Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 68. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 68. Ayet

    لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ ف۪يمَٓا اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Levlâ kitâbun mina(A)llâhi sebeka lemessekum fîmâ eḣażtum ‘ażâbun ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu.

      Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu. Bu beyanın anlamına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan biri Ebu Bekir el-Esamm'ın söylediği görüştür. Ona göre ayetin yorumu şöyledir: Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı -ki bu hüküm Cenab-ı Hakk'ın, emrinin aksine hata yapanları yaptıkları fiiller karşılığında cezalandırmamasıdır-esirlerden ve onlardan aldığınız fidyelerden elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu. Diğer alimler ise şöyle demiştir: Allah'ın bu ümmete ganimetleri helal kıldığına dair daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz ve helal saydığınız menfaatler sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu. Bazıları da şöyle demiştir: Allah'ın, menfaat elde etmeleri ve diğer bazı fiilleri yapmalarından ötürü tövbe etmelerine ve Allah'ın onların tövbelerini kabul edeceğine dair daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı bu sebeple size azap dokunurdu. Bu ayetin bundan başka bir yorumu da olabilir. "Şimdi vurun boyunlarının üstüne, vurun, onların bütün parmaklarına" mealindeki beyanda esir almanın mübah olduğuna ve bunun imkanına dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak "şimdi vurun boyunlarının üzerine" buyurmuştur. Boyunların üzerine vurmak ise başları boyun ekleminden ayırmaktır. Buna savaşta çok az imkan bulunur. Dolayısıyla savaşta başların gövdeden ayrılmasına güç yetirilmez. Buna ancak söz konusu kimseler esir alınıp ele düşürüldükten sonra imkan bulunur. Ayette bildirildiği üzere parmaklara vurmaya gelince bu durum savaşta meydana gelir. Çünkü savaşta elde edilene ve imkan bulunana vurulur. Dolayısıyla bunda Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı mealindeki ilahi beyanın işaret ettiği anlam ve yorum vardır. Bu ayetin, daha önce geçen şu ilahi beyana bir ek konumunda olması da mümkündür: "Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Doğru olan apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi bu konuda seninle tartışıyorlardı". Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı, yani iki topluluktan birine karşı Cenab-ı Hakl<'ın sizin zafere ulaşmanıza hükmetmeseydi Resıllullah'a karşı mücadeleniz, savaşa çıkma konusunda ona muhalefetiniz ve kervanı istemeniz sebebiyle size azap dokunurdu. Veya şöyle denilebilir: Cenab-ı Hakk'ın kimseyi azap etmeme ve içtihada dayanarak yaptıkları hatadan dolayı cezalandırmama hükmü olmasaydı size falanca durum dokunurdu. "Elde ettiğiniz" mealindeki beyan burada "yaptığınız" anlamındadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kitâbun (كِتَابٌ)

        Kelimenin kökü k-t-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak, dikmek (terzilik) ve yazmak" olduğunu belirtir. Harflerin yan yana getirilerek dizilmesine "kitabet" (yazı) denmesi de bu toplama ve birleştirme işlevindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kitâb" kavramını sadece fiziki bir metin (yazı) olarak değil, aynı zamanda Allah'ın evrensel ve değişmez yasası, kesinleşmiş hükmü (farz) ve ilahi takdiri olarak açıklar. Bedir esirleri bağlamında ayette geçen "kitâb", Allah'ın önceden yazmış olduğu değişmez bir genel prensibi ifade eder.

        Gabriel Said Reynolds, "kitâb" kelimesinin İbrahimi dinlerdeki "Levh-i Mahfuz" (Korunmuş Levha) ve "ilahi kader/yazgı" konseptiyle olan teolojik bağını inceler. Reynolds'a göre buradaki "Allah'tan bir yazgı/kitap olmasaydı" ifadesi; insan iradesinin (sahabenin fidye alma kararının) yanlışlığını vurgularken, aynı zamanda bu hatanın çok daha önceden belirlenmiş üst bir ilahi yasa (hukuki bir merhamet veya ganimetlerin helal kılınması yasası) tarafından tolere edildiğini gösteren determinist bir kurgudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "kitâb" kelimesinin tarihsel fıkıhtaki karşılığını tartışır. Öztürk'e göre bu "önceden geçmiş olan ilahi yazı/hüküm"; ya ganimetlerin ve fidyenin bu ümmete toptan helal kılındığına dair ilahi iradedir ya da İslam hukukundaki o evrensel "kanunsuz suç ve ceza olmaz" (bir şey açıkça yasaklanmadan önce yapılan eylemden dolayı azap edilmeyeceği) ilkesidir. Allah, kendi yazdığı bu evrensel hukuk ilkesi (kitâb) gereği sahabeleri cezalandırmaktan vazgeçmiştir.

