وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُٓ اَحَدٌۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fecr Sûresi, 26. Ayet
Daralt
X
-
25. "Artık o gün Allah'ın vereceği cezayı kimse veremez."
26. "O'nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz."
Bu âyet “zâl” (ذ) ve “sâ” (ث) harflerinin hem nasbi hem de cerri ile okunmuştur. Cerri ile okuyanlar iki şekilde yorumlayabilirler: Dünyada iken görülen azap, her ne kadar hükümdarlarca insanlara şiddetli işkenceler yapılabiliyor olsa da hiçbir zaman Allah’ın, âhiret gününde düşmanlarına vereceği azabın dengi olamaz. Yahut Allah’ın vereceği cezayı kimse veremez demek, yani dünyada iken hiçbir kimsenin Allah’ın azabıyla - ki o ateşle azap etmektir- azap etmesinin uygun olmadığını ifade etmektir. Nitekim bu meyanda Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hiç kimse Allah’ın azabıyla azap etmesin!”. fetha ile okunursa o takdirde de gene iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, yorumun kâfirlerden bir sınıfa yönelik olmasıdır. Onlar küfürde zirve noktasına ulaşmış kimselerdir. Bu itibarla onların altında olanların onlar gibi azap görmeleri söz konusu olmaz. İkincisi de hiçbir kimse bir başkasının yerine azaba uğratılmaz. Oysa dünyada hükümdarlar bunun aksini de yapabilmekte, çocuğun yerine babasını ve azabı hak edenlerle bir şekilde akrabalık bağı olanları da cezalandırabilmektedirler.
Yorumu Yorumla
-
Yüsiku (يُوثِقُ)
İbn Fâris, v-s-k kökünün temel manasının "bir şeyi sağlamlaştırmak, pekiştirmek ve güven tesis etmek" olduğunu belirtir. Ona göre bu kök, gevşekliğin ve çözülmenin zıddı olan bir sağlamlığı ifade eden asli bir yapıya sahiptir. Ayetteki kullanımıyla, suçlunun kaçmasını veya kurtulmasını imkânsız kılan mutlak bir bağlama ve hapsetme eylemini nitelemektedir. Râgıb el-İsfahânî, "ivsâk" (yüsiku) fiilinin bir şeyi bağ (vesâk) ile sımsıkı düğümlemek manasına geldiğini söyler. İsfahânî'ye göre bu fiil, mahşer günündeki ilahi otoritenin, inkârcıları kendi amellerinin sonucu olarak nasıl bir kuşatma ve kelepçeleme altına aldığını ifade eden fiziksel bir tasvirdir. Toshihiko Izutsu, v-s-k kökünün semantik alanında "ahit ve güven" (mîsâk) ile "fiziksel bağ" (vesâk) arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Izutsu'ya göre dünyada Allah'a verilen sözün (mîsâk) bozulması, ahirette bu fiilin (yüsiku) bir cezalandırma eylemi olarak karşılığa dönüşmesine neden olur; yani "manevi bağın" koparılması "fiziksel bir prangaya" dönüşmüştür. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin muzari (şimdiki/geniş zaman) kipinde gelmesinin, bu bağlama eyleminin sürekliliğini ve o günkü sahnenin canlılığını resmettiğini belirtir. Ona göre bu, failin (Allah) kudretini yansıtan sarsıcı bir eylemdir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "sımsıkı bağlamak, zincire vurmak ve hapsetmek" manasına geldiğini, ilahi adaletin suçluyu hiçbir şekilde kurtulamayacağı bir cendereye alışını ifade ettiğini belirtir.
Vesâkahu (وَثَاقَهُ)
İbn Fâris, v-s-k kökünden türeyen "vesâk"ın, bir şeyi bağlamak için kullanılan ip, zincir veya her türlü bağlayıcı vasıtayı ifade ettiğini belirtir. Ona göre bu isim, bağlama eyleminin sonucunda ortaya çıkan sarsılmaz "düğüm ve kısıtlama" halidir. Râgıb el-İsfahânî, "vesâk" kelimesinin özellikle esirlerin bağlanmasında kullanılan sağlam bağlar için kullanıldığını söyler. Ayetteki zamirli kullanım (onun bağı), bu bağın niteliğinin beşer tarafından bilinen hiçbir zincir veya kelepçeye benzemediğini, tamamen Allah'un kendi otoritesine mahsus bir "kısıtlama biçimi" olduğunu nitelemektedir. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik yapısındaki "kararlılık ve sarsılmazlık" vurgusuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre buradaki vesâk, sadece fiziksel bir nesne değil, suçluyu kuşatan ilahi hükmün ve adaletin kaçınılmaz bir "kapanı" niteliğindedir. Angelika Neuwirth, erken Mekki sûrelerdeki bu tür "bağlama" tasvirlerinin, eskatolojik bir mahkûmiyet dilinin parçası olduğunu ve muhataplara dünyadaki güçlerinin burada hiçbir işe yaramayacağını hissettirmeyi amaçladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "zincire vurma, prangaya vurma" manasında olduğunu ve bu bağın dehşetinin, Allah'tan başka kimsenin böyle bir şiddetle bağlayamayacağı gerçeğiyle pekiştirildiğini ifade eder.
Ehad (أَحَدٌ)
İbn Fâris, e-h-d kökünün tekliği ve biricikliği ifade eden asli bir yapıya sahip olduğunu, bu kökten türeyen kelimelerin cüzlere ve parçalara ayrılmayı reddeden bir "bütünlük" taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ehad" kelimesinin olumsuz bağlamda (lâ... ehad) "kesinlikle hiç kimse" manasına gelerek, hükmün kapsamını mutlaklaştırdığını ifade eder. İsfahânî'ye göre bu ayette ehad, ne bu şiddette bağlayabilecek bir failin ne de bu bağdan birini kurtarabilecek bir gücün bulunmadığını tescilleyen bir "olumsuzlama zirvesi"dir. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik dillerdeki kadim köklerine değinerek, Kur'an'daki kullanımının sayısal bir "bir"den ziyade, eylemin benzersizliğini (uniqueness) niteleyen teolojik bir terime dönüştüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin buradaki fonksiyonunun "mutlak mukayese edilemezlik" olduğunu savunur. Izutsu'ya göre "ehad", ilahi otoritenin cezalandırma ve bağlama eylemindeki rakipsizliğini ve bu eylemin başka hiçbir beşeri otoriteyle ölçülemeyeceğini gösteren semantik bir sınırdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "hiç kimse" anlamında kullanıldığını, Allah'ın o günkü mutlak hakimiyetini ve O'nun dışındaki tüm otoritelerin sıfırlanışını ifade eden bir vurgu taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ontolojik bir yaklaşımla ehad kavramının, varlığın nihai hesabında tek mercinin Allah olduğunu ve O'nun koyduğu "bağın" üzerinde hiçbir iradenin söz sahibi olamayacağını simgelediğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla