Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 69. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 69. Ayet

    فَكُلُوا مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلَالاً طَيِّباًۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekulû mimmâ ġanimtum halâlen tayyibâ(en)(c) vettekû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Artık aldığınız ganimetten helal ve hoş olarak yiyin, Allah'a itaatsizlikten sakının, Allah son derecede bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

      Artık aldığınız ganimetten heıaı ve hoş olarak yiyin. Bazı alimler şöyle demiştir: Helaı ve hoş olarak. Bu kavramlar birdir. Her heıaı hoştur, her haram ise kötüdür. Söz konusu şey helal olduğunda iyi hale gelir; haram olduğunda ise kötü hale gelir. Fakat "helal ve hoş olarak" mealindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Dini bakımdan heıaı; tabii özelliği bakımından iyi. Aynı şekilde haram, dini bakımdan haramdır, kötü ise tabii özelliği bakımından kötüdür. Helallik ve haramlıktan ancak şeriat yönüyle; iyilikten ve kötülükten ise tabiat özelliği yönüyle söz edilebilir. İyi, kendisiyle le zzet alınan ve kötülük barındırmayan şeydir. Çünkü kötülük korkusu söz konusu kişinin üzülmesine sebep olmakta, iyiliği ve le zzet i yok etmektedir. Burada bildirilen niteliğiyle iyi fiil caizdir. Çünkü müşrikler, malları helal olmayan şekillerde ve geçersiz yöntemlerle elde ediyor ve topluyoriardı. Dolayısıyla onlar, bu geçersiz yöntemlerle elde edilmiş malları ganimet olarak aldıklarında bunları yemekten hoşlanmıyorlardı. Cenab-ı Hak hoş olarak mealindeki beyanıyla onların kalplerini hoş tuttu. Bunda geçersiz bir satıştan elde edilen mala dair tasarrufun ve bunun değiş-tokuşunun caiz olduğuna, ayrıca her ne kadar geçersiz yöntemlerle elde edilmiş olsa da satıcının izninden sonra bunun yenmesinin iyi olduğuna delil vardır. İlk durum da böyledir. Bizim belirtmiş olduğumuz yorum da mümkündür. Yine ayette kafirlerin küfür dönemlerinde yapmış oldukları fiillerden, yapmadıkları ibadetlerden sorumlu tutulmayacaklarına dair delil vardır. Çünkü onlar, bunlardan sorumlu değillerdi. Aksine onlar sadece inanmakla yükümlüdürler.

      Allah'a itaatsizlikten sakının. Size em rettiği ve yasakladığı şeylerde. Ona isyan etmeyin. Allah son derecede bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Tövbe eden ve yaptığından dönen için.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fekulû (فَكُلُوا)

        Kelimenin kökü e-k-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi içine almak, yutmak ve tüketmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ekl" eyleminin sadece biyolojik olarak ağızdan gıda almak olmadığını; bir malı, serveti veya imkanı kendi mülkiyetine geçirip tasarruf etmek, onu harcamak ve ondan faydalanmak anlamında geniş bir semantik yelpazeye sahip olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin bağlamsal işlevine dikkat çeker. Bir önceki ayetteki o ağır tehdit ve azap uyarısından (Bedir fidyeleri meselesinden) sonra sahabeler büyük bir psikolojik çöküntü yaşamış, aldıkları fidyelere ve ganimetlere dokunmaktan korkar hale gelmişlerdi. Öztürk'e göre "Artık yiyin/tüketin" (fekulû) emri; o hukuki ve psikolojik ambargoyu kaldıran, kazanılan servetin (ganimetin) devletin ve bireylerin harcaması (tüketimi) için serbest bırakıldığını ilan eden bir rahatlatma eylemidir.

        Mimmâ Ğanimtum (مِمَّا غَنِمْتُمْ)

        Kelimenin kökü ğ-n-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "koyun sürüsü (ganem), bir şeyi zorluk çekmeden elde etmek ve ele geçirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ganimet kavramının aslen "sürüye sahip olmak" iken, dilde genişleyerek savaşta düşmandan haklı ve meşru bir şekilde ele geçirilen her türlü askeri ve ekonomik servet (savaş ganimeti) anlamına evrildiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Bedir bağlamında ganimetin geçirdiği sosyolojik dönüşümü inceler. Aydar'a göre Cahiliye toplumunda ganimet, kabile savaşlarının tek amacı olan bir "yağma" eylemiydi. Ancak bu ayetle birlikte, Allah uğruna yapılan meşru bir savaşta elde edilen mallar (ğanimtum); suçluluk duyulacak bir hırsızlık malı veya bedevi yağması olmaktan çıkarılmış, yeni kurulan İslam devletinin meşru ve teo-politik bir bütçe kalemine (gelir kaynağına) dönüştürülmüştür.

        Halâlan (حَلَالًا)

        Kelimenin kökü h-l-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "düğümü çözmek, bir şeyi serbest bırakmak, bağından kurtarmak ve bir yere inip konaklamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "helal" kavramını, şeriatın (ilahi yasanın) yasak ve günah bağını çözdüğü, insanın tasarrufuna, tüketimine ve eylemine sınırlama (haram) getirmediği, hukuken tamamen "serbest bırakılmış" nesneler ve fiiller olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, helal kavramının Kur'an'daki ontolojik ve hukuki yapısını analiz eder. Izutsu'ya göre "helal", eşyanın kendi doğasından gelen sıradan bir durum değildir; bizzat Yaratıcı'nın koyduğu "haram" (kutsal yasak/tabu) bariyerinin yine Yaratıcı'nın izniyle "çözülmesi" (h-l-l) ve insanın o alana girmesine izin verilmesidir. Ganimetlerin helal kılınması, savaşın maddi getirisini hukuki bir teminata bağlamaktır.

        Tayyiben (طَيِّبًا)

        Kelimenin kökü t-y-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin pislikten ve kötülükten arınmış olması, temizlik, güzellik, lezzet ve nefse hoş gelmesi" olduğunu belirtir. Habîs (pis/kötü) kelimesinin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tayyib" kavramını, insanın duyularına ve ruhuna hiçbir tiksinti veya zarar vermeyen, hem fiziksel olarak temiz (hijyenik) hem de ahlaki/hukuki olarak en ufak bir şüphe (şer/haram) barındırmayan mutlak temizlik ve güzellik olarak açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "helâl" ve "tayyib" kelimelerinin yan yana kullanılmasının (halâlan tayyibâ) yarattığı ahlaki felsefeye dikkat çeker. Kılıç'a göre "helal", işin sadece juridik (hukuki ve biçimsel) tarafıdır; yani kanunen yasak değildir. "Tayyib" ise işin etik ve vicdani tarafıdır. Allah, ganimetleri sadece "kanunen serbest" (helal) bırakmamış; onlara bulaşan o fidye krizinin manevi kirini de silerek, bu malları Müslümanların vicdanında zerre kadar suçluluk uyandırmayacak şekilde "tertemiz/hoş" (tayyib) kılmıştır.

        Vettekû (وَاتَّقُوا)

        Kelimenin kökü v-k-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "insanın kendisiyle zararlı ve tehlikeli bir şey arasına koruyucu bir kalkan (vikâye) koyması, sakınması ve korunması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "takva" eylemini, insanın kendi ruhunu günahlardan, ahlaki çöküşten ve nihayetinde ilahi cezadan koruyacak bir disiplin içine girmesi olarak tanımlar.

        Gabriel Said Reynolds, "Takvalı olun / Allah'tan sakının" emrinin ayetin ortasındaki o dengeleyici ve frenleyici rolünü inceler. Müslümanlara ganimetleri yemeleri ve bunun "helal/tertemiz" olduğu söylenerek büyük bir ekonomik rahatlama sağlanmıştır. Ancak Reynolds'a göre Kur'an, tam bu noktada (zenginliğin başladığı yerde) "takva" emrini araya sokarak; maddi servetin, insanı sarhoş edip onu asıl hedefi olan tevhitten uzaklaştıran bir amaca dönüşmesini engeller. Ganimet tüketilebilir ama asıl gözetilmesi gereken sınır (kalkan) ilahi otoritenin yasalarıdır.

        Ğafûrun (غَفُورٌ)

        Kelimenin kökü ğ-f-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, saklamak ve kirlenmekten korumak" olduğunu belirtir. Savaşçının başını darbelerden koruyan ve örten miğfere "miğfer" denmesi de bu koruyucu örtme işlevindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, mağfiret kavramını, Allah'ın kulunun işlediği kusurların, günahların ve hataların üzerini örtmesi, bu hataları ifşa ederek kulu rezil etmemesi ve cezadan koruması olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu sıfatın mübalağa (abartı/yoğunluk) kipinde (ğafûr) gelmesinin psikolojik önemini vurgular. Sahabeler, Bedir fidyeleri meselesinde o kadar büyük bir hata yapmışlardı ki, bir önceki ayette (Enfâl 68) "az daha size büyük bir azap dokunacaktı" ikazıyla sarsılmışlardı. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "Ğafûr" sıfatı; sahabenin o yaşadığı devasa dehşeti ve travmayı tamamen "örten", geçmiş hatanın izlerini silip süpüren ve onları yeniden ilahi rızanın içine alan o mutlak bağışlayıcılıktır.

        Rahîmun (رَّحِيمٌ)

        Kelimenin kökü r-h-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "acımak, şefkat göstermek, incelik ve annenin rahmine/karnına ait bağ" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramını "muhtaç olan varlığa iyilik, lütuf ve yardım ulaştırmayı gerektiren derin bir şefkat ve acıma duygusu" olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "Ğafûr ve Rahîm" ikilisinin (fasılasının) teolojik birbirini tamamlayıcılığını (komplementaritesini) analiz eder. Izutsu'ya göre "Ğafûr" sıfatı negatif olanı (hatayı, günahı ve Bedir'deki fidye krizini) ortadan kaldırıp silen bir eylemdir. "Rahîm" sıfatı ise silinen o boşluğun yerine pozitif olanı (lütfu, ganimeti helal kılmayı ve sevgiyi) dolduran bir eylemdir. İlahi irade, inananları sadece cezalandırmaktan vazgeçmekle kalmamış (Ğafûr), aynı zamanda onlara şefkatle (Rahîm) yeni bir başlangıç fırsatı sunmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X