Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 67. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 67. Ayet

    مَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَكُونَ لَـهُٓ اَسْرٰى حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ تُر۪يدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَاۗ وَاللّٰهُ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ kâne linebiyyin en yekûne lehu esrâ hattâ yuśḣine fî-l-ard(i)(c) turîdûne ‘arada-ddunyâ va(A)llâhu yurîdu-l-âḣira(te)(k) va(A)llâhu ‘azîzun hakîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istiyor; Allah izzet ve hikmet sahibidir.

      Esirlere İlişkin Bazı Hükümler

      O yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Allah, esir alma hususunda, resulünü ve onun ashabını şu ilahi beyanla uyarmıştır: O yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Esirlerden fidye alma konusunda Cenab-ı Hak şu ilahi beyanla uyarıyı arttırmıştır: Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istiyor. Ayrıca Resulullah'tan (s.a.) rivayet edildiğine göre o, esirler hakkında ashabına danıştığında Hz. Ebu Bekir fidye almayı işaret etmiş, Hz. Ömer ise öldürülmelerini teklif etmiştir. Bunun üzerine o, "Gökten azap inseydi sadece Ömer kurtulurdu" buyurmuştur. Cenab-ı Hak esir alma meselesinde onları uyarmış, fidye alma konusunda ise daha şiddetli bir uyarıda bulunmuştur. Ayrıca 0, "Şimdi vurun boyunlarının üstüne, vurun, onların bütün parmaklarına"! mealindeki beyanla öldürmeyi ve boyunlarını vurmayı emretmiştir. Şüphesiz Cenab-ı Hak boyunlarına ve parmaklarına vurmayı emretmiştir. Aynı şekilde "eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şeyden (fidye) dolayı size büyük bir azap dokunurdu" mealindeki beyan da uyarı anlamındadır. Ebu Bekir el-Esam bu görüşü benimsemiştir. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Geçmişte bir yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyetIerini kuruncaya kadar peygamberlerin esirleri bulunmazdı!. Said b. Cübeyr'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Öldürmek suretiyle onlara karşı hakimiyet kurulmadıkça müşriklerin esirlerine karşı fidye alınmaz ve onlara iyi davranılmaz. 0, bu sözlerinden sonra şu ayeti okumuştur: "Nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın". Bu alimler bu görüşü benimsemiştir. İbn Abbas, "İshan" (إثخان) kelimesinin öldürme demek olduğunu söylemiştir. EbU Muaz ise şöyle demiştir: "Yushinu" (يثخن), yani boyun eğdirinceye kadar. "Müshan" (مثخن) boyun eğen demektir. Ebu Avsece şöyle demiştir: Hilimiyetini kuruncaya kadar. Yani o yerin sakinlerine hakimiyet kuruncaya kadar. Ölü ve yaralıları arttırıncaya kadar. Bir toplulukta ölü ve yaralıları arttırdığında "eshante fi'l-kavmi" (أثخنت في القوم) denilir. Yine "darabehu hatta eshanehu" (ضربه حتى أثخنه) denilir ve "ayağa kalkamayacak kadar onu dövdü" anlamı kastedilir. İmam Muhammed'in bazı meselelerde belirtmiş olduğu anlam budur. Şöyle ki eğer bir kimse bir ava ok atar ve onu yere indirecek şekilde isabet ettirir, daha sonra bir başkası bu ava ok atar ve isabet ettirirse, bu, önceki kişinindir. Çünkü bu kimse avı yere indirmek suretiyle onu artık av almaktan çıkarmıştır. Bu, bizim sözünü ettiğimiz vurmadır. "sehune, yeshunu, sehanetün" (ثخن يثخن ثخانة) ile "sehune, yeshunu, sühunetün" (ثخن يثخن ثخونة) kalıpları birdir. Sertleşme, katılaşma anlamındadır.

      Bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Bu ayet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi şudur: Bir peygamberin esirlerden fidye alması uygun değildir, ta ki o yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyet kuruncaya kadar. Yani galip gelinceye kadar. Öyle ki o yerde galip geldikten sonra eğer fidye alıp onları serbest bırakırsa, onların dönüşü bir mukavemet ve kuvvete dayalı olmaz. Fakat o, söz konusu yerde galip gelmez, sonra da fidye alırsa onların dönüşü bir mukavemete dönük olur. Bu caiz değildir.

      İkinci yorum şudur: Bir peygamberin yeryüzünde galip gelinceye kadar esir alması uygun değildir. Yani din tümüyle Allah'ın oluncaya kadar. Tıpkı "fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın" mealindeki beyan gibi. Bu hüküm, ondan önceki peygamberler içindi. Cenab-ı Hak bu konuda resulüne ruhsat verdi.

      Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) Bedir günü ashabıyla esirler konusunda istişarede bulundu. O, Hz. Ebu Bekir'e "Ey Ebu Bekir! Bunlar hakkında ne dersin?" buyurdu. O da şöyle cevap verdi: ya Resulallah! Bunlar senin kavrnin ve senin akrabaların, bunları bırak ve bunlara merhamet et. Umulur ki Allah onların tövbelerini kabul eder. Hz. Ömer ise şöyle dedi: Ya Resulallah! Bunlar seni yalanlayıp yurdundan çıkardılar. Onları getirip boyunlarını vur. Abdullah b. Revaha da şöyle dedi: Ya Resulallah! Odunu çok bir vadiye bak, bunları oraya doldur ve ateşe ver. Hz. Abbas ona "merhametini kestin" dedi. Bunun ardından Resulullah sükut etti ve onlara bir cevap vermedi. Daha sonra kalktı ve oraya girdi. İnsanların bir kısmı "Ebu Bekir'in görüşünü benimsedi", bazıları " Ömer'in görüşünü benimsedi", bazıları ise" Abdullah'ın görüşünü benimsedi" dediler. Sonra Hz. Peygamber onların yanına gelerek şöyle buyurdu: Allah bazı insanların kalbini öyle yumuşatır ki bunların kalbi sütten daha yumuşak olur. Bazı insanların kalbini katılaştırır ki taştan daha sert olur. Sana gelince ey Ebu Bekir! Sen İbrahim (a.s.) gibisin. O şöyle demişti: "Bundan böyle kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin". Yine ey Ebu Bekir! Sen İsa (a.s.) gibisin. Nitekim o, şöyle demişti: Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır." Ey Ömer! Sen Musa (a.s.) gibisin. Nitekim o, şöyle demişti: Ey Rabbimiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver. Resulullah yine şöyle dedi: Ey Ömer! Sen Nuh (a.s.) gibisin. Nitekim o, şöyle demişti: "Nuh "Rabbim" dedi, "Yeryüzünde inkarcılardan hiç kimseyi sağ bırakma!" Onlardan hiçbiri fidye vermeksizin veya boynu vurulmaksızın kurtulmasın. Abdullah şöyle dedi: Süheyl b. Beyza hariç, zira ben onun İslam'ı zikrettiğini işittim. Bunun üzerine Resulullah sükut etti. Ben başıma taş yağacağı korkusu yaşadığım o günden daha korkunç bir gün görmedim. Öyle ki Resulullah şöyle buyurmuştu: "Sadece Süheyl b. Beyza". Akabinde Cenab-ı Hak bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir mealindeki ayetini indirmiştir.

      o yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyetini kuruneaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Bu beyanın "sizden öncekiler için" anlamına gelmesi de mümkündür. Fakat sizlerin için esirler ve ganimet heıaı kılınmıştır. Ayetler ve rivayet edilen hadisler, eğer o yerde hakimiyet kurmuşsa esirlerinin bulunmasının caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü eğer hakimiyet kurmadan önceki durumda olduğu gibi sonra da caiz olmasaydı buradaki tahsisin bir anlamı kalmazdı. Cenab-ı Hak bu durumu şu ilahi beyanla açıklamıştır: Nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın).