        Sebeka (سَبَقَ)

        Kelimenin kökü s-b-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "öne geçmek, ileride olmak, yarışta bir başkasını geride bırakmak ve zaman/mekan olarak önce gelmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebk" kavramını zaman, mekan veya fazilet bakımından başkalarından önce o noktaya ulaşmak olarak tanımlar. Ayetteki "Allah'tan önceden geçmiş (sebeka) bir hüküm" tamlaması, ilahi kararın olaylardan ve insan eylemlerinden önce var olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, "sebeka" fiilinin ilahi sıfatlar hiyerarşisindeki yerini analiz eder. Hadis edebiyatında da geçen "Benim rahmetim gazabımı geçti/önceledi (sebekat)" ilkesi, tam olarak bu kökle ifade edilir. Izutsu'ya göre Bedir krizinde sahabe büyük bir stratejik hata (suç) işlemiş ve gazabı hak etmiş olsa da; Allah'ın ontolojik doğasında merhamet ve bağışlayıcılık, cezalandırmadan "daha önce geldiği" (sebeka) için o azap iptal edilmiştir. Bu fiil, ilahi zamanlamanın insanı koruyan o lütfunu ifade eder.

        Lemessekum (لَمَسَّكُمْ)

        Kelimenin kökü m-s-s harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye eliyle dokunmak, temas etmek ve fiziksel bir yakınlık kurmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mess" eylemini çıplak tenle veya doğrudan fiziksel olarak hissetmek şeklinde tanımlar. Azabın "mess" etmesi; acının uzaktan veya teorik olarak değil, doğrudan deriye, bedene ve ruha nüfuz edecek şekilde çarpmasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı psikolojik ve edebi dehşeti analiz eder. Kur'an, "size azap inecekti" demek yerine, cümlenin başına te'kit (pekiştirme) lam'ı ekleyerek "le-messekum" (o azap teninize kesinlikle dokunacaktı) fiilini kullanmıştır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu; ucu direkten dönmüş, deriyi sıyırıp geçmiş devasa bir felaketin anatomisidir. Sahabe, aldıkları fidye kararıyla felaketi kelimenin tam anlamıyla "tenlerinde hissedecek" (mess) kadar büyük bir uçuruma yaklaşmış ve son anda oradan çekip alınmışlardır.

        Ehaztum (أَخَذْتُمْ)

        Kelimenin kökü e-h-z harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi avuçlamak, tutmak, sarmak, kavramak ve kendi mülkiyetine geçirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahz" (alma) eylemini, bir şeyi zor kullanarak (kahr ile) veya rıza ile ele geçirmek olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Bedir esirleri karşılığında müşriklerden talep edilen ve avuçlanıp/teslim alınan o yüklü miktardaki fidyeleri (parayı ve malları) ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin Bedir sonrasındaki ekonomik ve sosyolojik krizine dikkat çeker. Aydar'a göre sahabelerin fidyeyi "alması" (ehaztum), sıradan bir tahsilat değildir; bu, devletin ve tevhidin geleceği pahasına, bedevi alışkanlıkların nüksetmesiyle düşmanı canlı bırakıp karşılığında sıcak paraya tamah etme eylemidir. Bu kelime, idealist bir ordunun bir anlığına materyalist bir reflekse (almaya/ahz etmeye) yenik düşüşünü kayda geçirir.

        Azâbun (عَذَابٌ)

        Kelimenin kökü a-z-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir kimseyi bir şeyden alıkoymak, menetmek ve onu normal düzeninden çıkararak ona şiddetli acı vermek" olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, azap kavramının Kur'an'daki terminolojik yerinin, Aramice/Süryanice kökenli eskatolojik (ahiret odaklı) ilahi ceza konseptleriyle paralel geliştiğini ve İbrahimi geleneğin o sarsıcı "suç-ceza" sistemini Arap diline yerleştirdiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette zikredilen azabın niteliğini analiz eder. Bu "azap" ahiretteki bir cehennem ateşi olabileceği gibi, sosyolojik bir ceza da olabilir. Kılıç'a göre, eğer fidye alınıp o elit müşrikler serbest bırakılsaydı ve ilahi koruma da kalksaydı; o serbest bırakılan müşrikler ordular toplayıp Medine'yi yerle bir edebilirlerdi. İşte o zaman Müslümanlar, sırf para hırsları yüzünden kendi elleriyle devleti yıktırmış olacaklar ve tarihten silinme "azabını" tadacaklardı.

        Azîmun (عَظِيمٌ)

        Kelimenin kökü a-z-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bedenin iskeleti, kemik (azm) ve bir şeyin büyük, sert, sağlam ve heybetli olması" olduğunu belirtir. Kemik, bedeni ayakta tutan en sert ve büyük parça olduğu için büyüklük ve ihtişam kavramları bu kökten türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, azîm kavramını hem fiziksel hacim büyüklüğü hem de anlam/etki bakımından devasa boyutta olan, insanın idrakini aşan büyüklük olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, ayetin "büyük bir azap" (azâbun azîm) şeklinde bitirilmesinin ahlaki ve teolojik şiddetini vurgular. Sahabenin işlediği fiil, onlara göre sadece küçük bir içtihat hatası veya ekonomik bir tercihti. Ancak Allah katında tevhid devletinin onurunu ve caydırıcılığını (yushıne fî'l-ard) tehlikeye atmak, bedeli sıradan bir uyarıyla değil ancak "azîm" (kemikleri sarsacak kadar büyük/devasa) bir azapla ödenecek kadar korkunç bir hatadır. Bu kelime, devletin bekasını tehlikeye atmanın ilahi yasadaki suç karşılığıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X