Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fecr Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fecr Sûresi, 23. Ayet

    وَج۪ٓيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ وَاَنّٰى لَهُ الذِّكْرٰىۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve cî-e yevme-iżin bi-cehennem(e)(c) yevme-iżin yeteżekkeru-l-insânu ve ennâ lehu-żżikrâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O gün cehennem de getirildiğinde, insan işte o gün yaptıklarını birer birer hatırlayacaktır. Fakat bu hatırlamanın ona ne faydası var?"

      O gün cehennem de getirildiğinde... Denildi ki: Bunun değişik şekillerde izahı vardır: Birincisi, cehennemin getirilmesi oraya girecekler için ortaya çıkarma ve görünür hale getirme demektir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir beyanında bu şekilde kullanılmıştır: “Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir”. Yoksa maksat bir yerden başka bir yeri nakledilir anlamı değildir. “Mecî”’ yani gelme fiili ile “ortaya çıkma” anlamı da kastedilebilir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki”. Mânası sizin için ortaya çıktı yoksa peygamber bir başka yerdeydi de onlara oradan getirildi demek değildir. Bazıları dediler ki: Cehennem ehli ona, yani cehenneme getirildi. O takdirde gelme fiili, kendilerine nispet edilen cehennemlikler hakkında hakikat anlamında olur. Sonra da ona nispet edilir. Zira onlar ona geldiklerinde sanki o onlara gelmiş gibi sayılır. O takdirde kullanım şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi olur: “Şüphesiz O'nun vâdi yerine gelecektir”. Gelme fiili kendisine vâd gelene nispet edilmiştir. Buna göre vâd ehline gelen bir vâd olacaktır. Bazıları şöyle dedi: O gün cehennem de getirildiğinde... Denildi ki: Gelen cehennemin kükreyişi, ehline nefret ve öfkesidir yoksa cehennemin bir yerden gelişinden bahsedilmemektedir. Kimi de gelmeyi hakikat anlamında almış ve onun yetmiş bin dizgin ve her dizginin başında da yetmiş bin melek olarak getirileceğini söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      İman - İrade İlişkisi

      O gün insan yaptıklarını birer birer hatırlayacaktır. Muhtemeldir ki o günde insanın hatırlayacağı olaylar peygamberlerin şefkat göstermeleri ve yaptıkları nasihatleridir. Kişi orada görecektir ki daha önce peygamberler hakkında yalan yanlış kurdukları vehimler asılsızdır. Bu halde insanın bunu hatırlaması resûlleri tasdik etmek olacaktır. Fakat bu hatırlamanın ona ne faydası olacaktır. Ancak onları tasdik etmeleri kendisine fayda vermeyecektir. Çünkü onları dünyada iken tasdik etmemiştir. Yahut Allah’ın hukukuna riayet etmekte taksir göstermek, nimetlerine karşı gerekli şükür vazifesini yerine getirmeyi ihmal etmek, O’na ibadete yönelmemek gibi önceden yapıp ettiklerini gördüğünde içine düştüğü şaşkınlık halinde bunları hatırlar, onun bu şaşkınlığı iman olur. Ne var ki o vakitte şaşkınlık içinde duyduğu pişmanlık kendisine fayda vermez. Çünkü artık âhiret yurdu imtihan yurdu değildir, aksine dünyada iken yapıp ettiklerinin karşılığını görme dünyasıdır. Onu bu hengâmede tasdike yönelten hadise, ceza ve hesabı bizzat görmüş olmasıdır. Müşahede anında ise imtihan olmaz. Dolayısıyla onun bu imanı iradeyle elde edilen gerçek bir iman değil zorunlu iman olur, o yüzden de ona fayda vermez. Fayda veren iman kendine hâkim olduğu, yani istediği kararı verebildiği andaki iman ve itaatidir. Kendine hâkim olma imkânı elinden çıktıktan sonra artık ona hiçbir fayda sağlamaz.

      Bazıları şöyle demişlerdir: İnsan hatırlar demek öğüt alır demektir. Fakat bu hatırlamanın ona ne faydası olacaktır. Yani öğüt ve nasihatten yararlanmak onun için nasıl olabilir ki?

      Sonra bu hatırlamada Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği lütfun beyanı vardır tâ ki sonunda onu hatırlasın. Aksi takdirde vakti geldiğinde gerçekleşeceğini yazdığı kaderine göre yaşar. Öyle ki yazılma vaktini hatırlamak isteseydi buna güç yetiremezdi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cîe (جِيءَ)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün "varmak ve ulaşmak" manasındaki asli rüknünü vurgular. Kelimenin meçhul (edilgen) formda gelmesi, eylemin sarsıcılığını ve failin kudretini perdenin arkasında tutarak sonucun dehşetine odaklandığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "câe" fiilinin pasif hali olan bu kelimenin, Cehennemin sanki hareketli bir varlıkmış gibi mahşer meydanına getirilip hazır edilmesini nitelediğini belirtir. İsfahânî'ye göre bu, ilahi adaletin bizzat müşahede edilecek bir kesinliğe ulaşmasıdır. Toshihiko Izutsu, fiilin bu formunun Kur'an'ın eskatolojik dilinde "kaosun sona erip hesabın başladığı" anı simgelediğini belirtir. Izutsu'ya göre bu "getirilme", suçlunun suç mahalliyle yüzleştirilmesi gibi dramatik bir anlam taşır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada Cehennemin bir gerçeklik olarak tüm dehşetiyle ortaya konulmasını ve insan algısının bu muazzam sahne karşısında çaresiz kalışını ifade ettiğini belirtir.

        Cehennem (جَهَنَّمَ)

        İbn Fâris, c-h-n-m kökünün "derinlik ve asık suratlılık" manalarına geldiğini belirtir. Çok derin olan kuyuya "cihinnâm" denilmesini bu kökle açıklar. Ona göre Cehennem, hem fiziksel derinliği hem de o korkunç görüntüsündeki sertliği nedeniyle bu ismi almıştır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ahiretteki büyük azap mekânına isim olduğunu, kök itibariyle karanlık ve derinlik manalarını barındırdığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice Ge-Hinnom (Hinnom Vadisi) terkibinden geldiğini ve Aramice/Süryanice yoluyla Arapça'ya geçtiğini belirtir. Jeffery'ye göre Kudüs'teki bu vadi, zamanla dinsel literatürde "lanetlenmişlerin ve ateşin yeri" olarak teknik bir terime dönüşmüştür. Gabriel Said Reynolds, Cehennem kelimesinin Geç Antik Çağ'daki Yahudi ve Hristiyan metinlerinde yer alan eskatolojik coğrafyanın Kur'an'daki merkezi karşılığı olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Cehennem'in sadece bir mekân ismi değil, Kur'an'ın semantik dünyasında "mutlak bedbahtlık ve ilahi rahmetten kopuş" alanını temsil ettiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin muhataplar tarafından dehşet verici bir azap yurdu olarak bilindiğini ve burada "getirilme" fiiliyle birlikte anılmasının, Cehennem'in bir tehdit olmaktan çıkıp kaçınılmaz bir müşahedeye dönüşmesini anlattığını belirtir.

        Yetezekkeru (يَتَذَكَّرُ)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün bir şeyi dille anmak veya kalple hatırlamak, onu zihne geri çağırmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "tefâ'ul" kalıbından gelen "yetezekkeru" kelimesinin, üzerinde düşünmek, ibret almak ve unutulmuş bir hakikati büyük bir çaba ve pişmanlıkla zihne getirmek manasına geldiğini söyler. İsfahânî'ye göre bu, insanın dünya hayatında ihmal ettiği gerçeği artık kaçışın kalmadığı bir anda "idrak etme" çabasıdır. Toshihiko Izutsu, z-k-r kökünün Kur'an ahlakındaki rolüne dikkat çekerek, buradaki hatırlayışın bir "uyanış" olduğunu ancak bu uyanışın ahlaki bir değer üretmek için çok geç kalmış bir uyanış olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin formunun bir "zorlanma" ve "mecburiyet" hissi verdiğini; yani insanın gerçeği hatırlamak istemese dahi o günün dehşetiyle buna mecbur kalacağını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "aklın başına gelmesi" ve "pişmanlık duyma" manasında kullanıldığını, ancak bu zihinsel faaliyetin artık bir kurtuluş sağlamayacağına dair bir yergi taşıdığını belirtir.

        İnsân (الْإِنْسَانُ)

        İbn Fâris, e-n-s kökünden gelmesi durumunda "ünsiyet kuran, alışan" veya n-s-y kökünden gelmesi durumunda "unutan" manalarına işaret eder. Bu ayetteki bağlamda, unuttuğu gerçekleri hatırına getirmeye çalışan "nankör ve gafil varlık" yönünün baskın olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın fıtratındaki değişkenliğe dikkat çekerek, buradaki kullanımın özellikle dünya metaına dalarak ahireti unutan "tipik beşeri karakteri" nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin bu ayette 15. ayetteki "insan" tipiyle paralellik kurduğunu, yani sadece kendi menfaatine odaklanan ve büyük tabloyu göremeyen "ham ervah" bilincini temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin marife (belirlilik takısı) ile gelerek, yeryüzünde tanrılaşan ve mal biriktirme hırsıyla azgınlaşan o malum insan tipine işaret ettiğini vurgular.

        Zikrâ (الذِّكْرَى)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün bu formunun hatırlamanın kendisini ve bu hatırlamanın doğurduğu öğüt ve ibreti ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kelimesinin daha yoğun ve mübalağalı bir formu olan "zikrâ"nın, kalbi ve zihni tamamen kuşatan "kesin bir bilinç hali" olduğunu söyler. İsfahânî'ye göre ayetteki "ve ennâ lehü'z-zikrâ" ifadesi, bu sarsıcı hatırlayışın artık kişiye hiçbir fayda sağlamayacağını niteleyen bir retorik soruyla birleşmiştir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sonundaki elif-i maksurenin yarattığı fonetik etkinin, bu hatırlayışın ne kadar derin, acı verici ve sonu gelmez bir iç çekiş olduğunu hissettirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, zikrâ kelimesinin burada "pişmanlık dolu bir öğüt alma" manasına geldiğini, ancak mahşer şartlarında bu öğüdün bir karşılığının kalmadığını belirterek, kelimenin taşıdığı trajik anlama dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ontolojik bir yaklaşımla zikrâyı "varlığın kendi hakikatiyle kaçınılmaz yüzleşmesi" olarak tanımlar; ancak bu yüzleşmenin artık eylem imkânının bittiği bir noktada gerçekleşmesinin yarattığı anlamsızlığa vurgu yapar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X