      Alimler esirlerin mal karşılığında serbest bırakılmasına dair farklı görüşler ileri sürmüştür. İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Bu durum, müslümanların sayısının az olduğu Bedir günüydü. Müslümanların sayısı çoğaldığında ve hakimiyetleri kuvvetlendiğinde Allah esirler hakkında şu hükmü indirmiştir: İster lütuf olarak, ister fidye karşılığında. Dolayısıyla Hz. Peygamber ve müminIere tercih hakkı tanınmıştır. Dilerlerse bunları öldürürler, dilerlerse köle alırlar, dilerlerse fidye alırlar. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah'ın esirlere muamelesi gibi davranılır. Yani dilerse bağışlar dilerse fidye alır. Diğer alimler bu görüşün aksini benimsemiştir. Mezhep imamlarımız şöyle demiştir: Devlet başkanı mala ihtiyaç duyarsa fidye alır. Nitekim belirtmiş olduğumuz ayetler ve hadisler hakimiyet kurduktan sonra fidye almanın caiz olduğunu göstermektedir. Eğer devlet başkanı mala ihtiyaç duymazsa onları öldürme hakkı vardır. Çünkü bu, düşman için daha yıkıcı ve müminlerden korkmalarını sağlamakta daha etkilidir. Bazı alimler şöyle demiştir: Devlet başkanının bunları köle alma hakkı da vardır. Bu, söyledikleri gibi esirin Ehl-i Kitap'tan veya Araplar'ın dışındakilerin olması durumundadır. Fakat putperest Araplar, köle olarak alınamazlar. Çünkü Hz. Peygamber'in Araplar'dan esir aldığında bunlardan herhangi birini köleleştirdiğini bilmiyoruz. Yine Hz. Ebu Bekir'in dinden dönenlerden birini köleleştirdiğine dair bir bilgi bize ulaşmamıştır. Yüce Allah, "Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar" buyurduğu halde onların köleleştirilmesi nasıl caiz olabilir? Fidye ve öldürme ise Hz. Peygamber'in Bedir esirlerine yönelik yapmış olduğu fiillerdendir. Hz. Peygamber'in esirlere yapılacak muamele hakkında ashabıyla istişare ettiğine dair rivayetlerde ictihatla amel etmeye dair delil vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.) Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'e söylediği rivayet edilen şu sözlere gelince: "Ey Ebu Bekir ve ey Ömer! Rabbim ikinize danışmamı bana vahyetmektedir. Eğer siz ikiniz ihtilaf etmezseniz size karşı çıkmazdım veya sizin görüşünüzün aksini yapmazdım". Resıllullah'ın "Eğer siz ikiniz ihtilaf etmezseniz size karşı çıkmazdım veya sizin görüşünüzün aksini yapmazdım" dediği bu sözlere göre hiç kimsenin o ikisine karşı çıkması caiz değildir. Ayrıca Hz. Peygamber'in esirlerden aldığı fidyeyi hangi şekilde aldığına dair bir bilgi yoktur. Cizye karşılığında olmaksızın onları bırakma ve memleketlerine geri gönderme şeklindedir. Zira onlardan cizye alınmasının caiz olmadığı ve onların bu şekilde bırakılması, bu kimselerin görüşüdür. Ayette buna dair delil vardır. Bu, "Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar" mealindeki beyanda belirtilmiştir. Yine bu konuda şöyle bir rivayet vardır: "Arap yarımadasında iki din bir arada bulunmaz". Ancak şöyle denilebilir: Belirtilen fidye alma hadisesi bu durumdan önceydi, bu hüküm ise daha sonradır. En doğrusunu Allah bilir.

      Mıltezile şöyle demiştir: Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istiyor mealindeki beyanda, kulların günah işlemeyi dilemeleri durumunda Allah'ın onların dilediği fiilleri yapmalarını dilemediğine ilişkin delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, onların dünya varlığını dilediklerini, kendisinin ise ahireti dilediğini bildirmiştir. Dolayısıyla onlar masiyet dilemişler, O ise onlar için ahireti dilemiştir. Fakat bize göre ayetin yorumu şöyledir: Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istiyor. Yani siz dünya varlığı istiyorsunuz, oysa Allah ahiret hayatını ve nimetlerini sizin için istiyor. Ayrıca, Allah onlar için ahireti ve buradaki hayatı dilemişti, onlar ise kervanı ve dünya nimetlerini dilemişlerdi. Neticede ise onların dilediği değil, Allah'ın onlar için dilediği şey gerçekleşmiştir. Yani Cenab-ı Hak onların kendileri için tercih etmiş olduğu şeyin dışında bir durumu tercih etmiştir. Bu işin esası şudur ki Aziz ve Celil olan Allah, Bedir savaşına katılan müslümanlar için ahireti dilemiş ve neticede O'nun dilediği şey gerçekleşmiştir; kafirler için cehennemi dilemiş ve neticede O'nun dilediği şey gerçekleşmiştir. Tıpkı şu ilahi beyanda belirtildiği gibi: "Allah ahirette onların hiç nasibi olmasın istiyor". En uygun yorum, buradaki iradenin, sevgi ve muhabbet olmasıdır. Yani siz dünya varlığını seviyorsunuz, oysa Allah ahireti istiyor. Bu başka bir ayette bildirilen durumdur. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hatırlayın, Allah size "iki topluluktan biri sizindir" diye vadediyordu, siz güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz". Onlar güçsüz olanla savaşmak istiyorlardı, ta ki ganimetler onların olsun. Allah'a izafe edilen irade üç farklı anlamdadır. İlki rıza anlamında olmasıdır. Tıpkı "Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız" mealindeki beyanda bildirildiği gibi. Onlar O'nun kendilerini terketmelerini delil getirmekteydiler ve Allah'ın yaptıklarından razı olduğu görüşündeydiler. İkincisi, iradenin emir anlamında olmasıdır. Tıpkı "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti' derler" mealindeki beyanda belirtildiği gibi. Üçüncüsü, iradenin, her failin fiilinin niteliği olması anlamındadır. Öyle ki onun fiili hata, gaflet ve tabiatı neticesinde ortaya çıkmaz, aksine tercih neticesinde ortaya çıkar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nebiyyin (نَبِيٍّ)

        Kelimenin kökü n-b-e harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "önemli ve büyük bir haber (nebe'), yüksek bir yer ve tümsek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebî" kavramını, Allah'tan akıl sahibi varlıklara dünya ve ahiret faydası sağlamak üzere o büyük ve önemli haberi (vahyi) getiren, manevi olarak yüksek (mürtefi) şahsiyet olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, ayette "Peygambere yaraşmaz / peygamberin hakkı yoktur" (mâ kâne linebiyyin) ifadesindeki teo-politik sitemi analiz eder. Cahiliye toplumunda savaşan bir kabile reisinin en doğal hakkı ganimet toplamak ve esirleri fidye karşılığı serbest bırakarak zenginleşmektir. Ancak Kur'an, Hz. Muhammed'in sıradan bir bedevi şefi değil, "Nebî" (ilahi nizamın kurucusu) olduğunu hatırlatarak; onun ve ordusunun hedeflerinin maddi zenginleşme (fidye) değil, yeryüzünde tevhidi ve adaleti tesis etmek olması gerektiğini vurgular.

        Esrâ (أَسْرَىٰ)

        Kelimenin kökü e-s-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi deri bir kayışla (isâr) sıkıca bağlamak, hapsetmek ve tutmak" olduğunu belirtir. Savaşta yakalanan kişiye "esir" denmesinin sebebi, kaçmaması için fiziki olarak bağlanmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "esîr" (çoğulu esrâ) kelimesini, savaşta canlı olarak ele geçirilip bağlanan ve hürriyeti elinden alınan kişi olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir savaşı sonrasında yetmiş civarında Mekkeli müşrikin esir alınması ve bunların fidye karşılığı serbest bırakılması yönündeki sahabe kararına (özellikle Hz. Ebû Bekir'in görüşüne) Kur'an'ın getirdiği sert eleştiriyi bu kelime üzerinden okur. Öztürk'e göre ayet, esir (esrâ) almayı tamamen yasaklamaz; ancak devletin otoritesi henüz tam tesis edilmeden, sırf ekonomik getiri (fidye) hevesiyle düşmanı canlı bırakıp salıvermenin, yeni kurulan İslam devleti için ölümcül bir stratejik hata olacağı uyarısını yapar.

        Yushıne (يُثْخِنَ)

        Kelimenin kökü s-h-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin kalınlaşması, ağırlaşması, yoğunlaşması ve katılaşması" olduğunu belirtir. Hastalığın ağırlaşmasına veya uykunun derinleşmesine de bu kökten isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ishân" (yushıne) eylemini, savaş bağlamında düşmanı ağır bir bozguna uğratmak, onları bir daha ayağa kalkamayacak şekilde ezmek ve yeryüzünde kendi hakimiyetini/otoritesini "kalınlaştırmak, sarsılmaz ve ağır bir güce dönüştürmek" olarak açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin Kur'an'daki askeri ve psikolojik belagatini inceler. Ayet "düşmanları öldürmedikçe" gibi basit bir fiil kullanmak yerine, "yushıne" (ağır basmak/otoriteyi katılaştırmak) fiilini seçmiştir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre mesele sadece kan dökmek değildir; mesele, Bedir gibi ilk büyük çatışmada, müşrik kibrini öyle bir ezmektir ki, İslam'ın siyasi ve askeri ağırlığı (sahn/iskan) Arap Yarımadası'nda tartışılmaz bir "kalınlığa" ve caydırıcılığa ulaşsın. Düşman tamamen sindirilmeden (yushıne) alınan esirler, ileride tekrar kılıç kuşanacak potansiyel tehlikelerdir.

        el-Ard (الْأَرْضِ)

        Kelimenin kökü e-r-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin alt kısmı, aşağısı, zemin ve yeryüzü" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "yeryüzünde ağır basmak" (yushıne fî'l-ard) ifadesindeki 'arz' kelimesinin coğrafi ve politik sınırlarına dikkat çeker. Buradaki yeryüzü (arz), sadece Bedir vadisi değil; tüm Hicaz bölgesi ve Arap Yarımadası'nın siyasi haritasıdır. İslam devleti, bu topraklarda (arzda) kendi meşruiyetini ve yenilmezliğini mutlak surette kabul ettirmeden "merhamet ve fidye" politikasına geçemez.

        Turîdûne (تُرِيدُونَ)

        Kelimenin kökü r-v-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi aramak, talep etmek, arzu etmek ve bir şeye doğru usulca/kasten yönelmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramını, insanın içindeki arzunun, aklın da onayıyla bilinçli bir karara ve eylem planına (kasta) dönüşmesi olarak açıklar. Eylemin muhatabı olan sahabeye "siz irade ediyorsunuz/istiyorsunuz" denmesi, esirlerden fidye alma düşüncesinin anlık bir heves değil, bilinçli bir beklenti olduğunu gösterir.

        Arada (عَرَضَ)

        Kelimenin kökü a-r-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin eni, yan tarafı, belirip kaybolan, kalıcı olmayan ve aniden ortaya çıkan şey" olduğunu belirtir. Hastalığa "araz" denmesi de geçici olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "arad" kelimesini, kalıcı bir özü (cevheri) olmayan, hızla gelip geçen ve elde tutulamayan dünyevi mal, mülk ve menfaat olarak tanımlar.

        Gabriel Said Reynolds, sahabenin fidye beklentisinin bu kelimeyle (arad) vurulmasındaki teolojik ironiyi analiz eder. Bedir esirlerinden alınacak fidyeler (develer, altınlar), bedevi ekonomisi için devasa bir servetti. Ancak Kur'an, bu devasa serveti sadece geçici, uçucu ve değersiz bir "gölge/kalıntı" (arad) olarak nitelendirir. Reynolds'a göre Allah, Müslümanların vizyonunu, kısa vadeli ve uçucu ekonomik kazanımlardan (araddan), uzun vadeli ve kalıcı bir medeniyet inşasına çevirmeleri için bu sert ikazı yapmaktadır.

        ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)

        Kelimenin kökü d-n-v harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yakınlık, mesafe veya değer olarak daha aşağıda/alçakta olmak" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "dünya" kavramının Kur'an'daki eskatolojik (ahiret karşıtı) değer sistemini inceler. Ayetteki "dünyanın geçici malı" (arada'd-dunyâ), insanın gözünün önünde olan, hemen (peşin) elde edebileceği ve nefse cazip gelen o "yakın/alçak" menfaattir. Fidye arzusu, bu "yakın" olana duyulan zaafın askeri sahaya yansımış halidir.

        el-Âhirate (الْآخِرَةَ)

        Kelimenin kökü e-h-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin gecikmesi, geride kalması, sonu ve ilkin (evvel) zıddı" olduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "Siz dünyanın geçici malını istiyorsunuz, Allah ise ahireti istiyor" tezatlığındaki ilahi iradeyi inceler. Reynolds'a göre Allah'ın "ahireti" (el-âhirah) istemesi; Müslümanların sadece uhrevi bir cennete gitmelerini istemesi değil, aynı zamanda yeryüzünde adaletin, tevhidin ve ahlakın (yani ahireti kazandıracak o sağlam ve kalıcı değerlerin) kök salmasını irade etmesidir. Fidye kısa vadeli (dünya) bir çözümdür; düşmanın şirk nizamını tamamen çökertmek ise kalıcı (ahiret) ve nihai olandır.

        Azîzun (عَزِيزٌ)

        Kelimenin kökü a-z-z harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "şiddet, güç, yenilmezlik, mutlak üstünlük ve nadir bulunmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, aziz kavramını, "hiçbir gücün onu alt edemediği, iradesine karşı konulamayan mutlak ve kahredici kuvvet" olarak tanımlar.

        Hakîm (حَكِيمٌ)

        Kelimenin kökü h-k-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "menetmek, engellemek, düzeltmek, adaleti tesis etmek ve bir şeyi sağlam/eksiksiz yapmak" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "Azîz ve Hakîm" ikilisinin (fasılanın) Bedir esirleri krizindeki stratejik ve teolojik bağlamını değerlendirir. Kılıç'a göre sahabe, zayıflık ve yoksulluk psikolojisiyle hemen fidyeye (paraya) yönelmişti. Ancak "Azîz" olan Allah, İslam devletinin onurunun birkaç deveyle (fidyeyle) satılamayacak kadar yüce ve "yenilmez" (Azîz) olması gerektiğini; "Hakîm" sıfatıyla da, merhametin (esirleri salmanın) zamanından önce uygulanmasının hikmetsizlik olacağını, devletin bekası için önce otoritenin (ishân) sağlamlaştırılması gerektiği şeklindeki o kusursuz siyasi ve askeri hikmeti (bilgeliği) öğretmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X