökünün temel manasının, bir şeyin içine girmek ve nüfuz etmek olduğunu, bunun "hurûc" (çıkış) eyleminin tam zıddı olan tek bir asli asıldan geldiğini belirtir. Ona göre bu kök, dışarıda olan bir varlığın bir sınır veya perdeyi aşarak iç alana dahil olmasını ifade eden fiziksel ve manevi her türlü girişi kapsar. Râgıb el-İsfahânî, "duhûl"ün bir mekâna girmek manasında olduğu gibi, bir hale, bir topluluğa veya bir dine girmek manasında da kullanıldığını söyler. İsfahânî'ye göre bu ayetteki "gir" emri, nefsin artık fiziksel bir mekândan ziyade, ilahi rızanın ve mukarrebûn (Allah'a yakın olanlar) derecesinin içine dahil edilmesini, yani bir "makama kabulü" nitelemektedir. Toshihiko Izutsu, duhûl fiilinin Kur'an'ın semantik dünyasında genellikle "toplumsal ve dini bir bütünleşmeyi" (integration) temsil ettiğini belirtir. Izutsu'ya göre "üdhulî" emri, nefsin tekil varoluşundan sıyrılıp, ilahi iradenin çizdiği "özel zümre" (ibâdî) dairesine katılması ve orada erimesi sürecini ifade eden bir "kabul töreni" mahiyetindedir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin müennes (dişil) emir kipinde gelmesinin, önceki ayette hitap edilen "nefs-i mutmainne" ile olan doğrudan bağını pekiştirdiğini ve bu davetin nefs için bir onurlandırma (şerefyâb olma) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "yerini al, dahil ol" manasında olduğunu, nefsin dünyadaki imtihanlardan sonra artık nihai istirahatgâhı ve manevi mevkii olan salihler zümresine girmesi için yapılan şefkatli ve kesin bir ilahi davet olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ontolojik bir yaklaşımla duhûlü, varlığın gurbetten sılaya, yani kendi yaratılış gayesinin tam ortasına yerleşmesi olarak tanımlar.
İbâdî (عِبَادِي)
İbn Fâris, a-b-d (ع-ب-د) kökünün temel manasının "yumuşaklık, boyun eğmek ve itaat etmek" olduğunu belirtir. Çiğnenip düzleşmiş ve yürünmesi kolaylaşmış yola "yol müabbeddir" (tarîkun müabbedün) denilmesinin, yolun insana boyun eğmiş olmasından kaynaklandığını ifade eder. Ona göre bu kök, direncin kırılmasını ve tam bir teslimiyeti niteleyen asli bir yapıya sahiptir. Râgıb el-İsfahânî, "abd" kelimesinin iki yönü olduğunu söyler: Birincisi zorunlu olarak köle olan (abd-i memlûk), ikincisi ise kendi hür iradesiyle Rabbine ibadet ve teslimiyet gösteren (âbid) kimsedir. İsfahânî'ye göre ayetteki "ibâdî" (kullarım) ifadesi, Allah'ın kendisine nispet ederek onurlandırdığı, iradelerini ilahi iradeye ram etmiş seçkin kulları temsil eder. Arthur Jeffery, a-b-d kökünün Proto-Semitik mirasa dayandığını, İbranice ebed, Süryanice abdâ ve Aramice abdâ kelimeleriyle tam bir kökdaşlık içinde olduğunu belirtir. Jeffery, bu kavramın kadim Yakın Doğu dillerinde hem bir mülkiyet ilişkisini (kölelik) hem de tanrısal bir hizmeti (ibadet) ifade eden en kadim terimlerden biri olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "Rabb-Abd" arasındaki ontolojik hiyerarşiyi bu kelime üzerine kurduğunu savunur. Izutsu'ya göre "ibâdî" (kullarım) tamlaması, kulun Allah'a olan mutlak bağımlılığını ifade ederken, Allah'ın da bu kulları kendi himayesine ve "benim" diyerek kendi mahremiyetine alışını niteleyen "iyelik" (attribution) bağını temsil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sonundaki mütekellim ya'sının (benim) bu kullara verilen en büyük ödül ve değer olduğunu, nefsin bu zümreye dahil edilerek "Tanrı'nın kulları" payesiyle ebedileştiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ibâd" kelimesinin burada özellikle peygamberler, şehitler ve salihler gibi seçkin bir topluluğu ifade ettiğini, zamirin (î) ise bu topluluğa aidiyetin verdiği sonsuz bir şeref olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin çoğul gelmesinin (kullar), nefsin cennette yalnız kalmayacağına, aksine kendisi gibi mutmain olmuş asil bir topluluğa (cemaate) katılacağına işaret ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla